Skip navigation

Monthly Archives: November 2010

“Sessizlik-Fırtına”

Port İzmir 2. Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali

Yrd. Doç. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesinin Pazar ekinin “Kültürazzi” bölümünde çarpıcı bir haber, saptama vardı. Sinema salonu bile olmayan şehirlerde gerçekleşen “Film Festivallerinden ve depo işlevi gören arkeoloji müzesi dışında bir müzesi, sergi salonu, galerisi dahi olmayan yerlerde düzenlenen “bienallerden” söz ediyordu yazı. “Atatürk büstünden bienale dikey geçiş” başlıklı yazı alışık olduğumuz, daha doğrusu kanıksadığımız, şehrin önemli bir meyvesini başlığa taşıyan festivallerin yerini yavaş yavaş bu türden etkinliklerin almasına dikkat çekiyordu. Daha düne kadar İstanbul ile sınırlı bienal deneyimimizin, son birkaç yıl içinde Sinop, Mardin, Antakya, Çanakkale gibi kentlere sıçramış olması, neden ve nasıl bir değişimin yaşandığı konusunda düşünmeye değer görünüyor, örneğin, bu “eksen değişikliğini”; merkezin çevreye kaymasına indirgemek yeterli olabilir mi? Bir başka soru işareti de, bu değişimi, şehirlerin daha görünür olmak için dün destek aldıkları popüler kültür öğelerinin bugün, “elit” ve “yüksek kültür”e ait imajının yoğun olarak hissedildiği güncel sanata kayması olarak değerlendirebilir miyiz? Bu bienalize olma durumunu günümüz sanatına yakın durmak ve bir tür modayı takip etmek olarak algılayabilir miyiz, özellikle de kurumların güncel sanata ilgisini gözlemleyip, onların peşinden gitmek gibi… Ya da daha naif bir okumayla, bu etkinliklere şehirlerdeki güncel sanat potansiyelini değerlendirmek olarak bakabilir miyiz? Soruları ve teorileri çoğaltmak mümkün. Daha dün uluslararası sanat ortamının periferisinde şekillenen ve ülkelerin görünürlük kazanmasında büyük pay sahibi olan bu bienallerin bugün çevrenin de çevresine yayılması gerçekten ilgi çekici ve düşünmeye değer.

Bienaller günümüz sanatının en önemli küresel etkinlikleri, buna şüphe yok. Bu geniş kapsamlı, kimi büyük bütçeli sergilerin gerçekleştikleri şehirleri “kalkındırma”, “görünür kılma”, bir süreliğine de olsa “sanat ortamının merkezine yerleştirme” gibi müthiş bir sihirli değneği var… Ancak sorun şu ki, bu uluslararası etkinliklerin sürekliliği/süreksizliği ve yapıldığı kenti salt bir plato, sahne olarak algılama mantığı, düşülen en büyük tuzaklardan biri ve “iyi” bir şeyin en büyük ikilemi. Bienali bir kente iliştirmek belki de en kolay ve zahmetsiz olanı; dolayısıyla İstanbul’da alternatif bir mekan kalmayınca, sergiyi alternatif bir mekan olarak algılanan çevre kentlere götürmek konusunda titiz ve özverili bir çalışma gerçekleştirmek gerekiyor.

Çanakkale, Mardin, Antakya, Sinop gibi günümüz sanatıyla ilişkisi düne kadar sınırlı olan kentleri bir yana bırakıp daha merkeze doğru yöneldiğimizde bile, örneğin İzmir ya da Ankara’da da, günümüz sanatı ile ilişkilerin düşünüleninin aksine sıcak, çok da iç açıcı olmadığı bir gerçek, örneğin İzmir, birkaç galerisi ve atıl Resim Heykel Müzesi’nin dışında çok da “merkezi” bir durumda gözükmüyor. Ancak diğer kentlerden farklı olarak K2 Güncel Sanat Merkezi gibi sanatçı inisiyatifi ile önemli sergiler kotaran, ama en önemlisi buradaki potansiyelin değerlendirilmesini, genç sanatçıları cesaretlendirecek, onlara üretimlerini sunabilecekleri bir mecraları olduğunu hissettirecek önemli bir alana sahip. Bu önemli, çünkü bizzat şehrin aktörleri tarafından inşa edilmiş, güncel sanata odaklanmış bir yapının üzerine kuracağınız her türlü etkinlik daha anlamlı sonuç çıkarma potansiyeli taşıyor.

Örneğin İzmir’de bu yıl ikincisi gerçekleştirilen Port İzmir Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali, kenti alternatif bir sergi mekanı olarak düşünmeyen, hem kentteki güncel sanat üretimini değerlendirmeye, hem de eksikliği her geçen gün artan galeri ve müzesizliği gidermeye çalışan önemli bir etkinlik. Salt kentin kültürel ve tarihsel geçmişine yaslanarak bir sergi inşa etmek yerine, kendi çeşitliliğini, dilini ve diyalog anlayışım ortaya koymayı amaçlıyor. Küratörlüğünü Necmi Sönmez’in yaptığı sergide “İzmir’in karakteristiklerini takip eden açık uçlu bir sergi tasarımı” ifadesi kullanılsa da, belki de merkeze daha yakın olması dolayısıyla, şehrin oryantalist reflekslerle değerlendirilmesinin önüne geçiliyor. İlki 2007’de, bu yıl da olduğu gibi İzmir Fransız Kültür Merkezi, K2 Güncel Sanat Merkezi kurumsal çerçevesinde yapılan serginin, güncel sanatla izleyici arasında etkin bir diyalog anlayışı kurması hedeflerinin başında geliyor. Başa dönecek olursak; Port İzmir’i diğer çevre bienallerinden ayıran en önemli fark, sanatın üretilmesi kadar tartışılması ve yaşama sokulması konusundaki bilinçli yaklaşımı. Sadece sergi “asan” değil, asılacak işlerin içeriğine ve üretim sürecine yönelik, onu sarmalayan hemen her şeyi izleyiciye sunması.

“Sessizlik-Fırtına” başlığını taşıyan Trienal, Austro-Türk Tütün Deposu’nda gerçekleştiriliyor ve ulusal, uluslararası 41 sanatçının işlerini içeriyor. Trienalin mekanı, diğer çevre bienallerinde kullanılmasına alışık olduğumuz “tarihi yapılar” şablonundan biraz daha farklı; en azından sergilenen işlerden rol çalmayan, nötr bir kabuk işlevi gören, fabrika-galeri tipolojisine uygun bir işlevsellik taşıyor. Austro-Türk Tütün Deposu, 1950-51 yılları arasında Avusturyalı mimarlar tarafından yapılmış, Türkiye’nin yakın tarihteki kapitalistleşme sürecine gönderme yapan bir niteliğe sahip. Bu yapının da aslında tüm tarihi yapılar gibi yoğun bir belleği var. Ancak, Necmi Sönmez, oldukça geniş bir alanı kapsayan deponun bir bölümünü sergi alanı olarak “güncellemiş” ve Murat Germen, Güneş Terkol, Joseph Beuys’un işleri dışında tüm çalışmalar bu fabrika-galeri mekanında sergileniyor. Tütün Deposu’nun temizlenmeden önceki hali ve tüm yapıyı kapsayan belleği ise K2 Çağdaş Sanat Merkezi’nde fotoğraflar ve yeni okumalar eşliğinde sergileniyor.

Austro-Türk Tütün Deposu şehrin merkezinde yer almasına ve hayli geniş bir alana yayılmasına karşın 1990’ların ortasından itibaren kullanılmaması nedeniyle unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı “çöp” bir bina görünümündeyken trienalle ayrıca bir görünürlük de kazanıyor. İzmirliler yanı başlarında bir dönemin önemli bir simgesi bu yapıyı Trienalle tekrar hatırlıyor aslında. Necmi Sönmez’in “güncelleştirerek” sergi alanı olarak belirlediği alanın dışında kalan yerlerde tütün deposu olduğu dönemi hatırlatan yazılar, tütün çuvalları, çalışanların akciğer filmlerinin yığılı olduğu bölümler, bu terk edildikten sonra el değmemiş yapının bellek birikintileriyle daha da ilginç bir atmosfer oluşturuyor. Depo’nun terk edildikten sonra el değmemiş büyük salonlarından birine yerleşen üç iş özellikle mekanın içine sızarak, mekanla işbirliği yaparak görsel ve zihinsel olarak çarpıcı bir bütünsellik oluşturmuş durumda. Güneş Terkol’un “Arzu Yalayıp Geçti Bandosu” mekanın ve kentin belleğini kendi sanat pratiğiyle birleştirerek gerçekleştirilmiş önemli çalışmalardan biri örneğin. Terkol, 27 adet mermerşahi üzerine diktiği figürlerini deponun pencerelerine yerleştirerek ilginç bir görsellik oluşturuyor ve her biri bir başka hikayeye referans veren figürleriyle hem izliyor, hem de izlettiriyor. Murat Cermen’in “Şark Ekspresi” adlı manipüle edilmiş fotoğrafları ise 14 metrelik dev boyutlarıyla sanal ve gerçeklik üzerine tekrar düşünmemize neden oluyor; ayrıntılarıyla izleyiciyi içine alıyor; bu ikiliğin dehlizlerinde, mekanın da etkisiyle, kaybolmamıza neden oluyor. Özellikle, Joseph Beuys’un kendi sesinden yankılanan 1968 tarihli “Ja Ja Ja Ja Ja Nee, Nee, Nee, Nee, Nee’sinin eşlik ettiği ses yerleştirmesiyle birlikte…

“Sessizlik- Fırtına” türün deposunun geniş bir alanına yayılmış, işlerin birbirine karışmadığı, izleyiciye hareket etme olasılığı veren bir sergi; ayrıca mekan dışı katılımları da içeriyor. Örneğin Ertuğ Balkan’ın tasarladığı gezici “Camera Obscura” bunlardan biri… Karanlık oda olarak Türkçeleştirebileceğimiz, özellikle Rönesans sanatçıları tarafından da çok sık kullanılan, tarihi çok eskilere uzanmasına karşın 1600’lerin başında Kepler tarafından taşınabilir hale getirilen Camera Obscura, karanlık odanın bir yüzeyine açılan delik yardımıyla dışarıdan gelen görüntünün içerideki duvara ters olarak yansımasından ibaret. Bugün kullandığımız fotoğraf makinelerinin de kaynağını oluşturan Camera Obscura’yı Ertuğ Balkan, İzmir’in meydanlarında dolaştırıyor. Sihirli bir kutuyu andıran Camera Obscura’ya girip meydanda dolaşanlar, basit ama etkileyici bu kutu yardımıyla tepetaklak bir İzmir görüntüsü izliyor.

Ana mekanda karşılaştığımız işlerden bazıları özellikle dikkat çekici, bunlardan biri Sabire Susuz’un giysi etiketleriyle oluşturduğu “İshak Paşa Sarayı” adlı çalışması. Susuz, farklı markalardan toplanmış yüzlerce etiketi özel bir teknikle bir araya getirip, dikerek, 100 TL’nin ön yüzündeki Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’nı kutsuyor. önünde durduğunuzda hiçbir imgeye karşılık gelmeyen görüntü, uzaklaştıkça sarayın görüntüsüne dönüşüyor, ilginç bir diğer çalışma ise Necmi Sönmez’in İzmir’in en eski ve köklü fotoğraf stüdyolarından biri olan Hamza Rüstem Fotoğraf Atölyesi Arşivi’ni tarayarak hazırladığı bir seçki, İzmir’in kültürel yapışma, sosyolojik olgulara, dönemlerin modalarına dair kısa ve net veriler sunan bu seçki değişim ve dönüşümün bir stüdyo arşiviyle nasıl da ortaya yayılabildiğinin en önemli kanıtı adeta. Füsun Onur’un trienale özel yaptığı 2010 tarihli “Fısıltı”sı mekanın belleğinde “tabure” notalarla yankılanıyor. Erinç Seymen’in, Simin Keramati’nin çalışmaları da serginin ayrıca dikkat çeken işlerinden. Tütün Deposu’nun belleğini, bizzat oradan çıkan malzemelerle yeniden dönüştüren Burak Bedenlier’i de unutmamak gerek. Burak Bedenlier hem Tütün Deposu’ndan bulduğu objeleri, hem de 2005-2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiği kendi çalışmalarım birleştirerek bir “yaşam alanı” kurguluyor.

 

Resim, heykel, yerleştirme, video, fotoğraf ve ses heykeli tekniklerinde bir çoğu bu sergi için özel üretilmiş çalışmaların yer aldığı, 30 Kasım’a dek sürecek olan trienal, Fabien Verschaere, Mounir Fatmi, Yu Hirai, Maja Bajevic, Jan Albers, Anna Fasshauer, Ulrike Grossarth, Wolfgang Plöger, Gianni Caravaggio, Mirjam Kuitenbrouvver, Beat Streuli, Durmuş Akbulut, Ramazan Bayrakoğlu, Ergin Çavuşoğlu, Süleyman Duman, Mehmet Dere, Ersan Deveci, Sema Kayaönü, Mustafa Kunt ve Özlem Günyol, Deniz Kurtel, :mentalKLINIK (Yasemin Baydar, Birol Demir), Nur Muşkara, Füsun Onur, Sefa Sağlam, Nejat Satı, Duygu Süzen, Nezaket Tekin gibi sanatçıların işlerini kapsıyor.

Advertisements

 

 

 

1. Fotoğrafı nasıl tanımlarsınız, sizin için ne ifade ediyor?

Fotoğraf benim için hayatı daha yakından tanıma, önyargılarımı kırabilip “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyebilme, daha bilinçli bir algı ve aktarım platformu yaratabilme, başka bağlam ve şekillerde aklıma gelmeyecek şeyleri düşünebilme, hayatın rutininden uzaklaşıp yaratıcı olabilme, kendimi zorlama ve sınama fırsatı…

2.’Fotoğraf’ ile olan ilişkiniz nasıl başladı?

Lise yıllarında hobi olarak başladım fotoğrafa. Babamın fotoğrafçı olmamda faydası oldu, kendisi özellikle fotoğrafçı olmamı arzu etmiş olmasa da. Nikon F2 gövde ile ona eşlik eden kaliteli lensleri vardı babamın ve bol gezen bir kent plancısı olmak dolayısı ile sıklıkla fotoğraf çekerdi kendisi. Günün birinde bu değerli makineyi elime tutuşturdu ve virüs hemencecik bulaşıverdi. Fotoğrafa böyle iyi makine seti ile başlamaktan dolayı şanslı hissediyorum kendimi.

3. İyi bir fotoğrafçı olmak için nelere dikkat edilmelidir? Ne gibi özverilerde bulunmak gerekir, birikim ve altyapı ne kadar önemlidir?

“İyi” kavramı çok görece bir kavram, evrensel olarak geçerli olan veya olması gereken bir “iyi” anlayışımın olmadığı ile başlayayım. Fotoğrafçının nasıl bir ifade platformunda yer alacağını çok açık ve samimi bir şekilde belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Fotoğrafçı, toplumsal belgeselci bir eylem ve aktarım biçimi düşünüyorsa ona göre plan yapmalı ve aktarım mecrasının neresi olacağına karar vermeli. Şayet birey, fotoğrafı ifade aracı olarak kullanan bir sanatçı olmayı amaçlıyor ise, bu sefer de planını bambaşka bir aktarım mecrası üzerine kurgulamalı ve tüm yaşam evrelerini buna göre dizilendirmeli. Kısacası insan ne yapmak istediğini ve ne gibi bir yolda ilerlemek istediğini gayet iyi belirlemeli, ki aslında pek de uzun olmayan hayatı, gitmek istediği yolda zaman kaybetmeden yönlendirebilsin. Özellikle sanatçı olmak gibi bir niyet varsa, birey “sanatçı beyanı” olarak adlandırılan niyet ve icra metnini olabildiğince erken dönemlerde yazabilmeli. Bu sayede sanatçının birbiri ardına ürettiği işlerden oluşan külliyatı, her zaman estetik olarak olmasa da, en azından içeriksel düzlemde istikrar sergileyebiliyor. Toplumsal belgeselci boyutta ise dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan iki tanesi, politik tavrın net bir şekilde tanımlanmış olması ve etik, ahlak konularında duyarlılık sahibi olunması bence. Tabi sanatta da aynı noktalara dikkat etmek ve beyan / taahhüt / sonuç ögelerinin süreç içinde tutarlı olmasını sağlamak çok önem taşıyor.

Kültürel birikim / altyapı hem toplumsal belgeselci hem de sanatçıya daha geniş yelpazede bir ifade alanı sağlayabilir, işini daha bilinçle yapması ve olası hataları aza indirgeme imkanı verebilir, işinin arkasında daha sağlam bir şekilde durabilmesine yol açabilir. Bu birikimin oluşması ise hem aile, hem okul, hem de şahsi girişimler aracılığı ile olabiliyor. Bunlar arasında en önemlisi şüphesiz şahsi girişimler. Birey kendini her daim bir öğrenci gibi hissedip öğrenmeye açık olabilmeli, aslen bir imge üretimi pratiği olan fotoğrafın teoriyle vazgeçilmez bir ilişkisi olduğunu hiç unutmadan fotoğraf düşününe dair yazılar okumalı, internet gibi elimizin altında ve bilgiye çabuk erişim sağlayan bir imkan varken sanat ve teknikteki güncel gelişmeleri çok yakından izlemeli…

4. Fotoğrafçılıkta dijital müdahaleler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Fotoğraf her zaman teknolojik gelişmeler ile el ele yürümüş bir görsel kayıt platformu. Yeni bir kayıt teknolojisi piyasaya sürüldüğü zaman hep bir tepki oluşmuş ama çok az sayıda istisna dışında bu teknolojilerin hiçbiri tümüyle yok olmamış. Fotoğrafın kendisi zaten bütünüyle bir müdahale süreci; siyah-beyaz çekmek müdahaledir çünkü siyah-beyaz görmüyoruz, geniş açı veya tele kullanmak müdahaledir çünkü bu optikler gözümüzün görmediği şekilde görür ve kaydederler, içinde var olduğumuz ve sınırları olmayan bir küre gibi algılayabileceğimiz fiziki mekandan bir fotoğraf üretmek müdahaledir çünkü sadece belli bir yöne bakmak yönünde tercih kullanmışızdır, halbuki o sırada arkamızda bambaşka bir olay vuku bulmaktadır. Ayrıca, karanlık odada fotoğraf basmak gene müdahaledir çünkü kullandığınız kağıda göre ortaya çıkacak sonucun estetik, fiziki kalitesi değişir; halbuki biz grenli ya da daha kontrastlı görmeyiz. Böyle düşünürseniz sayısal müdahalenin diğer müdahalelerden çok da farklı olmadığını, en az onlar kadar meşru olduğunu kabul etmekte zorlanmazsınız. Zaten şu aralar sayısal görüntüleme ve müdahale tekniklerini dışlamak at gözlüğü takmak gibi bir şey. Sanıyorum burada önemli olan müdahalenin boyutu ve neden yapıldığı / yapılması gerektiği konusundaki bilinç. Analog veya sayısal, yapılan müdahale çok bariz olarak algılanıyorsa estetik algının içeriksel algıyı gölgeleme olasılığını unutmamak gerekiyor. İzleyiciler fotoğrafınızın ne anlama geldiğinden çok sizin müdahale tekniğiniz ile ilgileniyorsa o zaman müdahalenin boyutunu biraz fazla kaçırmış olabilirsiniz. Müdahale sizi, aynı iyi aktörlüklerin sergilendiği filmlerdeki gibi, işin öyküsüne odaklanmaya ve teknik konuları unutmaya itiyorsa o zaman başarılı bir müdahaledir bence…

5. Fotoğrafın üretim sürecindeki manuel müdahalelerin (geniş açılı bir objektif takmak gibi), dijital müdahalelerden (Photoshop ile) farkları nelerdir ?

Birisi algılama ve kayıt anında tercih edilmiş bir müdahale (lens takmak), diğeri ise üretim sonrası yani post-prodüksiyon sürecinde bir müdahale (Photoshop). İlki konusunda daha dikkatli olmak gerekiyor çünkü kafanızda oluşan imgeyi üretmek için kayıt sırasında gerekli bileşenleri kaydetmemişseniz (örneğin panoramik bir çekimde fotoğraflar arasında gerekli örtüşmeleri sağlayamamak) bunu post-prodüksiyonla halletmek çok zor, hatta imkansız olabilir.

6. Günümüzdeki ticari fotoğraf algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayısal teknoloji ticari fotoğrafa diğer fotoğraf alanlarından daha çok fayda sağladı, müşterilerin bazen bizlere “tuhaf” gelen istekleri sayısal post-prodüksiyon olasılıkları ile daha gerçekleştirilebilir hale geldi. Günümüzde ticari fotoğrafa etki eden diğer bir faktör de internetin varlığı. Fotoğraf bankası veya stok fotoğraf ajansı olarak tabir ettiğimiz, internet üzerinde onlarcası olan bünyeler aracılığı ile profesyonel fotoğrafçı olarak anılmayan ama fotoğraf üretiminde tecrübe ve ustalık edinmiş fotoğrafçılar fotoğraflarını dünya çapında paylaşabilir, hatta para kazanabilir hale geldiler. Bu durumu olumlu bir gelişme olarak görüyorum.

7. ‘İnsan manzaraları’ ve ‘yol’ isimli projelerinizin oluşum sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

“Yol” seyahat etmeyi çok sevmem ve bunu da sıklıkla gerçekleştirebilmem sayesinde ortaya çıkmış bir seri. İstanbul Modern fotoğraf küratörü Engin Özendes’e projeden bahsetmem ve kendisinin bunu bir sergiye dönüştürmeyi kabul etmesi 2007 senesinde gerçekleşti ve serinin son haline ulaşıp 2010’da sergilenmesine kadar 2,5-3 sene kadar bir süre geçti. Bir serinin uzunca bir zamana yayılması, bazen sabırsızlansanız da iyi sonuç veriyor. Sonlara doğru ürettiğiniz daha “iyi” fotoğraflar başlarda ürettiğiniz ve o artık o kadar da içinize sinmeyen fotoğrafların yerine geçebiliyor.

“İnsan manzaraları” ise nispeten yeni bir seri. 2009 ortasından beri denemeye başladım ve amacım kendimi insan fotoğrafı üretmekte sınamak istememdi. Özellikle son zamanlarda, hem çekim sürecinden hem de farklı ülke ve coğrafyalardan çıkan sonuçlardan çok keyif almaya başladım ve daha en az 1-2 sene sürdürmek istediğim bir çalışma. Bakacı kullanmadan çekilen, çeşitli insan hallerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir seri. Henüz solo sergiye dönüşmedi ama bu seriden dört adet iş, 14 Eylül-9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan “Kural Yok” sergisinde ilk defa sergilendi.

8. Bir projeye başlarken nelerden ilham alıyorsunuz? ne gibi bir ön hazırlık yapıyorsunuz?

İlhamın nerelerde, ne zaman geleceği pek belli olmuyor. Bazen internet dolaşırken, bazen yatmadan biraz önce, bazen sokakta, bazen seyahatteyken, bazen sergi dolaşırken, bazen arkadaşlarla sohbet ederken, bazen de içki sofrasında… Nerede olursa olsun; ya cep telefonuma, ya bir kağıda, ya da bilgisayarımdaki “sergi” adlı klasöre hemen kaydederim aklıma gelen fikri. Sözü geçen klasör benim için önemli; cep telefonu ve kağıttaki hatırlatma notları da sonunda o klasöre kayıt edilir. Gerçekleştirilmemiş, belki hiç gerçekleştirilmeyecek, kayda değer veya gayet banal sergi fikirler orada hep dururlar; banal olanları bile çöpe atmam çünkü başka bir iyi projeye eklemlenme olasılıkları vardır.

9.Fotoğraf dernekleri hakkındaki görüşleriniz nedir? Fotoğraf derneklerinin fotoğraf eğitimine katkıları sizce hangi yönde olmalı?

Fotoğraf dernekleri genellikle “temel fotoğraf” teknikleri üzerine odaklanıp, organize edilen çeşitli gezilerle, öğrenilen teknik becerilerin pratik anlamda geliştirilmesine yönelik etkinlikler yapıyorlar. Bu başlangıç için gayet iyi ama ne yazık ki gerisi gelmiyor. Nitelikli fotoğraf eleştirisi, fotoğrafın üretim amacı ve hayatımızdaki yerine dair teorik metinlerin paylaşımı, proje geliştirme, vizyon geliştirme konuları yeteri kadar, hatta çoğunlukla hiç kapsanmıyor. Yapılan eleştiriler çeşitli çevrimiçi foto kritik sitelerindeki gibi ışık, kompozisyon, renk, vb. düzeyinde kalıyor ve sığ olmaktan öteye geçemiyor. Fotoğraf sadece teknik konulardan ibaret bir görüntüleme süreci değil, özellikle zamanımızda fotoğrafın bir imge olarak varlığı çok önem taşıyor ve içerik, öykü gibi konularda da paylaşımlar, yapıcı eleştiriler üretilmesi gerekiyor. Zaman artık tek başına var olan “güzel” fotoğraf zamanı değil, zaman artık “fotoğraf gerçeği yansıtır” zamanı değil; artık seriler halinde üretilen ve nesnel sanılan (ama hiç de öyle olmayan) bir gerçek yerine öznel tecrübenin aktarıldığı daha samimi bir fotoğrafçılık eylemi var. Bunu ıskalar veya özellikle görmezden gelirseniz dünya fotoğrafında coğrafya olarak yerinizi almanız imkansızlaşabilir.

10. Son olarak bundan sonrası için planlarınız-projeleriniz nelerdir?

Bundan sonrası için en önemli planım sanatıma daha çok zaman ayırmak. Ne kadar çok zaman ayırır, titizlenir, özen gösterirseniz o derece iyi işler çıkıyor. Zaman artık sadece beceri zamanı değil; farklı bir şeyler çıkarabilmek için yetinin yanında çok çalışmak da gerekiyor. Asli amacım ise sadece sanat eseri satarak yaşayabilmek. Son bir senedir çok sayıda eser satabilme şansım oldu, fakat şu an itibariyle çocuk sahibi aile bireyi olarak tek gelir kaynağımı oluşturabilecek aşamada değil. Spesifik olarak projelerden bahsedecek olursak, ilerde insan barındıran kurgusal projelere daha çok odaklanmayı düşünüyorum.

Şu sıralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şu sıralar 2-3 adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hallerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül-9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan “Kural Yok” sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri, gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız “zamansız” (timeless) bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insani ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi.

Mimarlık üzerine yüksek lisans yapmış bir şehir planlamacısınız. Fotoğraf ve mimari arasında nasıl bir ilişki var?

Mimarlık eserleri bazı başka tasarım eserleri gibi taşınabilir olmadıkları için fotoğraf olmadan dünya çağında paylaşılamıyorlar. Fotoğraf dışında o eserleri tecrübe etmenizin tek çaresi yapıları gidip yerinde görmek, ki bu da herkesin zaman ve bütçe ayırabileceği bir şey değil. Külliyatıma bakarsanız işlerimde ilk yıllarda mimarlığın daha sıklıkla belirdiğini görürsünüz. Ama bir mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak üzere bir niyet ve kariyer planım hiç olmadı. Sanatçı olmayı, ama mimarlık eğitimi ve fotoğrafçılığı tecrübemi sanat alanında farklı boyutta bir ifade yakalayabilmek üzere kullanmayı tercih ettim. Şimdilerde artık mimarlık eskisi kadar yüzeye çıkmıyor işlerimde. Ama buna rağmen insanlar mimarlık ve/veya kent içermeyen işlerimde bile “mimari” bir yapı bulduklarını iletiyorlar çeşitli vesilelerle. Mimarlık, olması gerektiği gibi işleyebilmek, ayakta kalabilmek, var olabilmek için belli bir iskelet, çatkı, altyapı barındırmak zorunda. Belki de bu yapısal iskelet, işlerimin görsel yapılanmasında mimarlık eğitiminden en çok iz taşıyan öge.

Sıradışı olanın değil, sıradan olanı fotoğraflamak istediğinizi belirtiyorsunuz. Neden?

Son zamanlarda “rating” her alanda çok iş yapıyor. Reklam sektöründeki “reklamın iyisi kötüsü olmaz” anlayışı sanat alanında da geçerli ve bu yüzden sansasyon yaratan içerikler, tavırlar, ifadeler bazen tercih edilebiliyor. Yakın zamanda gelişen ve bir çok tartışmaya yol açan Tophane baskını bile bazı sanatçılar tarafından promosyon malzemesi olarak kullanıldı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Toplumsal boyutta duyarlılık iddiası olan işlerin, daha üzerlerindeki galeri nemi kurumadan Sotheby’s, Christie’s gibi müzayedelerde satışa sunulduğunu, toplumsal duyarlılığın birden onbinlerce, yüzbinlerce lira değerinde bir metaaya dönüştüğünü görebiliyoruz. Bu tür nedenlerden dolayı, bir çok kişinin sıradışı içeriklere yöneldiği bir zamanda sıradan konulara odaklanmak, izleyicileri bu sıradanlıktan keyif elde edebilmenin mümkün olduğuna ikna edebilmek bana daha heyecan verici geliyor. Sanatçı şüphesiz ki zamanın moda eğilimlerinden etkilenir, feyiz ve ilham alır; ama statüko dili kullanmak yerine zamanın eğilimlerinin tersine giden bir tavır ile var olabilmek bana daha çekici geliyor. Sıradana alışagelinenin dışında bir kayıt ve aktarımla yaklaşır, sıradanın aşinalığını devre dışı bırakacak şekilde konuya odaklanırsanız “sıradan olan” izleyicinin gözünde yeni bir algıyla şekillenebilir, izleyici ona yeniden odaklanabilir ve içindeki saklı değeri görebilir. Amaç aslında çok basit: “Hiç böyle bakmamıştım” dedirtebilmek…

Fotoğraflarınızda insan-mekan ilişkisini ve bu ilişkide mekanın ağır bastığını görmek mümkün. Bunun sebebi nedir?

Mekan insan tarafından oluşturulan ve insanın içinde doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, eğitim aldığı, çalıştığı, uyuduğu, beslendiği, zamanını geçirdiği bir ortam. Dolayısı ile mekanlar insanlardan çok sayıda iz taşıyor, bazen mekan fotoğrafları insanlar hakkında insan fotoğraflarına nazaran daha samimi ve detaylı bilgi verebilir. İnsanlar fotoğraflarının çekildiğini anladıkları anda poz veriyorlar ve doğal halleri yok oluyor; mekanlar ise poz veremiyorlar, o sırada onları nasıl yakaladıysanız o şekilde kaydoluyorlar ışığa duyarlı yüzeye. Mekan insanın içyüzünü yansıtma potansiyeli barındırıyor ve bu yüzden mekanlara odaklanırken aslında insanların saklı, alternatif, yüzeyde olmayan hallerine odaklanıyorum aslında.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Modern’de Yol adlı bir sergi açtınız. Yol ve yolculuk sizin için ne ifade ediyor?

Burada direkt olarak serginin konsept metninden alıntı yapmak doğru olacak: Yolda olmayı seven birisiyim; beni özgürleştirdiği, sevdiğiniz bir işi yapıyor olsanız bile günlük hayatın rutininden kopardığı, önyargılarınızı kıracak bilgilere ulaştırdığı, olaylara bakış açınızı “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyebilecek kadar nesnelleştirebilmenize yardımcı olduğu, küresel bir bakışa sahip olarak egemen kültürlerin dünyaya yaymaya çalıştıkları küresel yaşam biçimine tepki geliştirmenize aracı olduğu, kendi coğrafyanızdaki bitmek bilmeyen kısır didişmelerden uzak tuttuğu için… Yol bir süreç ve şahsen son üründen çok, son ürün ortaya çıkana dek içinden geçilen sürece önem veriyorum. Varılacak yer kadar, varışa uzanan yol da önemli. Yolda yaşanılanlar, edinilen tecrübeler varılan noktadaki hayatınızı şekillendiriyor; dolayısı ile yolu ciddiye almak, yolda sabırlı olmak, yolu sadece bir geçici bir mecra olarak görmemek gerekiyor.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan birisi; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında ellerine güç geçtiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin adeta tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmemezlikten gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmayı istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih ettiklerinde ise bireylerin asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını; bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ya bir gruba ya da diğerine ille de dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni her seferinde bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, kategorizasyondan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

Yol bize bulmayı öğretir, ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…

Contemporary İstanbul’u uluslararası sanat fuarlarıyla karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

İstanbul Bienali’nden örnek vererek bu soruya cevap vermeye çalışayım. İstanbul Bienali, her ne kadar ilk yıllarında adı uluslararası sanat çevresinde sıklıkla geçen bir bienal olmasa da; geçen yıllar, dahil edilen önemli sanatçılar / küratörler ve İstanbul’un önemli bir sanat merkezi haline gelmesi sonrasında dünyanın tartışmasız en önemli bienallerinden birisine dönüştü. Contemporary Istanbul’u da aynı yolda görüyorum, 3-5 seneye kalmaz dünyada önemsenen az sayıda sanat fuarlarından birisi haline gelecek, gelmeli diye düşünüyorum. Contemporary Istanbul’un İstanbul dışındaki Türkiye kentlerinde düzenlediği sanat ve koleksiyonerlik bilincine ilişkin etkinliklerini çok doğru bir adım olarak görüyorum.

Favori seyahat adresiniz?

Şimdiye kadar yaklaşık 40 ülkeye gittim. Son gittiğim yerlerden birisi olan Norveç’ten hayli etkilendim ama favori seyahat adresim ilk defa gideceğim yer olur genelde. Örneğin şu sıralar favori seyahat adresim bir hafta sonra ilk defa seyahat edeceğim Japonya…

Favori seyahat adresinizdeki en büyük keşfiniz?

En büyük keşfim henüz keşfedilmemiş olandır…

Size göre dünyanın en iyi oteli?

Her ikisinde de kalma şansım olmadı ama Venedik’teki Danieli ve Dubai’deki Burj Al Arab otellerinin genel atmosferleri beni bayağı etkilemişti. Ama “dünyanın en iyi otelleri bunlardır” gibi bir iddiada bulunmak istemem. Kaldığım oteller içinde en iyisi ise Malezya’nın Pangkor adlı adasındaki “Tiger Rock” adlı butik oteldi (http://www.tigerrock.info/). Burada yediğim yemeklerin ve sunulan hizmetin kalitesi, tüm tesisin 3 gün boyunca sadece bize ayrılmış olması, havuzun klor değil de soda ile dezenfekte edilmesinden kaynaklanan su yumuşaklığı ve akıcılığı unutulur gibi değildi.

Size göre dünyanın en iyi restoranı?

“Dünyanın en iyi restoranı” diye bir kavramı doğru bulmuyorum. İddialı her restoranın insanları bambaşka şekillerde mutlu ettiğine eminim. Geçenlerde ziyaret ettiğim ve mükemmel bir yemek yediğim, Michelin rehberine girmiş bir restoran olan Zürih’teki Casa Ferlin son zamanlarda en etkilendiğim lezzet mekanlarından birisi oldu.

Size göre dünyanın en iyi gece kulübü?

Burada “dünyanın en iyi …” kavramına karşı çıktığımı tekrar hatırlatmak isterim. New York’taki Blue Note caz kulübüne gittiğimde gurur ve heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Buna benzer kaliteli çağdaş müziği dinleyebileceğim mekanlar dışında bir gece kulübü tecrübem olduğunu söyleyemem. Müdavimi olduğum bir gece kulübü yoktur, “azmak, tepinmek” gerektiğinde ise arkadaş partilerini tercih ediyorum:)

http://emincetingirgin.blogspot.com/2010/06/murat-germen-dolaysyla-fotograf-ve.html

%d bloggers like this: