Skip navigation

Şu sıralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şu sıralar 2-3 adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hallerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül-9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan “Kural Yok” sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri, gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız “zamansız” (timeless) bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insani ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi.

Mimarlık üzerine yüksek lisans yapmış bir şehir planlamacısınız. Fotoğraf ve mimari arasında nasıl bir ilişki var?

Mimarlık eserleri bazı başka tasarım eserleri gibi taşınabilir olmadıkları için fotoğraf olmadan dünya çağında paylaşılamıyorlar. Fotoğraf dışında o eserleri tecrübe etmenizin tek çaresi yapıları gidip yerinde görmek, ki bu da herkesin zaman ve bütçe ayırabileceği bir şey değil. Külliyatıma bakarsanız işlerimde ilk yıllarda mimarlığın daha sıklıkla belirdiğini görürsünüz. Ama bir mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak üzere bir niyet ve kariyer planım hiç olmadı. Sanatçı olmayı, ama mimarlık eğitimi ve fotoğrafçılığı tecrübemi sanat alanında farklı boyutta bir ifade yakalayabilmek üzere kullanmayı tercih ettim. Şimdilerde artık mimarlık eskisi kadar yüzeye çıkmıyor işlerimde. Ama buna rağmen insanlar mimarlık ve/veya kent içermeyen işlerimde bile “mimari” bir yapı bulduklarını iletiyorlar çeşitli vesilelerle. Mimarlık, olması gerektiği gibi işleyebilmek, ayakta kalabilmek, var olabilmek için belli bir iskelet, çatkı, altyapı barındırmak zorunda. Belki de bu yapısal iskelet, işlerimin görsel yapılanmasında mimarlık eğitiminden en çok iz taşıyan öge.

Sıradışı olanın değil, sıradan olanı fotoğraflamak istediğinizi belirtiyorsunuz. Neden?

Son zamanlarda “rating” her alanda çok iş yapıyor. Reklam sektöründeki “reklamın iyisi kötüsü olmaz” anlayışı sanat alanında da geçerli ve bu yüzden sansasyon yaratan içerikler, tavırlar, ifadeler bazen tercih edilebiliyor. Yakın zamanda gelişen ve bir çok tartışmaya yol açan Tophane baskını bile bazı sanatçılar tarafından promosyon malzemesi olarak kullanıldı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Toplumsal boyutta duyarlılık iddiası olan işlerin, daha üzerlerindeki galeri nemi kurumadan Sotheby’s, Christie’s gibi müzayedelerde satışa sunulduğunu, toplumsal duyarlılığın birden onbinlerce, yüzbinlerce lira değerinde bir metaaya dönüştüğünü görebiliyoruz. Bu tür nedenlerden dolayı, bir çok kişinin sıradışı içeriklere yöneldiği bir zamanda sıradan konulara odaklanmak, izleyicileri bu sıradanlıktan keyif elde edebilmenin mümkün olduğuna ikna edebilmek bana daha heyecan verici geliyor. Sanatçı şüphesiz ki zamanın moda eğilimlerinden etkilenir, feyiz ve ilham alır; ama statüko dili kullanmak yerine zamanın eğilimlerinin tersine giden bir tavır ile var olabilmek bana daha çekici geliyor. Sıradana alışagelinenin dışında bir kayıt ve aktarımla yaklaşır, sıradanın aşinalığını devre dışı bırakacak şekilde konuya odaklanırsanız “sıradan olan” izleyicinin gözünde yeni bir algıyla şekillenebilir, izleyici ona yeniden odaklanabilir ve içindeki saklı değeri görebilir. Amaç aslında çok basit: “Hiç böyle bakmamıştım” dedirtebilmek…

Fotoğraflarınızda insan-mekan ilişkisini ve bu ilişkide mekanın ağır bastığını görmek mümkün. Bunun sebebi nedir?

Mekan insan tarafından oluşturulan ve insanın içinde doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, eğitim aldığı, çalıştığı, uyuduğu, beslendiği, zamanını geçirdiği bir ortam. Dolayısı ile mekanlar insanlardan çok sayıda iz taşıyor, bazen mekan fotoğrafları insanlar hakkında insan fotoğraflarına nazaran daha samimi ve detaylı bilgi verebilir. İnsanlar fotoğraflarının çekildiğini anladıkları anda poz veriyorlar ve doğal halleri yok oluyor; mekanlar ise poz veremiyorlar, o sırada onları nasıl yakaladıysanız o şekilde kaydoluyorlar ışığa duyarlı yüzeye. Mekan insanın içyüzünü yansıtma potansiyeli barındırıyor ve bu yüzden mekanlara odaklanırken aslında insanların saklı, alternatif, yüzeyde olmayan hallerine odaklanıyorum aslında.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Modern’de Yol adlı bir sergi açtınız. Yol ve yolculuk sizin için ne ifade ediyor?

Burada direkt olarak serginin konsept metninden alıntı yapmak doğru olacak: Yolda olmayı seven birisiyim; beni özgürleştirdiği, sevdiğiniz bir işi yapıyor olsanız bile günlük hayatın rutininden kopardığı, önyargılarınızı kıracak bilgilere ulaştırdığı, olaylara bakış açınızı “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyebilecek kadar nesnelleştirebilmenize yardımcı olduğu, küresel bir bakışa sahip olarak egemen kültürlerin dünyaya yaymaya çalıştıkları küresel yaşam biçimine tepki geliştirmenize aracı olduğu, kendi coğrafyanızdaki bitmek bilmeyen kısır didişmelerden uzak tuttuğu için… Yol bir süreç ve şahsen son üründen çok, son ürün ortaya çıkana dek içinden geçilen sürece önem veriyorum. Varılacak yer kadar, varışa uzanan yol da önemli. Yolda yaşanılanlar, edinilen tecrübeler varılan noktadaki hayatınızı şekillendiriyor; dolayısı ile yolu ciddiye almak, yolda sabırlı olmak, yolu sadece bir geçici bir mecra olarak görmemek gerekiyor.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan birisi; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında ellerine güç geçtiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin adeta tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmemezlikten gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmayı istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih ettiklerinde ise bireylerin asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını; bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ya bir gruba ya da diğerine ille de dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni her seferinde bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, kategorizasyondan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

Yol bize bulmayı öğretir, ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…

Contemporary İstanbul’u uluslararası sanat fuarlarıyla karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

İstanbul Bienali’nden örnek vererek bu soruya cevap vermeye çalışayım. İstanbul Bienali, her ne kadar ilk yıllarında adı uluslararası sanat çevresinde sıklıkla geçen bir bienal olmasa da; geçen yıllar, dahil edilen önemli sanatçılar / küratörler ve İstanbul’un önemli bir sanat merkezi haline gelmesi sonrasında dünyanın tartışmasız en önemli bienallerinden birisine dönüştü. Contemporary Istanbul’u da aynı yolda görüyorum, 3-5 seneye kalmaz dünyada önemsenen az sayıda sanat fuarlarından birisi haline gelecek, gelmeli diye düşünüyorum. Contemporary Istanbul’un İstanbul dışındaki Türkiye kentlerinde düzenlediği sanat ve koleksiyonerlik bilincine ilişkin etkinliklerini çok doğru bir adım olarak görüyorum.

Favori seyahat adresiniz?

Şimdiye kadar yaklaşık 40 ülkeye gittim. Son gittiğim yerlerden birisi olan Norveç’ten hayli etkilendim ama favori seyahat adresim ilk defa gideceğim yer olur genelde. Örneğin şu sıralar favori seyahat adresim bir hafta sonra ilk defa seyahat edeceğim Japonya…

Favori seyahat adresinizdeki en büyük keşfiniz?

En büyük keşfim henüz keşfedilmemiş olandır…

Size göre dünyanın en iyi oteli?

Her ikisinde de kalma şansım olmadı ama Venedik’teki Danieli ve Dubai’deki Burj Al Arab otellerinin genel atmosferleri beni bayağı etkilemişti. Ama “dünyanın en iyi otelleri bunlardır” gibi bir iddiada bulunmak istemem. Kaldığım oteller içinde en iyisi ise Malezya’nın Pangkor adlı adasındaki “Tiger Rock” adlı butik oteldi (http://www.tigerrock.info/). Burada yediğim yemeklerin ve sunulan hizmetin kalitesi, tüm tesisin 3 gün boyunca sadece bize ayrılmış olması, havuzun klor değil de soda ile dezenfekte edilmesinden kaynaklanan su yumuşaklığı ve akıcılığı unutulur gibi değildi.

Size göre dünyanın en iyi restoranı?

“Dünyanın en iyi restoranı” diye bir kavramı doğru bulmuyorum. İddialı her restoranın insanları bambaşka şekillerde mutlu ettiğine eminim. Geçenlerde ziyaret ettiğim ve mükemmel bir yemek yediğim, Michelin rehberine girmiş bir restoran olan Zürih’teki Casa Ferlin son zamanlarda en etkilendiğim lezzet mekanlarından birisi oldu.

Size göre dünyanın en iyi gece kulübü?

Burada “dünyanın en iyi …” kavramına karşı çıktığımı tekrar hatırlatmak isterim. New York’taki Blue Note caz kulübüne gittiğimde gurur ve heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Buna benzer kaliteli çağdaş müziği dinleyebileceğim mekanlar dışında bir gece kulübü tecrübem olduğunu söyleyemem. Müdavimi olduğum bir gece kulübü yoktur, “azmak, tepinmek” gerektiğinde ise arkadaş partilerini tercih ediyorum:)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: