Skip navigation

Monthly Archives: February 2012

http://ortaformatdergi.tumblr.com/post/17725329272/soylesi-murat-germen-ile-elestiriye-dair

Advertisements
essaouira, morocco, 2011essaouira, morocco, 2011essaouira, morocco, 2011essaouira, morocco, 2011essaouira, morocco, 2011essaouira, morocco, 2011
essaouira, morocco, 2011

Dijital teknolojinin olanaklarıyla sanatın dili zenginleşiyor – Yasemin Bay

Ahu Antmen bir yazısında şöyle bir tespitte bulunmuştu vaktiyle:  “Bugünün sanatçısının ‘masaüstü’ birtakım ikonlarla dolu, programlar, dosyalar, dijital görüntülerle.” Son derece yerinde bir tespit olduğu malumun ilamı. Artık sanatçılar dijital dünyalarda yol alırken, ürettikleri eserler de sanatın birçok dilini, pratiğini içeriyor. Günümüz sanatçıları dijital teknolojinin olanaklarıyla dilini zenginleştiriyor; kimisi bunu yaparken de bir yanıyla geleneksel olana da yaslanıyor. Dijital ortamda ürettikleri eserleri, kimileri tuvale, kimileri fotoğrafa aktarıyor. Çizgiler silikleşiyor; tüm üretim araçları iç içe geçiyor. Günümüz sanatında dijital ortamdan hareketle yol alan, teknolojinin yeniliklerinden de beslenen pek çok önemli isim var. Biz, dijital ortamda ürettikleri eserleri tuvale, fotoğrafa ‘başarıyla’ aktaran sanatçıları ‘kendi sözleriyle’ mercek altına alalım istedik. Onları, çalışma yöntemlerini ve dijital dünya ile ilgili görüşlerini bir araya getirdik.

(diğer sanatçıların işlerini de kapsayan makalenin bütününden sadece aşağıdaki bölüm alıntılanmıştır) – Yasemin Bay ve ARTAM Global Art’a teşekkürlerimle…

MURAT GERMEN

Murat Germen’i bizler ilk olarak mimari fotoğraflarıyla tanıdık. Mimarlık eğitimi alan sanatçı bu alanı fotoğraf ile birleştirip ortaya kendi bakış açısını koyuyordu. Dijital fotoğraf alanının öncülerinden biri olan sanatçı bir süredir ise özellikle şehre yöneltiyor objektifini. İstanbul Modern’de gerçekleşen “Çağdaş Fotoğraf Serileri”ni Orhan Cem Çetin ile birlikte yöneten Murat Germen, fotoğrafa yeni bir estetik katan çalışmalara imza atıyor. Özellikle mutasyon ve metamorfoz kelimelerinden türettiği “Muta-morfoz” başlıklı serisinde şehrin farklı yüzünü sunuyor. Şehrin sıkıştırılmış halini, çarpıklığını, teknolojik imkanlarla sunarken, bizlere dijital dilin ne kadar bambaşka imajlar sunabileceğini gösteriyor.

Uzunca bir süredir analog araç ve yöntemlerle çalışmadığını belirten Germen “Sayısal imge üretim ve işlem süreçleri hakkında 1980’lerin sonundan zamanımıza kadar yavaş yavaş gelişme göstermiş yoğun bir tecrübem var” diyor ve ekliyor: “Dijital fotoğraf Türkiye’de çok ciddiye alınmadığı dönemlerde, süreç hakkında birçok yazı kaleme alıp avantajlarına dair bilinç oluşturmaya çalıştım. Şimdilerde ise sayısal süreç ve yöntemleri; estetik, akademik ve kavramsal boyutlarda ilgimi çeken, beni heyecanlandıran konuların aktarımında bir görselleştirme aracı olarak kullanıyorum. Çeşitli fikirleri biriktirdiğim bir klasörüm var: yeni bir seriye başlama heyecanı belirdiğinde, belli bir fikrin ne derece kayda değer olabileceğini tarttıktan sonra, o seri için gerekli görselleştirme tarzını belirliyorum ve buna göre gerekli sayısal üretim biçimini seçiyorum.”

Sanatçı gün geçtikçe değişen, çeşitlenen araç ve yöntemleri yakından takip etmeyi önemsiyor. Öte yandan tüm bu araç ve yöntemler üzerindeki hâkimiyeti de su götürmez bir gerçek. Germen; yeni bir dil, estetik, fikir, içerik üretmenin artık o kadar da kolay olmadığına değiniyor- “Sanatta algıyı değiştirebilen, kilometre taşı niteliğindeki önemli sanatçıların teknolojinin sunduğu olanakları olabildiğince sonuna kadar kullandıklarını ve özgün sayılabilecek eserler ürettiklerini görebiliyoruz. Çalışma yöntemini teknolojinin sunduğu nimetler aracılığı ile güncel tutmak, yaratıcı olmak için gerekli tek şart değilse de, güncel bir içerik yaratmakta avantaj sağlayabiliyor.”

Dijital olanaklar, Germen’in anlatım diline şu açılardan katkı sağlıyor: “Beni bir proje yapmaya iten bir ortama, konuya, kavrama odaklandığım zaman, kafamda oluşan tasvirin aktarımında teknik bir sınırlama hissetmiyorum. Anlatıma katkıda bulunacağını varsaydığım bir boyutu çekim esnasında yakalayamıyorsam. onu post-prodüksiyon aşamasında bir şekilde elde edebileceğimi bilmek iyi bir şey. Tabi çekimi ona göre planlı bir şekilde gerçekleştirmek gerekiyor; yoksa hiç var olmayan bir içeriği, şayet üç boyutlu modelleme olanaklarını kullanmıyorsanız, imge işlem yazılımları ile yoktan var etmek pek imkân dâhilinde değil.

Olumlu katkıları yanında, kolaycılığa doğru kaçma potansiyeli yüzünden tehlikeler de barındırıyor dijital olanaklar. Bundan kaçınmanın yolu ise basit: Eserinize düşünsel ve/veya teknik boyutta özen katmak, insanlara ‘bunu ben de yapar(d)ım’ dedirtmemek…” Fotoğrafı aslında bir tuvalin yüzeyiymişçesine işleyen Germen, sanat eserinin paylaşım ortamlarından birine, internete dikkat çekiyor: “Kullanılan estetik, eserlerle olan etkileşim, sergileme biçimleri ve eser boyutları değişiyor. Örneğin fotoğrafta, baskı boyutlarının eskiye nazaran çok daha büyük yapılabilmesi ona göre içerik üretilmesine yol açabiliyor. Yoğun doku ve bilgi içeren eserler daha büyük basıldıklarında, yakından ve uzaktan farklı algılar sunabiliyorlar. Bunun dışında; galeri, müze gibi alışageldik paylaşım ortamlarına alternatif olarak internet ortamından bahsetmek gerekir. Artık sergileme çok daha demokratik bir şekilde ilerliyor, hem galeriye bağlı çalışan sanatçılar hem de galeride sergi açma fırsatı bulamayanlar, mobil cihazlarla hızlı bir şekilde ürettikleri görsellikleri anında izleyicileri ile paylaşabiliyorlar. Bu, ciddiye alınması gereken bir paylaşım biçimi; çünkü sanat ancak izleyicisi ile var olan bir platform ve izleyici nerede ise sanatçının da orada olması gerekiyor, izleyicinin algısını, fikrini, bulunduğu ortamı umursamayan bir sanatçının varlığını çok uzun süre devam ettirebileceğini sanmıyorum.”

Fotoğraflarınızda insan olmamasına rağmen insanı anlatabiliyorsunuz. Göndermelerle, metaforlarla insana öykünüyor yaptığınız işler. Çektikleriniz insana dair. Ürettikleri, terk ettikleri, bıraktıkları, hatta atıkları… Nedir sizin fotoğrafla derdiniz?

Fotoğraf çoğunlukla insanı merkeze alıyor, “insansız fotoğraf olmaz” diyen çok sayıda fotoğrafçı ve fotoğraf izleyicisi var. Fotoğrafı belge veya sanat haline getiren, belge ya da sanat olarak tüketen de insan sonuçta. Buna karşın; insana dair bir öykü, içerik, kavram aktarmak için fotoğrafın içinde ille de insan(lar) olması gerekmiyor. Doğa dışında pek çok şey insan elinden çıkma. İnsanın gerçekleştirdiği, icat ettiği, içinde yaşadığı, ürettiği, tükettiği, attığı, yaşattığı, varlığına son verdiği çeşitli ölçekteki farklı nesneler üzerinden insana dair bir çok öyküsel aktarım yapmak olası. Hatta, doğru nesnelere odaklanıp fotoğrafları doğru dizilendirirseniz, portrelerdeki alışageldik bazı ifadelere nazaran daha fazla bilgi nakledebilen insansız fotoğraflar üretmek olası.

Fotoğrafta “görmek” istediğiniz nedir?

Anı yakalamak ilk zamanlarda çok önemliymiş, hala da önemli şüphesiz fakat eskisi kadar değil, çünkü fotoğraf zamanımızda sadece belgelemek için kullanılmıyor. Önceleri, insan fotoğraflarında doğallık ve güçlü ruh hallerini yansıtan mimik, ifade ve vücut duruşları arandığı için bu halleri yakalayan fotoğraflara değer veriliyor ve onların bu değerini vurgulamak için “kritik an fotoğrafı” terimi kullanılıyordu. Şimdilerde çağdaş fotoğrafçılar, geçmişteki bu yaklaşıma tepki olarak görece daha “ruhsuz” insan fotoğrafları çekiyorlar ve bu tavır tüm dünyada pek çok çağdaş fotoğrafçının izlediği bir yola, hatta “deadpan” olarak anılan bir stile dönüşüyor. Yakalanmış anlar eskisi kadar heyecan vermiyor artık; çünkü o kadar çok an yakalandı ki, bunlar arasında ister istemez birbirine benzer fotografik betimlemeler oluştu ve “bu filmi daha önce görmüştüm” hissi uyanmaya başladı çoğumuzda. Fotoğrafı sanatsal ifade biçimi olarak kullananlar “an yakalamak” değil de “an yaratmak” peşindeler. Bu İngilizcede “make a photograph” ve “take a photograph” olarak ayırt ediliyor; “fotoğraf üretmek” ve “fotoğraf çekmek” arasındaki yaklaşım farkına dikkat çekmek amaçlanıyor burada. Belge fotoğrafçılığı alanında tanıklığın aktarımı söz konusu olduğundan fotoğraf “çekmek” söz konusu, burada herhangi bir kurguya yer yok çünkü olabildiğince yorum içermeyen, görece nesnel bir aktarım amaçlanıyor, bekleniyor. Fotoğrafın sanat alanındaki çağdaş icrasında ise daha çok fotoğraf “üretildiğini” görüyoruz. Burada amaç gündelik haber niteliğinde bir içeriğin insanlara ulaştırılmasında aracı olmak değil; öznel bir fikrin, olgunun, kavramın izleyiciye mümkün mertebe alışagelmişin dışında bir dille aktarılmasında rol oynamak. Bu yüzden kurgu devreye giriyor ve görselliğin bireysel algıya en yakın bir biçimde oluşabilmesini sağlamak için gerekli hiç bir müdahaleden kaçınılmıyor. Belki hiç olmamış, belki ilerde olacak, belki olmuş ama şahit olunmamış, belki de hızından veya yavaşlığından dolayı göremediğimiz anlar yaratılıyor ve fotoğraf bu yüzden daha da heyecan verici bir noktaya gelebiliyor. Artık fotoğraf yaşama değil yaşam fotoğrafa tanıklık ediyor.

Bir de manipülasyon var. Ezberleri bozmak ve yeni bir yaratım sağlamak siz “zaman”ı kullanıyorsunuz. Nedir ve de nasıldır zamanı manipüle etmek?

Fotoğraf genellikle yüksek hızlarda çekildiği için içerdiği zaman birimi hareketli görüntüye göre hayli sınırlı oluyor. Bu süreyi uzatmak üzere uzun pozlama kullanırsanız, bu sefer de hareketli nesne veya öznelerin hayalet görüntüler yaratması söz konusu oluyor. Daha uzun bir zaman birimini görüntülemeye veya zamanın akışını bozmaya niyetlenirseniz bunu tek fotoğrafla yapmak pek mümkün değil. Aynı konumdan veya farklı konumlardan çok sayıda fotoğraf çekip, bunları aynı yüzey üzerinde katmanlar aracılığı ile bir araya getirmek, zamanı tek fotoğrafta olduğundan farklı bir şekilde görüntülemek konusunda avantaj sağlıyor, Ayrıca fotoğraf, belli anın dondurulmasını belgelemekten ziyade dondurulmuş bazı anların üst üste gelmesi ile bir akışkanlığın, devinimin görselleşmesini sağlamış oluyor.

Sayısal görüntüleme ve imge işlem süreçleri ile günlük yaşamımıza giren “katman” ve “saydamlık” kavramları aracılığı ile bize farklı zaman dilimlerindeki çeşitli eklemeleri göstermek ve bize “ora”nın hikayesini anlatma potansiyeli taşıyan “parşömen” tadında bir belge yaratmak olası hale gelebiliyor. Üretilen süreci çeşitli aşamalara bölecek olursak yaklaşık şöyle bir sıralama elde edebiliriz: Görüntülenecek mekan dahilinde zaman içinde birikim, mekana ait kimliğin farklı bileşenlerini elde etmek, bu bileşenleri farklı katmanlara atmak, öze varmak üzere algılanabilir bir derinlik hissi vermeye çalışmak, ve belki de ruhu yakalama şansını elde etmek…

Makine estetiğini de seviyorsunuz. Endüstriyel dünyanın gizemi nedir?

Bizde estetik deyince hep “güzellik” kavramı akla geliyor. Halbuki çirkin olarak algılanan şeylerin de bir estetiği var. Makineler bir çok kişi tarafından soğuk, mekanik, neşesiz olarak görüldüklerinden ve tipik güzellik tanımlamalarının dışında kalan bir görselliğe sahip olduklarından çirkin olarak algılanabiliyorlar. Şahsen makine estetiğini, endüstri estetiğini çok seviyorum ve bunun üzerine Garanti Galeri’de 2005 yılında sergisini açtığım bir çalışmam var. Endüstriyel estetiğin kendini beğendirme, satma gibi bir endişesi yok; bu estetiği örnekleyen yapıların kendilerini var edebilmek için milyonlarca adet satılması gerekmiyor. Bu yüzden endüstri yapısı ne kadar gerekiyorsa “o kadar tasarlanıyor” ve ortaya, çok yalın, içten, yarışmayan ve en önemlisi kolay anlaşılır, dışlayıcı olmayan bir tasarım dili çıkıyor. Endüstri yapılarının tasarım ve görselliklerindeki içtenlik, yalınlık, sahicilik benim çok ilgimi çekiyor ve bir çok şeyin yüzeysel, sahte olduğu hatta ikiyüzlülük içerdiği günümüzde bu özelliklerin ne derece önemli olduğunu takdir edersiniz…

“Yol seçimdir, yol tavırdır, beklentidir…” diyordunuz “Yol” serginizde.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan biri; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. İnsanların, şikayetçi oldukları sistemleri sadece kendi sistemlerini inşa etmek için yıktıklarını gördüm hayal kırıklığı ile. İnsanların her daim taraf olmak istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih eden bireylerin ise asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını, bağımsızlık isteğinin her daim belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Yolda olmak beni bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, sınıflandırmadan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak. Yol bize bulmayı öğretir ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi; Yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri de yola çıkmaktır…

bidding farewell to an old sweetheart – elif ayiter on new york

Alpha.Auer

I was away for two weeks, went to San Francisco and New York.

I lived in New York for seven years during the 1980s. I had initially gone as a Fulbright scholar, so after going through many legal hoops to obtain permanent residency I was finally told that I had to fulfill my J1 visa obligations; in other words return to my country of origin for 2 years, after which point I could then come back. Thus, I returned to Turkey in late 1986, completely brokenhearted since I was leaving behind a life and a city, both of which I had come to care for very deeply. As things went, life took unexpected turns and when the 2 years were up I no longer wanted to return since at that point I was much engrossed in my new life here. But New York remained my sweetheart.

It was an amazing…

View original post 976 more words

%d bloggers like this: