Skip navigation

Tag Archives: röportaj

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

Advertisements

http://www.haberturk.com/yazarlar/isil-cinmen/894398-bir-fotografla-kitap-yazan-adam

http://ortaformatdergi.tumblr.com/post/17725329272/soylesi-murat-germen-ile-elestiriye-dair

Dijital teknolojinin olanaklarıyla sanatın dili zenginleşiyor – Yasemin Bay

Ahu Antmen bir yazısında şöyle bir tespitte bulunmuştu vaktiyle:  “Bugünün sanatçısının ‘masaüstü’ birtakım ikonlarla dolu, programlar, dosyalar, dijital görüntülerle.” Son derece yerinde bir tespit olduğu malumun ilamı. Artık sanatçılar dijital dünyalarda yol alırken, ürettikleri eserler de sanatın birçok dilini, pratiğini içeriyor. Günümüz sanatçıları dijital teknolojinin olanaklarıyla dilini zenginleştiriyor; kimisi bunu yaparken de bir yanıyla geleneksel olana da yaslanıyor. Dijital ortamda ürettikleri eserleri, kimileri tuvale, kimileri fotoğrafa aktarıyor. Çizgiler silikleşiyor; tüm üretim araçları iç içe geçiyor. Günümüz sanatında dijital ortamdan hareketle yol alan, teknolojinin yeniliklerinden de beslenen pek çok önemli isim var. Biz, dijital ortamda ürettikleri eserleri tuvale, fotoğrafa ‘başarıyla’ aktaran sanatçıları ‘kendi sözleriyle’ mercek altına alalım istedik. Onları, çalışma yöntemlerini ve dijital dünya ile ilgili görüşlerini bir araya getirdik.

(diğer sanatçıların işlerini de kapsayan makalenin bütününden sadece aşağıdaki bölüm alıntılanmıştır) – Yasemin Bay ve ARTAM Global Art’a teşekkürlerimle…

MURAT GERMEN

Murat Germen’i bizler ilk olarak mimari fotoğraflarıyla tanıdık. Mimarlık eğitimi alan sanatçı bu alanı fotoğraf ile birleştirip ortaya kendi bakış açısını koyuyordu. Dijital fotoğraf alanının öncülerinden biri olan sanatçı bir süredir ise özellikle şehre yöneltiyor objektifini. İstanbul Modern’de gerçekleşen “Çağdaş Fotoğraf Serileri”ni Orhan Cem Çetin ile birlikte yöneten Murat Germen, fotoğrafa yeni bir estetik katan çalışmalara imza atıyor. Özellikle mutasyon ve metamorfoz kelimelerinden türettiği “Muta-morfoz” başlıklı serisinde şehrin farklı yüzünü sunuyor. Şehrin sıkıştırılmış halini, çarpıklığını, teknolojik imkanlarla sunarken, bizlere dijital dilin ne kadar bambaşka imajlar sunabileceğini gösteriyor.

Uzunca bir süredir analog araç ve yöntemlerle çalışmadığını belirten Germen “Sayısal imge üretim ve işlem süreçleri hakkında 1980’lerin sonundan zamanımıza kadar yavaş yavaş gelişme göstermiş yoğun bir tecrübem var” diyor ve ekliyor: “Dijital fotoğraf Türkiye’de çok ciddiye alınmadığı dönemlerde, süreç hakkında birçok yazı kaleme alıp avantajlarına dair bilinç oluşturmaya çalıştım. Şimdilerde ise sayısal süreç ve yöntemleri; estetik, akademik ve kavramsal boyutlarda ilgimi çeken, beni heyecanlandıran konuların aktarımında bir görselleştirme aracı olarak kullanıyorum. Çeşitli fikirleri biriktirdiğim bir klasörüm var: yeni bir seriye başlama heyecanı belirdiğinde, belli bir fikrin ne derece kayda değer olabileceğini tarttıktan sonra, o seri için gerekli görselleştirme tarzını belirliyorum ve buna göre gerekli sayısal üretim biçimini seçiyorum.”

Sanatçı gün geçtikçe değişen, çeşitlenen araç ve yöntemleri yakından takip etmeyi önemsiyor. Öte yandan tüm bu araç ve yöntemler üzerindeki hâkimiyeti de su götürmez bir gerçek. Germen; yeni bir dil, estetik, fikir, içerik üretmenin artık o kadar da kolay olmadığına değiniyor- “Sanatta algıyı değiştirebilen, kilometre taşı niteliğindeki önemli sanatçıların teknolojinin sunduğu olanakları olabildiğince sonuna kadar kullandıklarını ve özgün sayılabilecek eserler ürettiklerini görebiliyoruz. Çalışma yöntemini teknolojinin sunduğu nimetler aracılığı ile güncel tutmak, yaratıcı olmak için gerekli tek şart değilse de, güncel bir içerik yaratmakta avantaj sağlayabiliyor.”

Dijital olanaklar, Germen’in anlatım diline şu açılardan katkı sağlıyor: “Beni bir proje yapmaya iten bir ortama, konuya, kavrama odaklandığım zaman, kafamda oluşan tasvirin aktarımında teknik bir sınırlama hissetmiyorum. Anlatıma katkıda bulunacağını varsaydığım bir boyutu çekim esnasında yakalayamıyorsam. onu post-prodüksiyon aşamasında bir şekilde elde edebileceğimi bilmek iyi bir şey. Tabi çekimi ona göre planlı bir şekilde gerçekleştirmek gerekiyor; yoksa hiç var olmayan bir içeriği, şayet üç boyutlu modelleme olanaklarını kullanmıyorsanız, imge işlem yazılımları ile yoktan var etmek pek imkân dâhilinde değil.

Olumlu katkıları yanında, kolaycılığa doğru kaçma potansiyeli yüzünden tehlikeler de barındırıyor dijital olanaklar. Bundan kaçınmanın yolu ise basit: Eserinize düşünsel ve/veya teknik boyutta özen katmak, insanlara ‘bunu ben de yapar(d)ım’ dedirtmemek…” Fotoğrafı aslında bir tuvalin yüzeyiymişçesine işleyen Germen, sanat eserinin paylaşım ortamlarından birine, internete dikkat çekiyor: “Kullanılan estetik, eserlerle olan etkileşim, sergileme biçimleri ve eser boyutları değişiyor. Örneğin fotoğrafta, baskı boyutlarının eskiye nazaran çok daha büyük yapılabilmesi ona göre içerik üretilmesine yol açabiliyor. Yoğun doku ve bilgi içeren eserler daha büyük basıldıklarında, yakından ve uzaktan farklı algılar sunabiliyorlar. Bunun dışında; galeri, müze gibi alışageldik paylaşım ortamlarına alternatif olarak internet ortamından bahsetmek gerekir. Artık sergileme çok daha demokratik bir şekilde ilerliyor, hem galeriye bağlı çalışan sanatçılar hem de galeride sergi açma fırsatı bulamayanlar, mobil cihazlarla hızlı bir şekilde ürettikleri görsellikleri anında izleyicileri ile paylaşabiliyorlar. Bu, ciddiye alınması gereken bir paylaşım biçimi; çünkü sanat ancak izleyicisi ile var olan bir platform ve izleyici nerede ise sanatçının da orada olması gerekiyor, izleyicinin algısını, fikrini, bulunduğu ortamı umursamayan bir sanatçının varlığını çok uzun süre devam ettirebileceğini sanmıyorum.”

Fotoğraflarınızda insan olmamasına rağmen insanı anlatabiliyorsunuz. Göndermelerle, metaforlarla insana öykünüyor yaptığınız işler. Çektikleriniz insana dair. Ürettikleri, terk ettikleri, bıraktıkları, hatta atıkları… Nedir sizin fotoğrafla derdiniz?

Fotoğraf çoğunlukla insanı merkeze alıyor, “insansız fotoğraf olmaz” diyen çok sayıda fotoğrafçı ve fotoğraf izleyicisi var. Fotoğrafı belge veya sanat haline getiren, belge ya da sanat olarak tüketen de insan sonuçta. Buna karşın; insana dair bir öykü, içerik, kavram aktarmak için fotoğrafın içinde ille de insan(lar) olması gerekmiyor. Doğa dışında pek çok şey insan elinden çıkma. İnsanın gerçekleştirdiği, icat ettiği, içinde yaşadığı, ürettiği, tükettiği, attığı, yaşattığı, varlığına son verdiği çeşitli ölçekteki farklı nesneler üzerinden insana dair bir çok öyküsel aktarım yapmak olası. Hatta, doğru nesnelere odaklanıp fotoğrafları doğru dizilendirirseniz, portrelerdeki alışageldik bazı ifadelere nazaran daha fazla bilgi nakledebilen insansız fotoğraflar üretmek olası.

Fotoğrafta “görmek” istediğiniz nedir?

Anı yakalamak ilk zamanlarda çok önemliymiş, hala da önemli şüphesiz fakat eskisi kadar değil, çünkü fotoğraf zamanımızda sadece belgelemek için kullanılmıyor. Önceleri, insan fotoğraflarında doğallık ve güçlü ruh hallerini yansıtan mimik, ifade ve vücut duruşları arandığı için bu halleri yakalayan fotoğraflara değer veriliyor ve onların bu değerini vurgulamak için “kritik an fotoğrafı” terimi kullanılıyordu. Şimdilerde çağdaş fotoğrafçılar, geçmişteki bu yaklaşıma tepki olarak görece daha “ruhsuz” insan fotoğrafları çekiyorlar ve bu tavır tüm dünyada pek çok çağdaş fotoğrafçının izlediği bir yola, hatta “deadpan” olarak anılan bir stile dönüşüyor. Yakalanmış anlar eskisi kadar heyecan vermiyor artık; çünkü o kadar çok an yakalandı ki, bunlar arasında ister istemez birbirine benzer fotografik betimlemeler oluştu ve “bu filmi daha önce görmüştüm” hissi uyanmaya başladı çoğumuzda. Fotoğrafı sanatsal ifade biçimi olarak kullananlar “an yakalamak” değil de “an yaratmak” peşindeler. Bu İngilizcede “make a photograph” ve “take a photograph” olarak ayırt ediliyor; “fotoğraf üretmek” ve “fotoğraf çekmek” arasındaki yaklaşım farkına dikkat çekmek amaçlanıyor burada. Belge fotoğrafçılığı alanında tanıklığın aktarımı söz konusu olduğundan fotoğraf “çekmek” söz konusu, burada herhangi bir kurguya yer yok çünkü olabildiğince yorum içermeyen, görece nesnel bir aktarım amaçlanıyor, bekleniyor. Fotoğrafın sanat alanındaki çağdaş icrasında ise daha çok fotoğraf “üretildiğini” görüyoruz. Burada amaç gündelik haber niteliğinde bir içeriğin insanlara ulaştırılmasında aracı olmak değil; öznel bir fikrin, olgunun, kavramın izleyiciye mümkün mertebe alışagelmişin dışında bir dille aktarılmasında rol oynamak. Bu yüzden kurgu devreye giriyor ve görselliğin bireysel algıya en yakın bir biçimde oluşabilmesini sağlamak için gerekli hiç bir müdahaleden kaçınılmıyor. Belki hiç olmamış, belki ilerde olacak, belki olmuş ama şahit olunmamış, belki de hızından veya yavaşlığından dolayı göremediğimiz anlar yaratılıyor ve fotoğraf bu yüzden daha da heyecan verici bir noktaya gelebiliyor. Artık fotoğraf yaşama değil yaşam fotoğrafa tanıklık ediyor.

Bir de manipülasyon var. Ezberleri bozmak ve yeni bir yaratım sağlamak siz “zaman”ı kullanıyorsunuz. Nedir ve de nasıldır zamanı manipüle etmek?

Fotoğraf genellikle yüksek hızlarda çekildiği için içerdiği zaman birimi hareketli görüntüye göre hayli sınırlı oluyor. Bu süreyi uzatmak üzere uzun pozlama kullanırsanız, bu sefer de hareketli nesne veya öznelerin hayalet görüntüler yaratması söz konusu oluyor. Daha uzun bir zaman birimini görüntülemeye veya zamanın akışını bozmaya niyetlenirseniz bunu tek fotoğrafla yapmak pek mümkün değil. Aynı konumdan veya farklı konumlardan çok sayıda fotoğraf çekip, bunları aynı yüzey üzerinde katmanlar aracılığı ile bir araya getirmek, zamanı tek fotoğrafta olduğundan farklı bir şekilde görüntülemek konusunda avantaj sağlıyor, Ayrıca fotoğraf, belli anın dondurulmasını belgelemekten ziyade dondurulmuş bazı anların üst üste gelmesi ile bir akışkanlığın, devinimin görselleşmesini sağlamış oluyor.

Sayısal görüntüleme ve imge işlem süreçleri ile günlük yaşamımıza giren “katman” ve “saydamlık” kavramları aracılığı ile bize farklı zaman dilimlerindeki çeşitli eklemeleri göstermek ve bize “ora”nın hikayesini anlatma potansiyeli taşıyan “parşömen” tadında bir belge yaratmak olası hale gelebiliyor. Üretilen süreci çeşitli aşamalara bölecek olursak yaklaşık şöyle bir sıralama elde edebiliriz: Görüntülenecek mekan dahilinde zaman içinde birikim, mekana ait kimliğin farklı bileşenlerini elde etmek, bu bileşenleri farklı katmanlara atmak, öze varmak üzere algılanabilir bir derinlik hissi vermeye çalışmak, ve belki de ruhu yakalama şansını elde etmek…

Makine estetiğini de seviyorsunuz. Endüstriyel dünyanın gizemi nedir?

Bizde estetik deyince hep “güzellik” kavramı akla geliyor. Halbuki çirkin olarak algılanan şeylerin de bir estetiği var. Makineler bir çok kişi tarafından soğuk, mekanik, neşesiz olarak görüldüklerinden ve tipik güzellik tanımlamalarının dışında kalan bir görselliğe sahip olduklarından çirkin olarak algılanabiliyorlar. Şahsen makine estetiğini, endüstri estetiğini çok seviyorum ve bunun üzerine Garanti Galeri’de 2005 yılında sergisini açtığım bir çalışmam var. Endüstriyel estetiğin kendini beğendirme, satma gibi bir endişesi yok; bu estetiği örnekleyen yapıların kendilerini var edebilmek için milyonlarca adet satılması gerekmiyor. Bu yüzden endüstri yapısı ne kadar gerekiyorsa “o kadar tasarlanıyor” ve ortaya, çok yalın, içten, yarışmayan ve en önemlisi kolay anlaşılır, dışlayıcı olmayan bir tasarım dili çıkıyor. Endüstri yapılarının tasarım ve görselliklerindeki içtenlik, yalınlık, sahicilik benim çok ilgimi çekiyor ve bir çok şeyin yüzeysel, sahte olduğu hatta ikiyüzlülük içerdiği günümüzde bu özelliklerin ne derece önemli olduğunu takdir edersiniz…

“Yol seçimdir, yol tavırdır, beklentidir…” diyordunuz “Yol” serginizde.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan biri; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. İnsanların, şikayetçi oldukları sistemleri sadece kendi sistemlerini inşa etmek için yıktıklarını gördüm hayal kırıklığı ile. İnsanların her daim taraf olmak istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih eden bireylerin ise asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını, bağımsızlık isteğinin her daim belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Yolda olmak beni bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, sınıflandırmadan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak. Yol bize bulmayı öğretir ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi; Yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri de yola çıkmaktır…

Mimari eğitimini yıllar önce bir kenara bırakan ve görsel iletişim, fotoğraf sanatı üzerine yoğunlaşan Murat Germen, bir yandan da Sabancı Üniversitesi’nde akademisyen olarak genç neslin yetişmesine katkıda bulunuyor. “Muta-morfoz” adını verdiği serisinde, caz müziğine benzettiği İstanbul’u farklı bir gözle inceliyor ve sunuyor. İniş çıkışı, karmaşası, düzensizliği bol, şeytan tüyü eksik olmayan İstanbul fotoğraflarını, Murat Germen’in sanatını ve Türkiye’nin yakın tarihini konuştuk.

Artam Global Art olarak, Türk ve dünya çağdaş sanatını yakından takip etmeye çalışıyoruz ve Türkiye’deki sanatseverlere çağdaş sanatı tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlıyoruz. Sizin gibi deneyimli ve akademik çalışmalarına devam eden sanatçılar ile gerçekleştirdiğimiz röportajların bizi takip eden genç sanatçı ve sanatçı adayları için çok değerli bir bilgi aktarımı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden şöyle başlamak istiyoruz: 1980’ler Türkiye’de sosyal, ekonomik ve kültürel değişimin çok önemli kırılmaların başlamasına neden oldu. 1990’lar literatürde kayıp gençliğin (X generation) 10 yılı ilan edildi. Siz 2000’leri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanat nasıl bir noktaya ulaştı ya da ulaşıyor?

 

1980’ler askeri darbenin neden olduğu, ağır şoku atlatmaya çalışmakla geçti. Feodal bir toplumun böyle bir darbe silsilesinden geçmesine çok da şaşırmamak lazım. Bizim toplumumuzda mevcut her katmanda bunun izlerini görmek olası. En aydın, liberal, özgürlükçü geçinen insanlarda bile bir yüceleştirme, şeyhleştirme hali var. Birisi ikonik bir şahsiyeti ulu bir konuma taşırken, diğeri sırf ona karşı çıkayım diye bu topluma ait olmayan, küresel gibi duran ama aslında dünyaya egemen olanların dikte ettiği yüzeysel bazı yaklaşımları kutsallaştırıyor, başka bir kesim de bildik muhafazakar hayatına daha zenginleşmiş olarak devam ediyor. Bu farklı kesimlerdekilerin büyükçe bir çoğunluğu, düşüncelerine öyle bir fanatizmle bağlı ki, diğerleri ile iletişim kurmakta çok zorlanıyorlar; yobaz diye suçladıkları kesimler kadar yobazlaşıyorlar. Taassup ve beraberinde gelen önyargı her yerde ve bu yaklaşım, bir toplum için en zararlı durum belki de, çünkü ciddi bir parçalanma yaşanıyor.

 

1990’lar bu halden, bilinçli ya da bilinçsiz, ekonomik düzeyde kurtulunmaya çalışıldığı bir dönem olarak görülebilir. Daha yüksek GSMH, parçalanmış toplumu bir araya yapıştıran etkenlerden birisi; sağ eğilimli sivil hükümetin yeni ekonomi politikalarını benimseyen insanlar, para kazanma telaşıyla bu bağnazlıklarını unutur gibi oldular, çoğunluk aynı amacın peşinden koşmaya başladı. 2000’lere ise daha önce iktidar olmasına izin verilmeyen kesimin iktidarı damga vurdu ve onlara oy vermeyenlerin zihinlerinde doğan paranoyak tepkilerden dolayı tekrar parçalanma moduna geçildi. Bu dönemde daha önceleri tabu haline getirilmiş, lüzumundan fazla kutsallaştırılmış bazı kavramların sorgulanması yeni bir ivme getirir gibi oldu; halkın daha çok söz sahibi olması ihtimali heyecan yarattı. Fakat ne yazık ki, daha önceleri azınlık konumunda olan birçok insan grubu gibi bu grup da gücün, paranın, çoğunluk olmanın tılsımına kapıldı ve ivme durgunluğa dönüştü.

 

2000’leri, ekonominin 1990’larda olduğundan daha da iyiye gittiği; paranın, sahiplenildiği öne sürülen bazı ilkeleri neredeyse imha ettiği, kültür ve sanatın Türkiye’nin son zamanlarda güttüğü jeopolitik stratejinin araçlarından birisi olarak kullanıldığı zamanlar olarak değerlendirmek çok yanlış olmaz sanırım. Sermayenin de yakın ilgi, yardım ve sahiplenmesiyle dünya arenasına Türkiye sanatı diye bir kavram lanse edildi. Türkiye’de sanatın daha öncekinden çok daha farklı veya kaliteli bir konuma geldiğini düşünmüyorum, bu sadece finansal nedenlerden dolayı böyle gösterilmek isteniyor bence. Daha önceleri Batı sanatı taklit ve takip ediliyordu, şimdi de aynı olguyu gözlemlemek olası; yani, bu anlamda değişen pek bir şey yok. İşin ironik yanı, izi sürülen Batı sanatı ise, şu sıralar bir kısır döngü, tekrar içinde ve kabak tadı vermeye başladı. Türkiye’de değişen önemli bir konu ise şu: Daha fazla galeri, müze, sanatçı ve dolayısıyla dinamizm var. Nüfusumuz çok genç ve bu sayede ne mutlu ki çok sayıda genç sanatçımız var. Bakarsınız, dünya sanatında şahsen heyecanla beklediğim yeni bir kırılmanın gerçekleşeceği coğrafyalardan birisi bizimki olur. Marcel Duchamp, Joseph Beuys gibi sanatçıların başını çektiği, zamanında gerçekten devrimsel olan kırılma artık miadını tamamladı gibi görünüyor ve hatta devrim artık statükoya dönüştüğü için tersine çalışıyor. Son zamanlarda kavramsal sanat, izleyicisinden kopmaya başladı ve bu yüzden seçkinci, hatta umursamaz bir tavır içinde. Sergi gezmeden önce saatlerce araştırma yapmak zorunda bırakılıyorsunuz ve sonunda ortaya “bana ne yahu!” diyebileceğiniz gayet şahsi bir hikaye çıkıyor. İzleyicisini adam yerine koyarak, alana daha motive bir şekilde dönmesini sağlayacak, elitist olmayan, şimdikinden daha bağımsız, sığ mırıldanmalar ve sızlanmalardan daha çok insanın aklında şu veya bu şekilde yer edecek yeni bir sanat yaklaşımı lazım sanırım. Ya da belki sanat kendini tümüyle imha etmeli…

Arada kalmış bir genç kuşağın yetişmesinde bir akademisyen olarak da önemli rol alıyorsunuz. Bu arada kalıp sıkışma hali fotoğraf düzenlemelerinizde ve son serginizde ön plana çıkıyor. İstanbul’u sizin gözünüzden bir başka şekilde görüyoruz, peki biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

 

Bu tuhaf ama şeytan tüyü olan şehirde 15 dakika içinde çok farklı gelir seviyesine sahip bir mahalleden diğerine geçiş yapmak olası. İstanbul’da planlama eksikliği yüzünden çok belirgin zonlar yok. Bu olgu bir yandan olumsuz olarak algılanabilecekken, diğer yandan da demokratik olarak tanımlanabilecek ve kendisine hayran bırakan biricik titreşimin oluşmasına yol açan özelliklerden birisi. İstanbul’u caz müziğine benzetiyorum; ritmini ve sekansını öngöremezsiniz, aynı cazdaki gibi sizi sevindiren “inside”ları, şaşırtan “outside”ları vardır. Olumlu, olumsuz ya da hem olumlu hem olumsuz bir etki bırakır sizde, unutamazsınız; “daha önce böyle bir tını duymamıştım” dersiniz…

 

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım üzere İstanbul zaten bir kolaj-şehir. “Muta-morfoz” serisi bunu daha belirgin hale getiriyor. Gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. İşin ilginç tarafı, her ne kadar öyle durmasa da, bu fotoğraflar aslında bütünüyle belgesel nitelikte. Ortaya çıkan işlerde çekim sonrası ekleme veya çıkarma kesinlikle söz konusu değil, sadece sıkıştırma sürecinde yok olan bazı bileşenler var. Muta-morfoz tasvirlerinde İstanbul’u (ve diğer kentleri) daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade var. Hatta o derece hızlı anlatıyor ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

Türkiye’de genelde çok ciddi bir çarpık kentleşme var. 1980’ler ve 1990’lardaki gecekondulaşma süreci yerini kimi şehirlerde apartmankondulara da bırakıyor. Mimar gözüyle bir fotoğrafçı olarak bu süreci belgeleyen bir tarafınız var. Fotoğrafın bir arşiv üretme tarafı çok değerli… Bu değeri sizin eserlerinizde izlemek de bir o kadar buruk… Sizin projelerinizde amaç nedir? Süreç ve projeyi oluşturma süreci nasıl gelişiyor?

 

İstanbul öyle devingen bir kent ki, burada ürettiğiniz her fotoğraf tarihi belgeleyen arşiv malzemesi niteliğine çok kısa bir zaman içerisinde bürünebiliyor. Ama belge fotoğrafçısı veya arşivci olmadığım için asli amacım ve vaadim kentin gidişatının külliyatını üretmek değil. Bu amaç için gereken genişlikte bir yelpazede kayıt tutmuyorum zaten. Benim projelerimde amaç; üzerine çalıştığım kent, konu, kavram, mekan, ortam her ne ise onları becerebildiğim kadarı ile normal algıları dışında farklı bir algı ile sunmak. Önyargılara, yerleşik tanımlara, kestirip atmalara, dogmalara, kibire alerjim var. Fotografik tasvirlerimle bu kes(k)in tavırlara karşı durmaya çalışıyorum. İşlerime dair beni en mutlu eden yorumlar işin güzelliği veya estetiğiyle ilgili olanlar değil, anlatımın ve aktarılanın kendine haslığıyla ilgili olanlar.

Artık herkes fotoğrafçı… Herkesin elinde süper zoom yapan, dijital makineler var. Hatta kimisinde oldukça profesyonel makineler de görmek mümkün. Her yerde fotoğraf atölyeleri var, siz de hatta kimi zaman yurt içinde ve yurt dışındaki bu tarz atölyelerde yer alıyorsunuz. Fotoğrafa olan bu eğilimi (tabii ki ciddi anlamda tüketim toplumunun da yönlendirmesi ile patlama yaşayan) nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu durum, teknolojinin herkesin kullanımına açık olacak kadar ucuzlaması ile ilgili. Dünya tarihinde her aşamada bu gelişmeyi izlemek olası. Belli bir teknoloji, yöntem ilk ortaya çıktığında devlet, kurum, şirket, aristokrasi, yüksek gelir grubu gibi ayrıcalıklı grupların elinden hiyerarşik bir dizilenmeden geçtikten sonra halkın eline geliyor. Halkın eline geldiğinde ise bu teknoloji, yöntem ile üretilen yaratılar son noktayı koyuyor ve sonrasında yeni bir teknolojiye geçiliyor. Türkiye gibi dini nedenlerden dolayı imge üretmekte çok gecikmiş bir coğrafya için, bu patlamayı çok olumlu buluyorum. Bunun diğer bir faydası da şu: Daha önce ışık, kompozisyon, netlik gibi görece daha kolay sayabileceğimiz teknik becerilere dayanarak üretilmiş “ustalık” tanımları artık değişmek durumunda kaldı. Artık ustalığın başka kriterlerle tanımlanması söz konusu.

Farklı üniversitelerde dersler veriyorsunuz, kimi zaman davet üzerine farklı şehirlerde farklı öğrenci profilleri ile karşılaşıyorsunuz. Yeni nesil nasıl?

 

Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra, on yıldır Sabancı Üniversitesi’nde tam zamanlı olarak ders veriyorum. Hayatımda ilk defa bir kurumda bu kadar uzun süre kaldım, buna okulun sağladığı akademi ve araştırma ortamının kalitesi yol açtı. Bunun dışında çok sayıda farklı kurum ve yapılanmadan davet alıp zamanımın elverdiği kadarıyla hiçbirini aksatmadan gidiyorum ve çok farklı profillerle karşılaşıyorum dediğiniz gibi. Genelde devlet üniversiteleri ve İstanbul dışı kurumlardaki ilgiyi, paylaşımı daha sahici, sıcak, verimli ve kayda değer buluyorum. Öğrencilerimi pek çok yurtiçi ve yurtdışı fırsattan haberdar ediyorum, katılmalarını teşvik etmeye çalışıyorum. Aralarında çok ciddiyetli ve bunun değerini bilenler olsa da bazılarının kayıtsızlığı, minnetsizliği beni şaşırtıyor. Tamam, yeni neslin çeşitli donanımlara erişimi daha kolay bizim zamanlara göre; ama bir şeyi kaçırınca da kaçırıyorsun, bunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Bu kadar gençleri konuştuk, onlara tavsiyelerinizi de öğrenebilir miyiz? Genç fotoğrafçılar, tasarımcılar ve mimarlar için önerileriniz nelerdir?

 

Uzun süredir mimarlık yapmadığım için, bir tavsiye vermem yersiz olur. Sadece mimarlığın sermayeye çok bağımlı olduğunu ve bu yüzden de birey olarak bağımsız kalmanın hiç kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Tasarım alanında ise, bir ürünün gerekenden daha pahalıya satılmasını sağlayan tasarımlardan daha çok; kanaatkâr yaşam biçimlerini destekleyen, hayatımızı gerçekten kolaylaştıran ve ehven fiyatlı, elitist olmayan tasarımlara gereksinim olduğunu düşünüyorum. Genç sanatçıları ise şu konuda uyarmak isterim: Piyasa, sanatı yatırım aracı olarak kullanıyor, bu yüzden sanatçının “kullanım süresi”nin olabildiğince uzun olmasını tercih ediyor. Son zamanlardaki genç sanatçı pompalaması ve pohpohlanması biraz da bu yüzden yapılıyor. Piyasanın gazına gelip “neydim ne oldum” hallerine girmemeyi tavsiye ederim. Bu piyasa sizi nasıl yükseltirse aynı rahatlıkta alaşağı da edebilir, çok az sayıda kişi sizin eserinizin sanatsal kalitesi ile ilgileniyor. Burada önemli olan piyasada beraber çalıştığınız bireylere vefa göstermeniz, karşılayamayacağınız ve fazlaca idealize edilmiş vaatlerde bulunmamanız (ki ilerde tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalmayın), yaşı ne olursa olsun diğer sanatçılara saygı göstermeniz ve en önemlisi, her daim çalışkan olmanız…

http://oznurguzelkarasu.blogspot.com/2011/11/istanbul-beni-tanmlyor-kendine.html?spref=fb&mid=53

Bildik Yerler, Bilmedik  Şekiller ve Olmadık Zamanlar

Her gün önünden geçtiğimiz yerleri, yanı başımızda duran şeyleri, içinde yaşadığımız şehri daha önce görmediğimiz şekillerde görmeye bazen hepimizin ihtiyacımız var gibi geliyor. Murat germen fotoğrafları tam olarak bunu mümkün kılıyor.

Röportaj: Ekin Sanaç

Sıradan olan şeylerin sıradan olmayan fotoğraflarını üretmeyi amaç edinen Murat Germen, gerçeklikleri sürprizli formlarda sunarak kendine uzun yıllardır özel bir alan yaratıyor. Aşinalıklar, alışılmışın dışında bakış açılarıyla ve muazzam teknikler sayesinde önünüze konulurken, bunları düşünmek yerine, onlarla yeniden tanışmanın keyfini çıkarıyorsunuz. Murat Germen’i fotoğraflarının yanısıra, bu alanda ve görsel iletişim tasarımı konularında yürüttüğü akademisyen kimliği ve çeşitli yayınlarda yazdığı yazılarıyla da tanıyor olabilirsiniz. Bu tanışıklığı ilerletmek istedik, kendisinin lise yıllarında başlayan fotoğraf macerasına dair hikâyesini öğrendik, İstanbul ile arasındaki aşk/nefret ilişkisini irdeledik ve müzik arşivini karıştırmayı da ihmal etmedik.

Fotoğraflarınız mimar ve şehir plancısı altyapınızla doğal olarak doğrudan bağlantılı bir estetiğe sahip. Fotoğraf hayatınıza bu yolla mı girdi? Yoksa daha önceden de var mıydı?


Aslına bakarsanız mimarlık fotoğrafçısı olarak anılmak istemiyorum, çünkü bu benim arada sipariş olarak yaptığım bir şey ve fotografik eylemimin sadece meslekî yönü. Sanatçı olarak bilinmek benim için çok daha önem taşıyor ve mimar, kent plancısı geçmişimin mekân algılama, kurgu yapma, kafamdakini izleyiciye aktarma, belli bir içeriğe ait estetik oluşturma konusunda şüphesiz ki katkısı var. Şu sıralar üzerinde çalıştığım projelerden bir tanesi tümüyle insan odaklı; kent ve mimarlık yok denecek kadar arka planda. Buna rağmen geçenlerde bir tanıdığım, “Bu işlerde bile senin mimarlık geçmişini görebiliyorum” dedi. Bu beni rahatsız etmez tabiî ama acaba insanlar bu geçmişi bildikleri için devamlı oraya bağlama gereksinimi mi duyuyorlar diye de merak etmiyor değilim! Fotoğraf hayatıma nasıl girdi’ye gelirsek… Lise yıllarında hobi olarak başladım fotoğrafa. Babamın fotoğrafçı olmamda faydası oldu, kendisi özellikle fotoğrafçı olmamı arzu etmiş olmasa da… Nikon F2 gövde ile ona eşlik eden kaliteli lensleri vardı babamın ve bol gezen bir kent plancısı olması dolayısıyla sıklıkla fotoğraf çekerdi kendisi. Günün birinde bu değerli makineyi elime tutuşturdu ve virüs hemencecik bulaşıverdi.

Kendi deyişinizle de “Sıradan olan şeylerin sıradan olmayan fotoğraflarını” çekiyorsunuz. Bunu da size has, oldukça etkileyici teknikler kullanarak yapıyorsunuz. Bu teknikler ağırlıklı olarak çekim ânında mı, çekim sonrasında mı fotoğrafları son hâline getiriyor?


Sıradan olan şeylerin sıradan olmayan fotoğraflarını üretmeyi amaç ediniyorum diyelim, üretiyorum dersem fazla iddialı olur. Teknik olarak her iki aşamada da kurgu var. Kafamda oluşan imgeyi istediğim şekilde oluşturabilmek için ona göre çekim yapmam gerekiyor, bunu beceremezsem kafamdaki fotoğrafı post-prodüksiyonla oluşturamıyorum. Photoshop mükemmel bir araç şüphesiz ama yoktan var ederek mucizeler yaratması olası değil. Görsel kayıt ânında gerekli bileşenler dâhil edilmemişse, amaçladığınız aktarıma ulaşmanız ancak foto-gerçekçi üçboyutlu modelleme ile mümkün, ki ben o aşamaya geçmekle şu an için ilgilenmiyorum. Kafamda önceden oluşmuş bir imgeyi oluşturmak için özel olarak seçilmiş bir ortama, bağlama, mekâna gitmek üzere plan yapmam söz konusu olabilirken, bazen de amaçsız gittiğim yerde bu imge birden oluşuveriyor ve ona göre görsel kaydı yapıp bilgisayar ortamında işi son hâline getiriyorum.

Sıradan olmamayı bırakın, fotoğraflarınız genellikle insanı yabancılaştıracak kadar gerçek dışı üsluplara sahipler. Bu anlamda neler size ilham veriyor?


Amacım yabancılaştırmak değil, farklı bir bakış açısı sunabilmek, hiç böyle bakmamıştım, düşünmemiştim dedirtebilmek. Bu da bir çeşit yabancılaştırma belki ama yabancılaştırma deyince kopma, kopartma gibi olumsuz bir anlam oluşabiliyor. Ben ise bilakis, işlerde içerilen şeyin yeni bir yönü keşfedilerek, bu şey daha çok sahiplenilebilsin istiyorum. Bu yüzden de yabancılaştırma yerine aşinalığı kırma (defamiliarization) terimini kullanmayı tercih ediyorum. Çok da gerçek dışı şeyler değiller aslında ürettiklerim. Sadece, bildik bazı şeylerin bilmedik şekillerde ve olmadık zaman dilimlerinde yan yana getirilmesinden dolayı gerçek dışı gibi duruyor olabilirler. Diğer bir deyişle, kronolojisi ve dizilenmesi yeniden kurgulanmış gerçek içilikler olarak tanımlayabiliriz işlerimi.

Dijital teknolojilere oldukça hâkim olan, nimetlerinden yararlanan ve bu konuda eğitim veren bir fotoğraf sanatçısısınız. Dijital ve analog ile nasıl ilişkiler içindesiniz?

Analog kelimesinin sözlük anlamı “benzeşik”; örneğin gıda ortamından bir “analoji” yaparsak, soya fasulyesinden etin yerine geçmek üzere üretilmiş bir gıda ürünü, analog bir gıda olarak anılıyor. Bu mantıkla bakarsak, kimyasal yöntemle elde edilmiş bir imge ile sayısal olarak elde edilmiş bir imge arasında hiçbir fark yok; ikisi de bir ânın, tecrübenin, kurgunun yerine geçmek üzere üretilmiş, ışığa duyarlı yüzeyler üzerindeki yansımalar. Başka deyişle, ikisi de temsilî, vekil görüntüler. Bu yüzden her iki imge üretme tekniği arasında hiç fark görmüyorum; hangisi ile rahat çalışıyorsanız en doğrusu odur bence. Analog ve sayısal arasındaki ilişkide anahtar kavram sentetizm olsa gerek; bunu müzikten örnek vererek açıklamaya çalışayım: Sayısal olarak iyileştirilmiş akustik müzik benim için sentetik ve dolayısı ile “gerçek dışı” bir ses değil; ama örneklenmiş (sampled) ses kliplerinden oluşan müzik, her ne kadar örneklemeler artık inanılmaz derecede gerçeğe benzemeye başladılarsa da, sentetik bir müzik. Bu yüzden sayısal olarak üretilmiş ve/veya iyileştirilmiş fotografik belgeleme bana gerçek dışı gelmiyor. Salt üçboyutlu modelleme ile üretilmiş foto-gerçekçi görüntüler ise sentetikler, ama bu tür bir fotoğrafçılığa da hiç itirazım yok bu arada.

Üretim anlamında çok hızlı akan bir zamanın içinde yaşıyoruz. Çevremizde çok fazla üretim var. Siz bu üretimin içinde fotoğrafın iyi olanını nasıl, nelere göre ayırt edersiniz?

İyi olan işler; bu harala gürele içinde insanı durdurup baktırtan, ne yazık ki lüzumundan fazla az olan zamanımı ayırma ihtiyacı duyduğum, keşke ben de böyle bir şey yapabilseydim dediğim, öğrencilerim ve arkadaşlarımla heyecan duyarak paylaştığım, bana daha önce görmediğim, duymadığım şeyler gösteren, hissettirten şeyler olsa gerek. Bu etkilenme ise içeriğin, biçimin, estetiğin kendine haslıklarından kaynaklanıyor genelde; en güzel işler de şüphesiz içerik ve estetiğin en doğru şekillerde kombine edildiği çalışmalar oluyor.

Günün hangi saatleri sizce fotoğraf çekmek için en keyifli saatler?

Günün herhangi bir saatinde fotoğraf üretmekten, çekmekten zevk alabilirim…

Şu an neler üzerinde çalışmaktasınız?

Şu sıralar iki üç adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü” (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hâllerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül – 9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan Kural Yok sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri; gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız, zamanın ötesinde bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insanî ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi. Son olarak, bu seriden “Muta-morfoz #16” adlı iş Christie’s müzayede evinin 26 Ekim 2010 tarihinde Dubai’de gerçekleştirdiği açık artırmada sevindirici bir bedele satıldı.

İş icabı çokça seyahat de ediyor olmalısınız. Bugüne kadar en heyecan verici yolculuğunuz nereyeydi?

Son seyahatlerim içinde beni en çok etkileyen Hong Kong + Çin, İskandinavya ve Japonya seyahatleri oldu.

İstanbul’la nasıl bir ilişkiniz var? Şehirde vakit geçirmeyi en çok sevdiğiniz yerler nereleri?

İstanbul’la tam bir aşk/nefret ilişkim var. Trafikte Türk milletinin ruhî bozuklukları tavan yapıyor ve neredeyse sizi öldürecek gibi süren, manevralar yapan hasta ruhlu İstanbul şoförleri beni bu şehirden nefret ettirtiyor. Bu yüzden okula Tuzla’ya gitmek dışında araba kesinlikle kullanmamaya çalışıyorum. Toplu ulaşımla İstanbul çok daha güzel oluyor, bir de Beylerbeyi gibi huzurlu bir semtte yaşıyor olduğumdan şimdilik bu zor şehri terk etmek gibi niyetlerim yok. Boğaz kıyıları, Adalar, Beyoğlu, Haliç, Sultanahmet civarı, İstanbul’un kuzeydeki Karadeniz kıyısı, vakit geçirmekten hoşlandığım yerler.

Bu aralar dinlemekten keyif aldığınız müzikler neler?

Size Last.fm listemden birkaç isim vereyim son zamanlarda dinlediğim ve keyif aldığım: Blonde Redhead, Mich Gerber, Manu Katché, Kings of Convenience, Eric Séva, Massive Attack, Gazpacho, Bibio, Björk, The Bad Plus, Bat for Lashes, Pat Metheny, Portecho, Dan Berglund, Ricochet, Air, Alanis Morissette, Philip Glass, Myriam Alter, Nine Inch Nails, Nirvana, Miroslav Vitous, Trilok Gurtu, Nusrat Fateh Ali Khan, Tracy Chapman, Xploding Plastix, Charles Lloyd, Portishead, John Williams, Nils Landgren & Esbjörn Svensson, Jaga Jazzist…

Şu sıralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şu sıralar 2-3 adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hallerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül-9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan “Kural Yok” sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri, gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız “zamansız” (timeless) bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insani ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi.

Mimarlık üzerine yüksek lisans yapmış bir şehir planlamacısınız. Fotoğraf ve mimari arasında nasıl bir ilişki var?

Mimarlık eserleri bazı başka tasarım eserleri gibi taşınabilir olmadıkları için fotoğraf olmadan dünya çağında paylaşılamıyorlar. Fotoğraf dışında o eserleri tecrübe etmenizin tek çaresi yapıları gidip yerinde görmek, ki bu da herkesin zaman ve bütçe ayırabileceği bir şey değil. Külliyatıma bakarsanız işlerimde ilk yıllarda mimarlığın daha sıklıkla belirdiğini görürsünüz. Ama bir mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak üzere bir niyet ve kariyer planım hiç olmadı. Sanatçı olmayı, ama mimarlık eğitimi ve fotoğrafçılığı tecrübemi sanat alanında farklı boyutta bir ifade yakalayabilmek üzere kullanmayı tercih ettim. Şimdilerde artık mimarlık eskisi kadar yüzeye çıkmıyor işlerimde. Ama buna rağmen insanlar mimarlık ve/veya kent içermeyen işlerimde bile “mimari” bir yapı bulduklarını iletiyorlar çeşitli vesilelerle. Mimarlık, olması gerektiği gibi işleyebilmek, ayakta kalabilmek, var olabilmek için belli bir iskelet, çatkı, altyapı barındırmak zorunda. Belki de bu yapısal iskelet, işlerimin görsel yapılanmasında mimarlık eğitiminden en çok iz taşıyan öge.

Sıradışı olanın değil, sıradan olanı fotoğraflamak istediğinizi belirtiyorsunuz. Neden?

Son zamanlarda “rating” her alanda çok iş yapıyor. Reklam sektöründeki “reklamın iyisi kötüsü olmaz” anlayışı sanat alanında da geçerli ve bu yüzden sansasyon yaratan içerikler, tavırlar, ifadeler bazen tercih edilebiliyor. Yakın zamanda gelişen ve bir çok tartışmaya yol açan Tophane baskını bile bazı sanatçılar tarafından promosyon malzemesi olarak kullanıldı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Toplumsal boyutta duyarlılık iddiası olan işlerin, daha üzerlerindeki galeri nemi kurumadan Sotheby’s, Christie’s gibi müzayedelerde satışa sunulduğunu, toplumsal duyarlılığın birden onbinlerce, yüzbinlerce lira değerinde bir metaaya dönüştüğünü görebiliyoruz. Bu tür nedenlerden dolayı, bir çok kişinin sıradışı içeriklere yöneldiği bir zamanda sıradan konulara odaklanmak, izleyicileri bu sıradanlıktan keyif elde edebilmenin mümkün olduğuna ikna edebilmek bana daha heyecan verici geliyor. Sanatçı şüphesiz ki zamanın moda eğilimlerinden etkilenir, feyiz ve ilham alır; ama statüko dili kullanmak yerine zamanın eğilimlerinin tersine giden bir tavır ile var olabilmek bana daha çekici geliyor. Sıradana alışagelinenin dışında bir kayıt ve aktarımla yaklaşır, sıradanın aşinalığını devre dışı bırakacak şekilde konuya odaklanırsanız “sıradan olan” izleyicinin gözünde yeni bir algıyla şekillenebilir, izleyici ona yeniden odaklanabilir ve içindeki saklı değeri görebilir. Amaç aslında çok basit: “Hiç böyle bakmamıştım” dedirtebilmek…

Fotoğraflarınızda insan-mekan ilişkisini ve bu ilişkide mekanın ağır bastığını görmek mümkün. Bunun sebebi nedir?

Mekan insan tarafından oluşturulan ve insanın içinde doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, eğitim aldığı, çalıştığı, uyuduğu, beslendiği, zamanını geçirdiği bir ortam. Dolayısı ile mekanlar insanlardan çok sayıda iz taşıyor, bazen mekan fotoğrafları insanlar hakkında insan fotoğraflarına nazaran daha samimi ve detaylı bilgi verebilir. İnsanlar fotoğraflarının çekildiğini anladıkları anda poz veriyorlar ve doğal halleri yok oluyor; mekanlar ise poz veremiyorlar, o sırada onları nasıl yakaladıysanız o şekilde kaydoluyorlar ışığa duyarlı yüzeye. Mekan insanın içyüzünü yansıtma potansiyeli barındırıyor ve bu yüzden mekanlara odaklanırken aslında insanların saklı, alternatif, yüzeyde olmayan hallerine odaklanıyorum aslında.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Modern’de Yol adlı bir sergi açtınız. Yol ve yolculuk sizin için ne ifade ediyor?

Burada direkt olarak serginin konsept metninden alıntı yapmak doğru olacak: Yolda olmayı seven birisiyim; beni özgürleştirdiği, sevdiğiniz bir işi yapıyor olsanız bile günlük hayatın rutininden kopardığı, önyargılarınızı kıracak bilgilere ulaştırdığı, olaylara bakış açınızı “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyebilecek kadar nesnelleştirebilmenize yardımcı olduğu, küresel bir bakışa sahip olarak egemen kültürlerin dünyaya yaymaya çalıştıkları küresel yaşam biçimine tepki geliştirmenize aracı olduğu, kendi coğrafyanızdaki bitmek bilmeyen kısır didişmelerden uzak tuttuğu için… Yol bir süreç ve şahsen son üründen çok, son ürün ortaya çıkana dek içinden geçilen sürece önem veriyorum. Varılacak yer kadar, varışa uzanan yol da önemli. Yolda yaşanılanlar, edinilen tecrübeler varılan noktadaki hayatınızı şekillendiriyor; dolayısı ile yolu ciddiye almak, yolda sabırlı olmak, yolu sadece bir geçici bir mecra olarak görmemek gerekiyor.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan birisi; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında ellerine güç geçtiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin adeta tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmemezlikten gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmayı istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih ettiklerinde ise bireylerin asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını; bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ya bir gruba ya da diğerine ille de dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni her seferinde bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, kategorizasyondan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

Yol bize bulmayı öğretir, ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…

Contemporary İstanbul’u uluslararası sanat fuarlarıyla karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

İstanbul Bienali’nden örnek vererek bu soruya cevap vermeye çalışayım. İstanbul Bienali, her ne kadar ilk yıllarında adı uluslararası sanat çevresinde sıklıkla geçen bir bienal olmasa da; geçen yıllar, dahil edilen önemli sanatçılar / küratörler ve İstanbul’un önemli bir sanat merkezi haline gelmesi sonrasında dünyanın tartışmasız en önemli bienallerinden birisine dönüştü. Contemporary Istanbul’u da aynı yolda görüyorum, 3-5 seneye kalmaz dünyada önemsenen az sayıda sanat fuarlarından birisi haline gelecek, gelmeli diye düşünüyorum. Contemporary Istanbul’un İstanbul dışındaki Türkiye kentlerinde düzenlediği sanat ve koleksiyonerlik bilincine ilişkin etkinliklerini çok doğru bir adım olarak görüyorum.

Favori seyahat adresiniz?

Şimdiye kadar yaklaşık 40 ülkeye gittim. Son gittiğim yerlerden birisi olan Norveç’ten hayli etkilendim ama favori seyahat adresim ilk defa gideceğim yer olur genelde. Örneğin şu sıralar favori seyahat adresim bir hafta sonra ilk defa seyahat edeceğim Japonya…

Favori seyahat adresinizdeki en büyük keşfiniz?

En büyük keşfim henüz keşfedilmemiş olandır…

Size göre dünyanın en iyi oteli?

Her ikisinde de kalma şansım olmadı ama Venedik’teki Danieli ve Dubai’deki Burj Al Arab otellerinin genel atmosferleri beni bayağı etkilemişti. Ama “dünyanın en iyi otelleri bunlardır” gibi bir iddiada bulunmak istemem. Kaldığım oteller içinde en iyisi ise Malezya’nın Pangkor adlı adasındaki “Tiger Rock” adlı butik oteldi (http://www.tigerrock.info/). Burada yediğim yemeklerin ve sunulan hizmetin kalitesi, tüm tesisin 3 gün boyunca sadece bize ayrılmış olması, havuzun klor değil de soda ile dezenfekte edilmesinden kaynaklanan su yumuşaklığı ve akıcılığı unutulur gibi değildi.

Size göre dünyanın en iyi restoranı?

“Dünyanın en iyi restoranı” diye bir kavramı doğru bulmuyorum. İddialı her restoranın insanları bambaşka şekillerde mutlu ettiğine eminim. Geçenlerde ziyaret ettiğim ve mükemmel bir yemek yediğim, Michelin rehberine girmiş bir restoran olan Zürih’teki Casa Ferlin son zamanlarda en etkilendiğim lezzet mekanlarından birisi oldu.

Size göre dünyanın en iyi gece kulübü?

Burada “dünyanın en iyi …” kavramına karşı çıktığımı tekrar hatırlatmak isterim. New York’taki Blue Note caz kulübüne gittiğimde gurur ve heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Buna benzer kaliteli çağdaş müziği dinleyebileceğim mekanlar dışında bir gece kulübü tecrübem olduğunu söyleyemem. Müdavimi olduğum bir gece kulübü yoktur, “azmak, tepinmek” gerektiğinde ise arkadaş partilerini tercih ediyorum:)

FOTOĞRAFÇI VS..: ORHAN CEM ÇETİN
RÖPORTAJ: Şirin AYDIN
“Nasıl? Bunun fotoğrafını mı çekmiş?”… Orhan Cem Çetin’in fotoğraflarını ilk izlediğimde verdiğim tepki buydu sanırım. Herkesin aklına gelecekmiş gibi duran ama tam da öyle olduğu için kimsenin aklına gelmeyen konular; kimsenin çekmediği fotoğraflar… Fotoğrafla derdini anlatabilen en yaratıcı isimlerden biri bana göre. Fotoğrafın peşinde koşmak yerine, peşinde koştuklarının fotoğrafını çekenlerden…
Yine böyle bir özportre fotoğrafının yer aldığı “Kimlikler Lütfen” sergisi için Ankara’daydı Orhan Cem Çetin. Cer Modern’de farklı disiplinlerin buluştuğu sergiyi gezmek de, Orhan Cem Çetin’le söyleşi yapmak da çok keyifliydi.
Kendinizi, kendi dilinizle nasıl tanıtırsınız?
Ben en kısa “fotoğrafçı vs.” diye tanımlıyorum kendimi. Ana işim her zaman fotoğraf olmuştur ama bunun dışına çıktığım da oluyor. Başka alanlarda da iş yapıyorum ve bunlarla fotoğrafı birleştiriyorum. Yazıyorum örneğin. Başka bir mesleğim çevirmenliktir. Aldığım eğitimin fotoğrafla ilgisi zaten yok. Benim üniversitede okuduğum yıllarda, Türkiye’de fotoğraf eğitimi veren bir kurum yoktu. Psikoloji eğitimi aldım. Biraz çalıştım da o alanda. Çocuklarla ilgili bazı şeyler yaptım, yuva öğretmenliği gibi. Son yıllarda ses ve müzikle uğraşıyorum. Bunların hepsini birleştirmeye çalışıyorum.
Ancak, dediğim gibi ana işim fotoğraf olmuştur her zaman. Sadece sanat yönüyle değil ticari yönüyle de ilgilendim. Fotoğraf malzemesi ithal eden firmalarda çalıştım yıllarca. 15 yıl reklam fotoğrafçılığı yaptım. Şu anda eğitimini veriyorum.
Psikolojinin fotoğrafa etkisini gördünüz mü?
Çok büyük etkisi var tabii ki. Sanat mecrası olarak fotoğrafı kullandığımda, psikoloji eğitimi büyük bir fark yaratıyor. Çünkü hem içerikle ilgili, insan tabiatına dair, varoluşa dair bakışımı etkiliyor. Artı sunuşta da alıgıyla ilgili, izleyiciye ne geçecek, iş nasıl okunacak, bununla ilgili de az çok fikir sahibi olduğum için, aldığım eğitimi ve üzerine kendi inşa ettiğim deneyimleri kullandığımı söyleyebilirim. Fotoğrafla uğraşan herkese de, psikoloji olmasa bile sosyal bilimlerle, sosyolojiyle, felsefeyle, siyasetle ilgilenmelerini salık veriyorum. Diğer türlü, derinlikten yoksun, yalnızca dekoratif çalışmalar ortaya çıkabiliyor.
Fotoğrafın kavramsal yönüne ağırlık veren çalışmalara imza atıyorsunuz. Sizi kavramasal fotoğrafa yönelten ne oldu?
Ben çocuk yaşlarda başladım fotoğrafa. Çocuk aklıyla ne kadar derinlemesine fotoğraflar üretebilirsin ki. Benim için daha çok kırık bir oyuncağın içine bakmak gibiydi. Nasıl çalışıyor, nasıl meydana geliyor? O yüzden çok uzun bir süre benim için fotoğraf çok teknik bir konuydu. Sürekli yeni yöntemler deniyordum. Hedefte, teknik konularda ustalaşmak vardı. Başka türlüsünü akıl edemiyordum. Karanlık oda deneyleri yapıyordum. Bir filmi daha farklı bir yöntemle banyo edersem, bir maddeyi değiştirirsem ya da başka bir şey yaparsam nasıl sonuçlar elde ederim, daha iyi fotoğraflara nasıl ulaşabilirim diye kendimce uğraşıyordum. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde, çok aktif bir kulüp ile tanıştım: Büfok. Çok sonraları Geniş Açı dergisini çıkaran grubun da yetiştiği kulüp. Orada işler değişmeye başladı. İfadenin ne olduğunu görmeye,  fotoğrafın içinde ne olduğunu daha fazla önemsemeye başladım. Sahnelenmiş fotoğraf daha çok ilgimi çekmeye başladı. Kafamda oluşturduğum bir görüntüyü fotoğrafa nasıl dönüştürebilirim? Sokakta gördüğüm bir şeyin fotoğrafını çekmektense o durumu yaratıp fotoğrafını çekmek bana daha anlamlı gelmeye başladı. Bunu yaptığım zaman, sahnelenmiş bir fotoğraf ürettiğim zaman, ya da deneysel bir teknikle bir fotoğraf ürettiğim zaman, o fotoğraf bütünüyle bana ait oluyordu.
İlham kaynaklarınız nedir?
İlham kaynaklarım, diğer fotoğrafçıların işleri ve okuduğum her şey, her türlü birikimim, gündelik deneyimler, gündelik konuşmalar, dinlediğim veya icra ettiğim müzik vs. vs.
Çok yaratıcı bir tarzınız var, ben bazı çalışmalarınızı izlerken çarpılmıştım mesela. 5 cm’den Roma, Böyle fotoğraflar yok, gibi.. sadece fotoğraf değil, yaratıcı-deneysel çalışmalar…
Teşekkür ederim. Gerçi ben deneysel sözcüğünü kullanmıyorum artık. Bir dönem, bir grup fotoğrafçı, öyle tarif ettik kendimizi. Fotoğrafta alternatif yöntemler, alternatif sunuşlar, sınırları zorlayan çalışmalar yapıyorduk. Buna da “deneysel fotoğraf” diyorduk. Sonradan ben bu sözü sevmemeye başladım. Deneysel dendiğinde adeta, bir deney yapılıyor ve bir türlü sonuç alınamıyor gibi bir anlam çıkıyor. Oysa öyle bir şey yok. Deneyler gizli saklı yapılır; ortaya “işte budur!” dediğin bir sonuç çıktığında da artık deney bitmiştir. O anlamda ben bu sözcükten kaçınmnaya başladım. Yaratıcı fotoğraf ya da kavramsal fotoğraf, sahnelenmiş fotoğraf gibi tanımları kullanıyorum. Veya bir isim koymuyorum. Fotografik yerleştirme, görüntü gösterisi gibi kaçamak isimler de kullanıyorum. Ama tabii ki bir işin fotoğraf olarak algılanması, gerçeklikle bağının kurulması bakımından çok önemli. Sizin sözünü ettiğiniz “Böyle fotoğraflar yok,” 1997’de yaptığım bir sergiydi. Sergide metinler vardı, fotoğraf yoktu. Bu seride her metin bir fotoğrafı anlatır. Metinlerin her birinin bir fotoğrafın tasviri olarak algılanması çok önemli zira ben bunu bir sahnenin doğrudan tasviri olarak da yapabilirdim, ki bir roman ya da bir öykü okuduğunuz zaman baştan aşağı tasvirdir. Ama ben “Böyle bir sokak var,” demiyorum, “Böyle bir sokağın fotoğrafı var,” diyorum. Onu bir fotoğraf olarak hayal ettiğinizde iş değişiyor.
Birçok çalışmalarınız filmle yapılmış çalışmalar, son birkaç yıldır dijitalle çalışıyorsunuz. Dijitalle birlikte kavramlar değişmeye başladı. Hem fotoğraf hem fotoğrafçı tanımı değişmeye başladı. Kavramsal fotoğraf dediğiniz şeyler kolay üretilebilir hale geldi. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz. Dijital fotoğraf ne ifade ediyor sizi için?
Dijital fotoğraftan söz edecek olursak ben Türkiye’de bunu ilk kullananlardan biriyim. Benim 1993 yılının sonlarında ürettiğim Renk’arnasyon başlıklı bir serim var. Şok ediciydi birçok kişi için. Çünkü dijital fotoğraf denen şey daha yeni yeni konuşuluyordu ve hiçbir şekilde ciddiye alınmıyordu. Ne bir ticari uygulamada ne de sanatsal bir uygulamada kullanılabileceği düşünülmüyordu. Daha çok kimlik sistemlerinde, konferanslardaki sunularda vs. basit şekilde kullanılıyordu. Ben bu teknolojinin ek yaratıcı imkanlar sağlayabileceğini düşünüp denemeye başladım, çok derme çatma bir şekilde. O seri ortaya çıktı ve müthiş reaksiyon gördü. Birçok kişi arasında dijital fotoğrafın fotoğraf olmadığı tartışmalarının ortaya çıkmasına yol açan, bunu başlatan bir seridir. Açıkça bana fotoğrafı “soysuzlaştırdığım”, fotoğrafı fotoğraf olmaktan çıkardığım söylendi. Ben de ısrarla dedim ki, “Bu sizi ilgilendirmez, benim kendi çektiğim bir fotoğraf ve canım ne isterse yaparım ben ona”. Bunun fotoğraf olup olmadığını sorulamak, kimsenin haddi değil. Ben kendi çektiğim bir fotoğrafı dönüştürüyorum. Onun auteur’ü olarak, onu yaratan kişi olarak, bu benim hakkım. Herekese bunu beyan etmeye çalışıyorum yıllardır. Kendi oluşturduğun görüntüye sen canın ne isterse yaparsın. Ortadan da yırtarsın ters de çevirirsin, canın ne isterse yaparsın. Kimse beğenmeyebilir tabii ki, ona hiç hitap etmeyebilir. Her neyse, benim için o sırada ilginçti. Bilgisayar ortamında çalışıldığı için kolaya kaçmak olarak da algılandı. Oysa tam tersine müthiş zor bir işe kalkıştığımı hemen anlamıştım. Dijital fotoğraftaki en büyük zorluk, eğer manipülasyondan bahsediyorsak, nerede duracağını bilmektir. Hiç durmadan dönüp baştan yapabilirsin çünkü. Bir de böyle deneyebilirsin, bir de öyle deneyebilirsin. Nerede duracağız? “Bu fotoğraf burada bitti” demek ve kendini frenlemek olağanüstü güç bir şey. Tam tersine, bu tarz çalışmalarda çok büyük kolaylık olduğu, iki tane mouse oynatarak yapıldığı zannediliyor. Çok ciddi bir önyargı bu. Üstelik teknoloji geliştikçe durabilme sorunu daha da büyüyor. Fotoğrafa yapabileceğiniz şeylerin sayısı artıyor gitgide. Örneğin son dönemde panoramik yapıştırma çok popüler olmaya başladı. Ben de mesela bunu kullanıyorum şu anda, ama alışıldık panoramalar için değil başka şeyler için. Murat Germen’in Aura sergisinde kullandığı estetik örneğin; bunlar hep dijital platformun getirdiği yenilikler. Fotoğraf zaten ilk andan itibaren bir teknoloji ürünü olduğu için, buna kapalı olmayı ben akıl almaz buluyorum. Kısacası, bu çok büyük bir zenginlik. Gündelik hayatta insanların fotoğrafla kurduğu ilişki de değişiyor sürekli. Bunu da dikkate almalıyız. Fotoğraf üretirken izleyiciye ne geçeceğini önemsiyorsak, gündelik hayatta, facebook’ta, online gazetelerde, paparazzi haberlerinde neler olup bittiğini takip edip insanların fotoğrafla kurduğu gündelik ilişkiyi biliyor olmamız lazım ki, bugüne özgü bir dil oluşturabilelim. İzleyiciyi de yakından izlemeye çalışıyorum o yüzden; izlemek zorundayım. İçerik zaten hayat dönüştüğü için, sürekli dönüşüyor. Benim serilerim pek birbirine benzemez. Tekrarlamaktan da çok korkarım. Günün birinde baktım ki hep aynı şeyleri yapıyorum, bu çok kötü bir haber olur. Zira, benim gündemim değişmiyor, ben bir birey olarak değişim geçirmiyorum anlamına gelecektir ki bu bir faciadır. Teknik becerileri geliştirmekten ziyade hayatla kurduğun ilişkiyi canlı tutmak daha önemli.
Daha çok yaratıcı tarzda fotoğraflar çektiğiniz için soruyorum; belli dönemler var mı, üretme dönemi, beslenme dönemi gibi?
Tabii bunları ayırabiliriz belki de ama fazlasıyla iç içe geçmiş şeyler aynı zamanda bunlar. Mesela son dönemde daha çok müzikle ilgileniyorum. Çok disiplinli bir şekilde çalışıyorum. Müzikle kurduğum ilişkiyi, öğrendiklerimi, müziğin içinde keşfettiklerimi dönüp fotoğrafa da uyguluyorum. Ya da, şu an 50 yaşındayım, geldiğim yaşı çok dikkatle izliyorum. Mesela gelecekle kurduğum ilişki nasıl değişiyor, ailemle kurduğum ilişki nasıl değişiyor, bedenimle ilişkim nasıl değişiyor, korkularım, ölümle kurduğum ilişki falan… bunlar hep değişim geçiren şeyler. Bütün bunları yakından izlemeye çalışıyorum. Dolayısıyla bazı uzun atalet dönemleri olabiliyor, sadece düşünmeyle geçen, sadece beslenmeyle geçen. Ondan sonra çok yoğun bir üretim dönemi oluyor.
Kişisel sergilerin bununla ilgisi var mı? (Çeşitli yerlerde izleyebildiğimiz projeleriniz var ama 2002 yılından beri kişisel serginiz olmamış, neden bu kadar ara verdiniz? Bu bilinçli bir tercih mi, koşullardan mı kaynaklanıyor? Yeni serginizi ne zaman görebileceğiz?)
En son “Bilet” sergisiydi sanırım 2002’de. Çok uzun bir süre oldu gerçekten. Ben de şimdi şaşırdım açıkçası. Uzun bir süre hiçbir şey yapmamış gibi hissettim kendimi. Oysa öyle bir şey yok. Tamamlanmış projeler var, bir tane henüz yayımlanmış kitap var; arada, 2004 yılında kitabım “Bedava Gergedan” var. Ona da bir solo denilebilir. Karma sergilere verdiğim çalışmalar var. Son dönem fotoğrafçılarla olmaktan ziyade -burada olduğu gibi- farklı disiplinlerden gelen sanatçılarla bir araya gelebildiğim sergilerde yer alıyorum. Biraz fotoğrafın dışına kayan işlerim, örneğin kendi bedenimi de bir sanat nesnesi haline getirmeyi denediğim performanslarım var. Bunların ilki 97’deydi, Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği, İstanbul Performans Günleri’ni düzenliyordu. Aslında ilk kez bir fotoğrafçı olarak davet edildim ve bir fotoğraf yerleştirme işi yaptım. Daha sonra tekrar davet edildiğimde fotoğrafla ilgisi olmayan ama performans sanatının yapısına daha uygun bir iş yaptım. “Uyku” adını verdiğim bir çalışmaydı. 3 gün, dah adoğrusu 81 saat uyumadım ve o halimi sergiledim insanlara. Performans sanatı nispeten genç bir disiplin ve biraz deneysel tiyatroyu andırıyor. Ama temel farkı şu: Rol yapmıyorsun, o hale kendini sokuyorsun. Ben de orada uykusuz birini oynamıyorum, gerçekten uykusuzluktan gebermek üzere olan birisiydim. Süreç sadece bir öngörü ile başlıyor ve ne olacağını bilmiyorsun, bütün risklere de açık oluyorsun. Performansın nasıl başlayacağı belli ama nasıl sonlanacağı belli değil. İzleyiciden hemen o anda, sanatı icra ederken reaksiyon alıyorsunuz. Bunu çok değerli buluyorum zira fotoğraf bundan yoksun ne yazık ki. İzleyici icrayı değil, tortuyu görüyor. O yüzden performanstaki karşılaşma çok değerli geliyor bana.
Yıllardır fotoğraf eğitimi alanında da aktif rolünüz var. Fotoğraf öğretilebilir mi? Fotoğraf eğitiminin olmazsa olmazları nedir ve Türkiye’de fotoğraf eğitimi konusunda neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Fotoğraf teknik bir konu olduğu için, haliyle teknik alt yapısının öğrenilmesi gerekiyor. Bunu da küçümsememek lazım. Birçok kişi der ya, sanat eğitimi verilemez, insanda varsa vardır. Tamam bu doğru ama bir yandan da fotoğrafın açıkça insan algısından kaynaklanan, ya da fotoğraf makinesinin, baskı malzemelerinin doğasından kaynaklanan öğretilebilen bir takım kuralları, bir çerçevesi de var. Asgari düzeyde öğretilebilir bir şey fotoğraf. Sayısız teknik var. Ben yıllarca denedim denedim, bu teknikleri repertuarıma kattım. Bunun da yaratıcılığa  çok büyük katkısı olduğunu gördüm. Çünkü fotoğrafı teknikle yapıyorsunuz ve bilmediğiniz bir tekniği hayal de edemezsiniz. Yani, bir fotoğrafı ancak onu üretecek teknikleri biliyorsanız hayal edebilirseniz. Bunun anlamı şu: sizin fotoğraf yaratıcılığınız teknik becerinizle sınırlı. Yaratıcılığı artırmak için teknik bilginizi alabildiğine artırmanız gerekiyor. O yüzden de ister kullanın ya da kullanmayın, fotoğrafla ilgili ne kadar çok teknik, yöntem bilirseniz o kadar iyi. Bu, sizin bir fotoğraf tasarlama kapasitenizi artırır. Onun ötesinde tabii ki gündem oluşturma, bir konuya yorum getirme, hayatı yorumlama, bir kavramı görselleştirme, öğretilebilir şeyler değil. Belki ilham verilebilir insanlara. Bugüne kadar bir sürü yapılmış iş var. İnsan zaten önceki kültürün üstüne bir şeyler inşa ediyor. O yüzden ben teknik derslerde bile bir yandan fotoğraf tarihini anlatmaya çalışıyorum.Kamera gövdesini anlatırken, rangefinder’dan bahsediyorsak hemen Koudelka’nın görüntülerini gösteriyorum. Bu gövde ile başyapıtlar üretiliyor. Niye bu fotoğrafçı gidip SLR kullanmıyor da bir rangefinder kullanıyor ve ortaya ne çıkıyor? Veya net alan derinliğinden bahsederken Ansel Adams gösteriyorum. Bu teknik nasıl bir başyapıta dönüştürülebilir gibi…
Peki Türkiye’de fotoğraf eğitimi yeterli mi sizce?
Türkiye’de yeterli olamaz hiçbir zaman ne yazık ki. Bu da Türkiye’nin ekonomik durumuyla ilgili. Fotoğraf teknolojisinin ne kadar üretilebildiği ortada, üretilemediği daha doğrusu. Bu teknolojiyi üretemeyen bir ülkede, sınırlı imkanlar içinde çalışıyoruz. Mesela bizi çok etkileyen Alman ekolü… Rodenstock objektif kullanıyor, Zeiss kullanıyor, yerli malı kullanıyor. Rahatlıkla sponsor bulabiliyor. Türkiye’de ürünün distribütörüne gidiyorsunuz, o da bu imkanı size kullandıramıyor tabii ki. Ya da aynı ürünü, hem daha fakiriz hem daha pahalıya almak durumundayız vergilerden dolayı. Yaratıcılığınız da teknikle sınırlı olduğuna göre, sonuç belli.
Hem üniversitelerde var bu bölüm ki artmaya başladı son yıllarda, birkaç sene öncesinde iletişim fakülteleri 5 taneydi. bunun dışında MSÜ’de ve bazı üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinin grafik bölümlerinde veriliyordu. Ama son bir 10 senedir fotoğrafla ilgili bölümlerde çok büyük bir artış oldu. bir bu tarafı var, bir de dernerklerde fotoğraf eğitimi veriliyor. Fotoğraf çekmeye ve fotoğraf öğrenmeye de aşırı bir talep var. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu çok iyi, çok hayırlı bir şey. Bir ara şunu çok duyuyorduk: “artık eline her fotoğraf makinesi alan, her cep telefonu alan fotoğrafçı oldu”. Ben bunun eleştirilecek bir şey değil, tam tersine sevinilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne adar çok kişi fotoğraf çekerse o sinerjiden mutlaka çok iyi fotoğrafçılar çıkacaktır. Veya şöyle söyleyeyim, insanlar bir sergiye gittiği zaman, kendi evlerinde yapabilecekleri şeylerle karşılaşmak istemezler. Herkes fotoğraf çektiği zaman, profesyonel olan bizlere de çok daha iyisini yapma mecburiyeti hasıl oluyor. O yüzden, bu yaygınlaşma kaliteyi yukarı doğru iten, çok olumlu  bir gelişme. Bu kadar büyük bir ilgi olması ve bu kadar kişinin fotoğraf çekiyor olması sektörü de güçlendiriyor, yatırımlar yapılmasını sağlıyor. Bunun sonucunda mesela galeriler, müzeler fotoğrafı önemsemeye başladılar. Fotoğrafın piyasası oluşmaya başladı. Baskı teknikleri gelişti, bir kültür oluştu. Eskiden kapısını kesinlikle fotoğrafa açmayan galeriler fotoğraf sergileri açabiliyorlar. Türkiye’den fotoğrafçıların işleri uluslararası müzayedelerde satılıyor. Bunlar çok çok iyi gelişmeler. Üniversitelerde bu bölümlerin artması da iyiye işaret. Demek ki talep var. Hiçbir özel üniversite gelecek vaadedemeyecekse o bölümü açmaz. Bir talep var ki açılıyor. Ne var ki, teknoloji sürekli değişiyor ve biz de hala 3. dünya ülkesi olmamızdan dolayı, ilk yatırımın ne kadar bir süre idare edeceği ve bunun tekrar hangi sıklıkta yenilenebileceği gibi bir problem var. Okullardaki stüdyoların belli periyodlarda yenilenmesi gerekecek. Bunu da göreceğiz. Şikayet ettiğimiz köhne stüdyolara mı dönüşecekler yoksa yenilenebilecekler mi?
Peki derneklerden söz açmışken, kimse kimseyi beğenmiyor derneklerde. bu son  birkaç yıldır kırılmaya başladı belki ama hala ortak projeler çok fazla yok. sizce neden ? (Bu ortamda dikkatimizi çeken bir konu da dernekler arasında da bir kutuplaşma yaşanması; kimse kimseyi beğenmiyor, çok fazla dernek olmasına rağmen örgütlenme, ortak projelere imza atma konusunda oldukça ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bunun altında yatan nedenler sizce nedir? )
Fotoğraf okulları yokken Türkiye’de derneklerin üzerinde çok ciddi bir misyon vardı. Ben de yıllarca İFSAK’ta gönüllü eğitmen olarak çalıştım. Anadolu Ajansı’ndan muhabirler geliyordu eğitim almaya. Gidecek başka bir yer yoktu. Ama şu anda akademik kurumlar var. Bu kurumlar kendi hocalarını yetiştirmişken derneklerin de durup kendi işlevlerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Birer sanat kurumu olarak var olmak istiyorlarsa sanat kurumu gibi davranmaları lazım. Yok eğer bir hobi mekanıysa burası, öyle devam etmeleri gerekiyor. Daha sonra da biz dernekleri ciddiye alıp almayacağımıza karar verebiliriz. Bu konuda derneklerin kendi kafaları karışık. Tartışmaların yüzeysel ve sığ tartışmalar olduğunu düşünüyorum. Kamplaşmaların da zaten olması lazım.
Dernekler kendilerini daha düzgün tanımlamalılar. 2 yılda bir seçim yapılıyor, yönetim kurulu değişiyor ve yepyeni insanlar geliyor. Bütün düzen sil baştan değişiyor. Derneğin kimliği, fotoğrafa bakışı oluşamıyor. Zaten belli bir bakış açısından söz etmek mümkün değil. Derneklerin tüzüklerine bakarsanız, 3 aşağı 5 yukarı aynı şeyi göreceksiniz. “Bu derneğin amacı fotoğraf sanatını sevdirmek, yaygınlaştırmak vs.” Bu çok ucu açık bir tanım. Şuna benzetiyorum: bir dernek kuruyorsunuz, adı da “Yazı Sevenler Derneği”. Buraya romancı da gelir, şair de gelir, hattat da gelir, kalem imalatçısı da gelir, daktilo satıcısı da gelir, herkes gelebilir yani. Bunu böyle söylememek gerekiyor. Söz gelimi, “Çağdaş Edebiyatçılar Derneği” deseniz, biraz daraltmış olursunuz. Amatör fotoğraf derneklerinin de kendi varoluş nedenlerini, fotoğrafı hangi çerçeve içinde ele aldıklarını ortaya koymaları gerekir. İnsanlar da buna göre benimser ya da benimsemezler o derneği.
Fotoğrafın akademik kadroları oldukça çok eleştiri alan bir kesim. Akademisyenler de genelde alaylı diyebileceğimiz fotoğraf üzerine lisans eğitimi almadan fotoğrafçı olanları eleştiriyor, hatta çoğu zaman ciddiye almıyorlar. Bu kamplaşma hakkında düşünceleriniz?
Bu da çok klasik bir çatışmadır ama Türkiye’de o kadar vahim bir duruma gelmedi, zira hala çok fazla alaylı var eğitim kadrolarının içinde. Ben de onlardan biriyim ve o kuşak hala eğitim veriyor. Türkiye’de fotoğraf okulları kurulduğu zaman büyük bir problemle karşılaşıldı. Hoca kim olacak? 1-2 kişinin dışında, fotoğraf eğitimi almış kimse yoktu. İster istemez haber salındı, sen ders verir misin, sen gelip birşeyler anlatır mısın diye… Bana da bu şekilde soruldu, hoca olur musun diye. Ve iyi bir hoca olduysam eğer, tesadüfen olmuşumdur. Benim bir eğitimci vasfım yok ki; ben nihayet bir fotoğrafçıyım. Birçok insan da öyleydi. Bizden sonraki kuşak, bizim yetiştirdiklerimizden üniversitede kalmaya karar verenler oldu. Yani bu kurumlar kendi hocalarını yetiştirdiler ama bizim kuşak da hala ortalıkta. O yüzden, ister istemez bir uzlaşma var. Birçok öğretim görevlisi hem dışarıda iş yapıyor hem okulda ders veriyor. Hem alaylı, hem mektepli. Böyle olması da iyi, çünkü bir fotoğraf hocasının sahadan tamamen kopması çok tehlikeli, hızlı dönüşen bir alan olduğu için. Ama şu var, fotoğrafa bakış açısıyla ilgili kişisel çatışmalar üniversitelere de sıçramış durumda. X üniversitesi daha klasik bir fotoğraf anlayışını savunurken bir başkası daha güncel ve modern, daha elektronik bir ideoloji empoze etmeye çalışıyor. İstanbul’da bu çok daha belirgin ve birbirlerini aşağılıyorlar falan bu da çok yanlış bir şey.
2000 yılında yayımlanmış bir yazınızda “Ülkemizde çağdaş sanatta fotoğraf kullanımı konusunda yetkin olanlar fotoğrafçılar değil, başka disiplinlerden gelenler. Ya da öyle sayılıyor. Öyle ki, bir fotoğrafçı, fotoğraf dünyasındaki genel trendlerin dışına çıkıp çağdaş sanata benzer bir iş yaptığında bile çoğu kez dikkate alınmıyor, bir mucize olup kabul gördüğünde ise fotoğrafçının fotoğrafçılığından şüphe ediliyor. En başta da diğer fotoğrafçılar tarafından.” diyorsunuz. Sizce Türkiye’de, geçen 10 yıl zarfında bu noktada bir gelişim-değişim yakalayabildik mi, önyargılarda biraz kırılmalar oldu mu?
Evet, plastik sanatlar dünyasıyla daha düzeyli ilişki kuran birkaç kişi bunun ötesine geçebildi. Çok sevinerek söyleyebilirim ki bu birkaç kişiden biri de benim. Böyle birkaç kişi var, fotoğrafçı olduğu halde çağdaş sanatın içinde de yerini koruyan. Ayrıca, resim kökenli ya da başka bir alandan gelip fotoğraf kullanan sanatçılar var. Onların da bir kısmı kendi fotoğraf çekmiyor bir profesyonel fotoğrafçıya sipariş ediyor. Nasıl ki heykeli bir demirciye ya da bir dökümcüye yaptırabilirseniz, onun gibi. Ama bir yandan da fotoğrafın tekniklerini hem  çok iyi kullanan hem de plastik sanatlardaki gibi düşünebilen sanatçılar ortaya çıkmaya başladı. çünkü hem işçiliği çok etkileyici, hem fikir düzgün. Bienalin çok etkisi oldu. Belli küratörlerin katkısı oldu. O yüzden, sözünü ettiğiniz yazımda değindiğim problem bugün çok daha az.
Murat Germen’le çok uzun yıllardır ortak çalışıyorsunuz gibi, nedir sizi bir araya getiren ve bir arada tutan?
Biz Murat’la 96 yılında ortak bir sergide yer alarak tanıştık. Ondan sonra çok bağlandık birbirimize. Meselelere bakış açımız, fotoğraf dünyasıyla kurduğumuz ilişki, kendi dünyalarımızı dile getirme ve paylaşma yöntemlerimiz çok uyuştu. Birbirimizi çok iyi tamamladığımızı ve birbirimize çok şey kattığımızı düşünüyorum. Çok uzun süredir devam eden ve şu anda İstanbul Modern’in evsahipliği yaptığı Çağdaş Fotoğraf Serileri başlıklı bir söyleşi dizimiz var. Öncesinde çok az çalıştığımız halde, 2 saat boyuca adeta önceden provası yapılmış gibi sorunsuz akan bir dialog oluyor. Birbirimizi tamamlıyor, emniyet duygusu veriyoruz. Biraz aykırı, biraz farklı işler yapan insanlar çok tepki görüyor ve bu tepki bazen o kadar yoğun olabiliyor ki şüpheye düşebiliyorsunuz “ya acaba ben gerçekten yanlış mı düşünüyorum,” diye. Ama yakınınızda işlerinizi, düşüncelerinizi konuşabildiğiniz, tarafsız bir göz olduğu zaman iş değişiyor. Benim için bu insan Murat Germen. Birbirimize çok önem veriyoruz. Umarım hep böyle gider.
Yakın zamanda kişisel bir projeniz var mı?
Üzerinde çalıştığım, tamamlanmak üzere olan bir seri var: “Kusursuzluk Zaman Alır / Bir Gün Çok Güzel Olacağım”. Bu kış sergisini açmayı umuyorum. Bir mikrokozmoz birşey, bakteriler dünyası. Çıkış noktası şuydu, insanlarla konuşurken şunu soruyorum: “Besin zincirinin en tepesinde hangi canlı var?” Aldığım cevap genelde “insanlar” oluyor. Bunu, insanın fazlasıyla kibirli olmasıyla açıklıyorum. Bizim alt edemeyeceğimiz, kendimize yem edemeyeceğimiz hiçbir şey yok gibi bir bakış açısı. Oysa sen de bir yemsin ve o minnacık bakteri de sonunda gelip seni yiyecek. Zannettiğimiz kadar güçlü de değiliz, ama bir yandan çok da kibirliyiz. Bir hayvan olduğumuzu reddediyoruz. Sofrada yemek artıklarından bir an önce kurtulma çabasının temelinde, bize hayvan olduğumuzu hatırlatmaları var bence. Diğer benzer bir alan da cinsellik. Bu iki alanda, büyük bir kültür oluşmuş durumda, hayvan olduğumuz gerçeğini reddetmeye yönelik. Her iki alanda da işin bittiği zaman kalan artıklar bu gerçeği inkar etmeni zorlaştırıyor. Bu inkar ilgimi çekiyor. Fotoğraflarda da, biraz zaman verirsen senin için çöp olan şeyin bakteriler için müthiş bir ziyafete, süslü bir ziyafet sofrasına, kusursuz bir yapıya dönüştüğünü göstermeye çalışıyorum.
Fotoğrafın izleyicide oluşturduğu “serbest çağrışımlar”la yetinmek istemediğiniz için metinlere de başvurduğunuzu belirtiyorsunuz. Fotoğrafı yazıyla desteklemek, belge ve haber fotoğraflarında olmazsa olmazlardan biri diye düşünülür. Peki kavramsal fotoğraflar için, yazı olmadan fotoğrafın diliyle bir şeyler anlatmak mümkün mü sizce?
Fotoğraf bir kaygan zemin. İzleyicinin imge sözlüklerini kullanıyorsunuz. Bu da tarihe ve coğrafyaya bağlı olarak değişen bir şey. Dediğiniz yapılabilir, ama ancak çok spesifik bir toplum için ve belli bir dönem için. Sonrasında, bunun da kayıt altına alınması gerekir, bu dönem bu böyle algılanıyordu diye. Ben pek şansa bırakmak istemiyorum. O yüzden belli bir algıyı, belli bir sınır içinde tutmak istiyorum. Tek yapılabilek şey bir metin yazmak. Bu da bir sergi metni ya da fotoğrafa verilen bir isim şeklinde bile olabilir. Zaten öteden beri yapılan bir şey. Görüntü ve sözün bir arada olduğu sinema gibi, tiyatro gibi, grafik gibi bir çok mecra var. Çok da şaşırtıcı değil ama nedense yadırganıyor, genelde de şöyle algılanıyor: sen sözcüklere başvuruyorsan yeterince iyi bir fotoğrafçı değilsin demektir. bunlar maharetle ilgili şeyler. benim “bakın ne kadar iyi fotoğrafçıyım” gibi, böyle bir şey gösterme derdim yok. benim sözümü söylemem önemli yoksa benim maharetimi ortaya koymam değil. şunu da söylüyorum, fotoğrafçılar benim işlerimi eleştiriyorlar kimi zaman yöntemlerimi yaklaşımımı, ama ben zaten diğer fotoğrafçılar için iş yapmıyorum ki. yapmamalıyız da, bir birimizin işine çok tarafsız da bakamayız, hepimiz fotoğrafçı olduğumuz için bir mesleki deformasyon içindeyiz. ben olsam nasıl yapardım diye bakmak kaçınılmaz oluyor. ben o yüzden, fotoğrafla daha gündelik ilişkisi olan insanlar nasıl algılıyorlar, buna daha fazla önem veriyorum. bu metinlere kızıyorlar mı, seviniyorlar mı, bu beni daha çok ilgilendiriyor. çünkü zaten onlar için yapıyorum ben.
Size yöneltilen en iyi en kötü eleştiriler nelerdir? (Kimliğiniz, duruşunuz ve söylemlerinizle fotoğraf dünyasının “aykırı” isimlerinden biri olduğunuzu söyleyebilirim. Doğal olarak pek çok eleştiriye de maruz kalıyorsunuzdur. Bu kapsamda aldığınız en iyi ve en kötü eleştiri? Size yöneltilen eleştirilerle ilgili düşünceleriniz?)
En iyi eleştiri değil de, en güzel iltifat diyelim. Hayalet Gemi dergisinde yer almış olan, metin ve fotoğrafların birarada olduğu çalışmalardan oluşan bir sergi açmıştım 1999 yılında. Serginin açılacağı gün, bir hanımefendi salona girdi. Sergi daha açılmamıştı ama duvardaydı işler, biz de engel olmadık. Sergiyi gezdi, sonra yanıma geldi. “Sizin serginiz mi?” dedi, “Evet” dedim. “Tebrik ederim, elinize sağlık” dedi, “ama şimdi benim gidip biraz dinlenmem gerekiyor.” Sonra, dalgın dalgın gitti. Bugüne kadar çalışmalarımla ilgili bana söylenmiş en güzel sözlerden biri budur.
Bir kere de Ankara’da bir sergiden bir işim çalınmıştı. Çok büyük bir iltifattı. Bir insanın o fotoğrafa sahip olmak için suç işlemiş olması, güvenlik görevlileri olan bir yerden fotoğrafımın kaçırılması harikaydı.
Onun dışında çok ağır eleştiriler de oldu, oluyor. Benim fotoğraftan anlamadığım, hatta vatan haini olduğum bile söylendi. Sırt sıvazlamak vatanseverlik gibi algılanıyor.
Türkiye fotoğrafı diye bir şey var mı sizce? (Türkiye’deki fotoğraf ortamı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Türkiye fotoğrafı diye bir kavram var mı? Eksiklerimiz neler sizce?)
Oluşuyor. Henüz tam anlamıyla yok. Olması da şart değil aslında. Bir ara buna da koşullandık, Çek fotoğrafçılığı, Fransız fotoğrafçılığı gibi, o ülkenin fotoğrafçılarının bir kimlik oluşturması gerek diye düşündük. Ama belki de gerekmiyor. Bence gereksiz bir çaba. Kendiliğinden olursa olur bu, olmuyorsa da fotoğrafçıların bir araya gelip yapabileceği bir şey değil. Ama Türkiye’de üretilen fotoğraf, dünyada hissedilmeye başlandı. Hatta yakınlarda Amerika’da bir galeriye Türkiye’den bir dizi karma sergi önerisi götüren genç arkadaşlar oldu. Türkiye’den önerdiğimiz fotoğrafçıların iyi durumda olduğunu, dünya standartlarında olduğunu görebiliyoruz ama aynısını resim için söyleyemiyoruz bunu fark ettik dediler.
Kendinizi fotoğrafçı vs. diye tanımlıyorsunuz. Bu “vs.”yi açarsak; akademisyen, fotoğraf editörü, yazar, radyo programcısı çevirmen, müzisyen gibi sıfatları da taşıyorsunuz. Fotoğrafçı’dan sonra ikinci sırayı hangisine verirsiniz?
Şu anda müzik. Bir müzisyen olduğumu asla söyleyemem, söylemem. Amatörüm. Ama fotoğraftan sonra hayatımda en fazla ilgiyi ve zamanı alan ve masrafa yol açan şey şu anda müzik. Bu soruyu 5 sene önce sorsaydınız yazmak derdim. Ama şu anda müzik onun önüne geçmiş durumda, profesyonel olmadığım halde. Üçüncü sırada da demek ki yazı geliyor.
Klasik gitar çalışıyorum ve mızraplı tambur öğrenmeye başladım. Özellikle tambur beni çok farklı bir dünyaya sokmaya başladı, o yolda tanıdığım insanlar, o müziğin felsefesi, hatta o felsefenin yol açtığı çalgı tasarımları, çalgı ile kurulan ilişki çok başka.
Şu anda burada açılan “Kimlikler Lütfen” sergisinin amacı nedir?
Bu yılın başlarında, farklı disiplinlerden sanatçıların bir arada olduğu başka bir sergi projesi nedeniyle tanıştığım genç sanat tarihçisi ve küratör Fırat Arapoğlu, Cer Modern’den bir sergi teklifi aldı. Tema, kimlik ve farklılık. Sergide tek fotoğraf kökenli sanatçı benim. Başka disiplinlerden gelen, çok farklı malzemeler kullanan sanatçılar var. Böyle buluşmaları seviyorum. Her sanat disiplininin üstünlükleri ve zaafları var. Fotoğrafla yapabileceğiniz süper şeyler var, asla fotoğrafla yapamayacağınız şeyler de var. Bu tür karma sergiler ve başka sanatçılarla birlikte çalışmak bana bunu öğretiyor. Bir sözüm varsa hayata dair, bu fotoğrafla anlatılabilecek bir şey mi acaba, yoksa başka mecralara da taşımak gerekli mi? Ben fotoğrafçıyım diye her şeyi fotoğrafla söylemeye çalışmıyorum. Bir video uygun olabilir o söz için ya da bir obje, ya da bir deneyim yaşatırsınız izleyiciye, bunu öyle anlatırsınız. Bu insanlarla çalışırken onların malzemelerinin gücünü veya zaaflarını da görme şansım oluyor. Fotoğrafçılarla bir arada olmaktansa başka disiplinlerden gelen insanların arasında olmayı tercih ediyorum. Bu, fotoğrafçılardan hoşlanmadığım anlamına gelmiyor. Yalnızca, fotoğrafçılardan alabileceklerimi sanırım yeteri kadar aldım bugüne kadar.
%d bloggers like this: