Skip navigation

Tag Archives: dergi

http://www.timeoutistanbul.com/en/artculture/article/2758/Interview-with-Murat-Germen

Advertisements

http://www.timeoutistanbul.com/sanat/makale/3277/Murat-Germen-r%C3%B6portaj%C4%B1

http://ortaformatdergi.tumblr.com/post/17725329272/soylesi-murat-germen-ile-elestiriye-dair

Fotoğraflarınızda insan olmamasına rağmen insanı anlatabiliyorsunuz. Göndermelerle, metaforlarla insana öykünüyor yaptığınız işler. Çektikleriniz insana dair. Ürettikleri, terk ettikleri, bıraktıkları, hatta atıkları… Nedir sizin fotoğrafla derdiniz?

Fotoğraf çoğunlukla insanı merkeze alıyor, “insansız fotoğraf olmaz” diyen çok sayıda fotoğrafçı ve fotoğraf izleyicisi var. Fotoğrafı belge veya sanat haline getiren, belge ya da sanat olarak tüketen de insan sonuçta. Buna karşın; insana dair bir öykü, içerik, kavram aktarmak için fotoğrafın içinde ille de insan(lar) olması gerekmiyor. Doğa dışında pek çok şey insan elinden çıkma. İnsanın gerçekleştirdiği, icat ettiği, içinde yaşadığı, ürettiği, tükettiği, attığı, yaşattığı, varlığına son verdiği çeşitli ölçekteki farklı nesneler üzerinden insana dair bir çok öyküsel aktarım yapmak olası. Hatta, doğru nesnelere odaklanıp fotoğrafları doğru dizilendirirseniz, portrelerdeki alışageldik bazı ifadelere nazaran daha fazla bilgi nakledebilen insansız fotoğraflar üretmek olası.

Fotoğrafta “görmek” istediğiniz nedir?

Anı yakalamak ilk zamanlarda çok önemliymiş, hala da önemli şüphesiz fakat eskisi kadar değil, çünkü fotoğraf zamanımızda sadece belgelemek için kullanılmıyor. Önceleri, insan fotoğraflarında doğallık ve güçlü ruh hallerini yansıtan mimik, ifade ve vücut duruşları arandığı için bu halleri yakalayan fotoğraflara değer veriliyor ve onların bu değerini vurgulamak için “kritik an fotoğrafı” terimi kullanılıyordu. Şimdilerde çağdaş fotoğrafçılar, geçmişteki bu yaklaşıma tepki olarak görece daha “ruhsuz” insan fotoğrafları çekiyorlar ve bu tavır tüm dünyada pek çok çağdaş fotoğrafçının izlediği bir yola, hatta “deadpan” olarak anılan bir stile dönüşüyor. Yakalanmış anlar eskisi kadar heyecan vermiyor artık; çünkü o kadar çok an yakalandı ki, bunlar arasında ister istemez birbirine benzer fotografik betimlemeler oluştu ve “bu filmi daha önce görmüştüm” hissi uyanmaya başladı çoğumuzda. Fotoğrafı sanatsal ifade biçimi olarak kullananlar “an yakalamak” değil de “an yaratmak” peşindeler. Bu İngilizcede “make a photograph” ve “take a photograph” olarak ayırt ediliyor; “fotoğraf üretmek” ve “fotoğraf çekmek” arasındaki yaklaşım farkına dikkat çekmek amaçlanıyor burada. Belge fotoğrafçılığı alanında tanıklığın aktarımı söz konusu olduğundan fotoğraf “çekmek” söz konusu, burada herhangi bir kurguya yer yok çünkü olabildiğince yorum içermeyen, görece nesnel bir aktarım amaçlanıyor, bekleniyor. Fotoğrafın sanat alanındaki çağdaş icrasında ise daha çok fotoğraf “üretildiğini” görüyoruz. Burada amaç gündelik haber niteliğinde bir içeriğin insanlara ulaştırılmasında aracı olmak değil; öznel bir fikrin, olgunun, kavramın izleyiciye mümkün mertebe alışagelmişin dışında bir dille aktarılmasında rol oynamak. Bu yüzden kurgu devreye giriyor ve görselliğin bireysel algıya en yakın bir biçimde oluşabilmesini sağlamak için gerekli hiç bir müdahaleden kaçınılmıyor. Belki hiç olmamış, belki ilerde olacak, belki olmuş ama şahit olunmamış, belki de hızından veya yavaşlığından dolayı göremediğimiz anlar yaratılıyor ve fotoğraf bu yüzden daha da heyecan verici bir noktaya gelebiliyor. Artık fotoğraf yaşama değil yaşam fotoğrafa tanıklık ediyor.

Bir de manipülasyon var. Ezberleri bozmak ve yeni bir yaratım sağlamak siz “zaman”ı kullanıyorsunuz. Nedir ve de nasıldır zamanı manipüle etmek?

Fotoğraf genellikle yüksek hızlarda çekildiği için içerdiği zaman birimi hareketli görüntüye göre hayli sınırlı oluyor. Bu süreyi uzatmak üzere uzun pozlama kullanırsanız, bu sefer de hareketli nesne veya öznelerin hayalet görüntüler yaratması söz konusu oluyor. Daha uzun bir zaman birimini görüntülemeye veya zamanın akışını bozmaya niyetlenirseniz bunu tek fotoğrafla yapmak pek mümkün değil. Aynı konumdan veya farklı konumlardan çok sayıda fotoğraf çekip, bunları aynı yüzey üzerinde katmanlar aracılığı ile bir araya getirmek, zamanı tek fotoğrafta olduğundan farklı bir şekilde görüntülemek konusunda avantaj sağlıyor, Ayrıca fotoğraf, belli anın dondurulmasını belgelemekten ziyade dondurulmuş bazı anların üst üste gelmesi ile bir akışkanlığın, devinimin görselleşmesini sağlamış oluyor.

Sayısal görüntüleme ve imge işlem süreçleri ile günlük yaşamımıza giren “katman” ve “saydamlık” kavramları aracılığı ile bize farklı zaman dilimlerindeki çeşitli eklemeleri göstermek ve bize “ora”nın hikayesini anlatma potansiyeli taşıyan “parşömen” tadında bir belge yaratmak olası hale gelebiliyor. Üretilen süreci çeşitli aşamalara bölecek olursak yaklaşık şöyle bir sıralama elde edebiliriz: Görüntülenecek mekan dahilinde zaman içinde birikim, mekana ait kimliğin farklı bileşenlerini elde etmek, bu bileşenleri farklı katmanlara atmak, öze varmak üzere algılanabilir bir derinlik hissi vermeye çalışmak, ve belki de ruhu yakalama şansını elde etmek…

Makine estetiğini de seviyorsunuz. Endüstriyel dünyanın gizemi nedir?

Bizde estetik deyince hep “güzellik” kavramı akla geliyor. Halbuki çirkin olarak algılanan şeylerin de bir estetiği var. Makineler bir çok kişi tarafından soğuk, mekanik, neşesiz olarak görüldüklerinden ve tipik güzellik tanımlamalarının dışında kalan bir görselliğe sahip olduklarından çirkin olarak algılanabiliyorlar. Şahsen makine estetiğini, endüstri estetiğini çok seviyorum ve bunun üzerine Garanti Galeri’de 2005 yılında sergisini açtığım bir çalışmam var. Endüstriyel estetiğin kendini beğendirme, satma gibi bir endişesi yok; bu estetiği örnekleyen yapıların kendilerini var edebilmek için milyonlarca adet satılması gerekmiyor. Bu yüzden endüstri yapısı ne kadar gerekiyorsa “o kadar tasarlanıyor” ve ortaya, çok yalın, içten, yarışmayan ve en önemlisi kolay anlaşılır, dışlayıcı olmayan bir tasarım dili çıkıyor. Endüstri yapılarının tasarım ve görselliklerindeki içtenlik, yalınlık, sahicilik benim çok ilgimi çekiyor ve bir çok şeyin yüzeysel, sahte olduğu hatta ikiyüzlülük içerdiği günümüzde bu özelliklerin ne derece önemli olduğunu takdir edersiniz…

“Yol seçimdir, yol tavırdır, beklentidir…” diyordunuz “Yol” serginizde.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan biri; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. İnsanların, şikayetçi oldukları sistemleri sadece kendi sistemlerini inşa etmek için yıktıklarını gördüm hayal kırıklığı ile. İnsanların her daim taraf olmak istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih eden bireylerin ise asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını, bağımsızlık isteğinin her daim belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Yolda olmak beni bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, sınıflandırmadan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak. Yol bize bulmayı öğretir ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi; Yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri de yola çıkmaktır…

Bu yazı, Muta-morfoz serisinin üzerine özellikle kaleme alınmış bir metin olarak görülmemeli. Serinin konsept metnini, sergi 17 Aralık 2011 tarihinde açıldıktan sonra gelen 5-6 adet röportaj talebi sonrası ortaya çıkan farklı metinlerden oluşan bir kolaj onu izliyor.

 

Dikkate değer geçmişleri olan kentlerde farklı halk ve zaman dilimleri tarafından bırakılan izler farklı katmanlarda bir arada var oluyorlar. Küresel eğilim ve ekonomik şartlar çok katmanlı bu geleneksel kent yapısını zorluyorlar. Dilini artık yerel sayamayacağımız evrensel bir mimarlık, kentsel büyüme ile birlikte eski dokuya taarruz ediyor. Bu müdahale genellikle büyük kapital destekli mutenalaştırma üzerinden ilerliyor ve kentsel doku ile bileşenlerini mutasyona, hatta onun da ötesinde metamorfoza uğratıyor. Bu etkileşimi ve ardından gelen doğal ayıklanmayı takiben; bazı yapıtaşları yok oluyor, diğerleri ise ancak dönüşerek ayakta kalabiliyor.

 

Mutasyon ve metamorfoz mefhumlarından türeyen “muta-morfoz” kavramı ve ona bağlı olarak üretilen işler panoramik kent tasvirlerinin yatay düzlemde sıkıştırılması ile elde edildi. Bu sıkıştırma eylemi, kentlerin tarihi yapı stoku; konut ve iş merkezlerini barındıran bölgelerinde, kentsel gelişmeye karşı durabilen ve duramayan bileşenlerin arasındaki dinamiğe dikkat çekiyor. Bu daralma sonunda elde edilen görsel kent tefsiri, daha güçlü olanın yaşamaya devam ettiği ve hayatın akışını değiştirdiği bir süreç olan evrim kavramına gönderme yapıyor.

 

Muta-morfoz serisi gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. Bu fotoğraflar belgesel nitelikte, çekim sonrası bilinçli bir ekleme veya çıkarma söz konusu değil; sadece görüntünün ufki düzlemde konsantre edilmesi sürecinde yok olan bazı kent bileşenleri var. Bu fotoğraflar üretildikleri yerde var olanı daha yoğunlaştırılmış olarak gösteriyorlar, bu görsel tasvirlerde kentleri daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade söz konusu. Hatta o derece hızlı bir anlatım var ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

 

Serideki fotoğraf tabanlı anlatım, kentleri gezdiğimde aklımda kalan bölük pörçük sözcükleri içeren bir sinopsis aslında. Diğer bir deyişle, içinden kareler düşürülmüş ve pürüzsüz bir devamlılığı olmayan, stop-motion tekniğindeki gibi kırık hareketler içeren bir video metrajı gibi. Panoramik görselleştirmenin getirdiği çok perspektifli çatkı ve egemen tek perspektifin olmaması hali ise, Osmanlı minyatürlerindeki görsel yapıyı hatırlatıyor olması dolayısı ile zamanımız küresel görsel temsilini yerel muadiline bağlıyor.

 

Minyatür, batılı perspektif kurallarını kullanmaz. Batı tarzı iki ya da üç kaçış noktalı perspektifte teknik tabiri ile oklüzyon vardır; yani, önde olan arkadakini kapatır, arkadakinin görsel tanımı dahil edilmez. Minyatür çizimlerinde oklüzyon yoktur, öndeki alttadır, arkadaki ise üsttedir. Nesneler birbirlerini örtmez, nesne tanımları olabildiğince bütünseldir, kısmi tanım yok gibidir. Bu yüzden, minyatür gözümüzün gördüğü şekilde aktarım yapmaz; yani gözü değil gönlü tasvir eder, aynı çocuk resimlerinde olduğu gibi. Sergide gördüğünüz işler de aynı böyle; gözün gördüğünü birebir aktarmıyor, aktarıcısının yorumunu katıyor, algısında önem verdiği noktaları vurguluyor. Diğer bir deyişle, nesnel / bilimsel / olgusal bir metin sunmuyor, roman gibi okunmayı bekliyor.

 

Bu fotoğraflarla, ne eski kuşağın yaptığı gibi İstanbul’u veya başka bir kenti olduğundan “güzel” göstermeyi amaçlıyorum, ne de bazı yeni kuşak eğilimlerdeki gibi lüzumundan fazla “çirkin” göstermeye çalışıyorum. Güzelliği ve çirkinliği aynı anda barındırmak; hem beni “trendy” sanat akımlarından uzak tutuyor, hem de çok sevdiğim bir kavram olan denge kavramını hatırla(t)mama zemin sağlıyor. Diğer yandan, İstanbul’un ne kadar hızlı devindiğine ve her şehrin kaldıramayacağı bu devinimi İstanbul’un nasıl soğurabildiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu tür özellikleri sayesinde bu kentin bir şeytan tüyü olduğuna inanıyorum; kendisi çökmedikçe, siz çözemedikçe daha da içine girmek isteyebiliyorsunuz. Artık tüm yerkürede yaşam çok hızlı akıyor. Ancak bu hıza adapte olabilen bireyler, oluşumlar ve kentler bu devinime dayanabiliyorlar. İstanbul zaten on yıllardır plansızlık, deprem korkusu, gecekondulaşma, betonlaşma, kirlenme gibi çeşitli sorunlarla boğuşmuş ve bu yüzden de büyük sorunlara bir çeşit bağışıklığı olan bir organizma. Bu yüzden de aksaklıklara direnci olan bir kent olarak nitelendirmek olası İstanbul’u: Metamorfoza, mutasyona gelir bir şehir burası…

 

İşler bazılarına sürrealist gibi görünebiliyorlar, ama direkt olarak realizmden beslenen bir gerçeküstücülük bu. Duyduğunuz bir hikayeyi başka kelime ve cümlelerle anlatıyor bu işler, bu yüzden sürrealist gibi görünüyorlar belki de…

Mimari eğitimini yıllar önce bir kenara bırakan ve görsel iletişim, fotoğraf sanatı üzerine yoğunlaşan Murat Germen, bir yandan da Sabancı Üniversitesi’nde akademisyen olarak genç neslin yetişmesine katkıda bulunuyor. “Muta-morfoz” adını verdiği serisinde, caz müziğine benzettiği İstanbul’u farklı bir gözle inceliyor ve sunuyor. İniş çıkışı, karmaşası, düzensizliği bol, şeytan tüyü eksik olmayan İstanbul fotoğraflarını, Murat Germen’in sanatını ve Türkiye’nin yakın tarihini konuştuk.

Artam Global Art olarak, Türk ve dünya çağdaş sanatını yakından takip etmeye çalışıyoruz ve Türkiye’deki sanatseverlere çağdaş sanatı tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlıyoruz. Sizin gibi deneyimli ve akademik çalışmalarına devam eden sanatçılar ile gerçekleştirdiğimiz röportajların bizi takip eden genç sanatçı ve sanatçı adayları için çok değerli bir bilgi aktarımı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden şöyle başlamak istiyoruz: 1980’ler Türkiye’de sosyal, ekonomik ve kültürel değişimin çok önemli kırılmaların başlamasına neden oldu. 1990’lar literatürde kayıp gençliğin (X generation) 10 yılı ilan edildi. Siz 2000’leri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanat nasıl bir noktaya ulaştı ya da ulaşıyor?

 

1980’ler askeri darbenin neden olduğu, ağır şoku atlatmaya çalışmakla geçti. Feodal bir toplumun böyle bir darbe silsilesinden geçmesine çok da şaşırmamak lazım. Bizim toplumumuzda mevcut her katmanda bunun izlerini görmek olası. En aydın, liberal, özgürlükçü geçinen insanlarda bile bir yüceleştirme, şeyhleştirme hali var. Birisi ikonik bir şahsiyeti ulu bir konuma taşırken, diğeri sırf ona karşı çıkayım diye bu topluma ait olmayan, küresel gibi duran ama aslında dünyaya egemen olanların dikte ettiği yüzeysel bazı yaklaşımları kutsallaştırıyor, başka bir kesim de bildik muhafazakar hayatına daha zenginleşmiş olarak devam ediyor. Bu farklı kesimlerdekilerin büyükçe bir çoğunluğu, düşüncelerine öyle bir fanatizmle bağlı ki, diğerleri ile iletişim kurmakta çok zorlanıyorlar; yobaz diye suçladıkları kesimler kadar yobazlaşıyorlar. Taassup ve beraberinde gelen önyargı her yerde ve bu yaklaşım, bir toplum için en zararlı durum belki de, çünkü ciddi bir parçalanma yaşanıyor.

 

1990’lar bu halden, bilinçli ya da bilinçsiz, ekonomik düzeyde kurtulunmaya çalışıldığı bir dönem olarak görülebilir. Daha yüksek GSMH, parçalanmış toplumu bir araya yapıştıran etkenlerden birisi; sağ eğilimli sivil hükümetin yeni ekonomi politikalarını benimseyen insanlar, para kazanma telaşıyla bu bağnazlıklarını unutur gibi oldular, çoğunluk aynı amacın peşinden koşmaya başladı. 2000’lere ise daha önce iktidar olmasına izin verilmeyen kesimin iktidarı damga vurdu ve onlara oy vermeyenlerin zihinlerinde doğan paranoyak tepkilerden dolayı tekrar parçalanma moduna geçildi. Bu dönemde daha önceleri tabu haline getirilmiş, lüzumundan fazla kutsallaştırılmış bazı kavramların sorgulanması yeni bir ivme getirir gibi oldu; halkın daha çok söz sahibi olması ihtimali heyecan yarattı. Fakat ne yazık ki, daha önceleri azınlık konumunda olan birçok insan grubu gibi bu grup da gücün, paranın, çoğunluk olmanın tılsımına kapıldı ve ivme durgunluğa dönüştü.

 

2000’leri, ekonominin 1990’larda olduğundan daha da iyiye gittiği; paranın, sahiplenildiği öne sürülen bazı ilkeleri neredeyse imha ettiği, kültür ve sanatın Türkiye’nin son zamanlarda güttüğü jeopolitik stratejinin araçlarından birisi olarak kullanıldığı zamanlar olarak değerlendirmek çok yanlış olmaz sanırım. Sermayenin de yakın ilgi, yardım ve sahiplenmesiyle dünya arenasına Türkiye sanatı diye bir kavram lanse edildi. Türkiye’de sanatın daha öncekinden çok daha farklı veya kaliteli bir konuma geldiğini düşünmüyorum, bu sadece finansal nedenlerden dolayı böyle gösterilmek isteniyor bence. Daha önceleri Batı sanatı taklit ve takip ediliyordu, şimdi de aynı olguyu gözlemlemek olası; yani, bu anlamda değişen pek bir şey yok. İşin ironik yanı, izi sürülen Batı sanatı ise, şu sıralar bir kısır döngü, tekrar içinde ve kabak tadı vermeye başladı. Türkiye’de değişen önemli bir konu ise şu: Daha fazla galeri, müze, sanatçı ve dolayısıyla dinamizm var. Nüfusumuz çok genç ve bu sayede ne mutlu ki çok sayıda genç sanatçımız var. Bakarsınız, dünya sanatında şahsen heyecanla beklediğim yeni bir kırılmanın gerçekleşeceği coğrafyalardan birisi bizimki olur. Marcel Duchamp, Joseph Beuys gibi sanatçıların başını çektiği, zamanında gerçekten devrimsel olan kırılma artık miadını tamamladı gibi görünüyor ve hatta devrim artık statükoya dönüştüğü için tersine çalışıyor. Son zamanlarda kavramsal sanat, izleyicisinden kopmaya başladı ve bu yüzden seçkinci, hatta umursamaz bir tavır içinde. Sergi gezmeden önce saatlerce araştırma yapmak zorunda bırakılıyorsunuz ve sonunda ortaya “bana ne yahu!” diyebileceğiniz gayet şahsi bir hikaye çıkıyor. İzleyicisini adam yerine koyarak, alana daha motive bir şekilde dönmesini sağlayacak, elitist olmayan, şimdikinden daha bağımsız, sığ mırıldanmalar ve sızlanmalardan daha çok insanın aklında şu veya bu şekilde yer edecek yeni bir sanat yaklaşımı lazım sanırım. Ya da belki sanat kendini tümüyle imha etmeli…

Arada kalmış bir genç kuşağın yetişmesinde bir akademisyen olarak da önemli rol alıyorsunuz. Bu arada kalıp sıkışma hali fotoğraf düzenlemelerinizde ve son serginizde ön plana çıkıyor. İstanbul’u sizin gözünüzden bir başka şekilde görüyoruz, peki biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

 

Bu tuhaf ama şeytan tüyü olan şehirde 15 dakika içinde çok farklı gelir seviyesine sahip bir mahalleden diğerine geçiş yapmak olası. İstanbul’da planlama eksikliği yüzünden çok belirgin zonlar yok. Bu olgu bir yandan olumsuz olarak algılanabilecekken, diğer yandan da demokratik olarak tanımlanabilecek ve kendisine hayran bırakan biricik titreşimin oluşmasına yol açan özelliklerden birisi. İstanbul’u caz müziğine benzetiyorum; ritmini ve sekansını öngöremezsiniz, aynı cazdaki gibi sizi sevindiren “inside”ları, şaşırtan “outside”ları vardır. Olumlu, olumsuz ya da hem olumlu hem olumsuz bir etki bırakır sizde, unutamazsınız; “daha önce böyle bir tını duymamıştım” dersiniz…

 

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım üzere İstanbul zaten bir kolaj-şehir. “Muta-morfoz” serisi bunu daha belirgin hale getiriyor. Gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. İşin ilginç tarafı, her ne kadar öyle durmasa da, bu fotoğraflar aslında bütünüyle belgesel nitelikte. Ortaya çıkan işlerde çekim sonrası ekleme veya çıkarma kesinlikle söz konusu değil, sadece sıkıştırma sürecinde yok olan bazı bileşenler var. Muta-morfoz tasvirlerinde İstanbul’u (ve diğer kentleri) daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade var. Hatta o derece hızlı anlatıyor ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

Türkiye’de genelde çok ciddi bir çarpık kentleşme var. 1980’ler ve 1990’lardaki gecekondulaşma süreci yerini kimi şehirlerde apartmankondulara da bırakıyor. Mimar gözüyle bir fotoğrafçı olarak bu süreci belgeleyen bir tarafınız var. Fotoğrafın bir arşiv üretme tarafı çok değerli… Bu değeri sizin eserlerinizde izlemek de bir o kadar buruk… Sizin projelerinizde amaç nedir? Süreç ve projeyi oluşturma süreci nasıl gelişiyor?

 

İstanbul öyle devingen bir kent ki, burada ürettiğiniz her fotoğraf tarihi belgeleyen arşiv malzemesi niteliğine çok kısa bir zaman içerisinde bürünebiliyor. Ama belge fotoğrafçısı veya arşivci olmadığım için asli amacım ve vaadim kentin gidişatının külliyatını üretmek değil. Bu amaç için gereken genişlikte bir yelpazede kayıt tutmuyorum zaten. Benim projelerimde amaç; üzerine çalıştığım kent, konu, kavram, mekan, ortam her ne ise onları becerebildiğim kadarı ile normal algıları dışında farklı bir algı ile sunmak. Önyargılara, yerleşik tanımlara, kestirip atmalara, dogmalara, kibire alerjim var. Fotografik tasvirlerimle bu kes(k)in tavırlara karşı durmaya çalışıyorum. İşlerime dair beni en mutlu eden yorumlar işin güzelliği veya estetiğiyle ilgili olanlar değil, anlatımın ve aktarılanın kendine haslığıyla ilgili olanlar.

Artık herkes fotoğrafçı… Herkesin elinde süper zoom yapan, dijital makineler var. Hatta kimisinde oldukça profesyonel makineler de görmek mümkün. Her yerde fotoğraf atölyeleri var, siz de hatta kimi zaman yurt içinde ve yurt dışındaki bu tarz atölyelerde yer alıyorsunuz. Fotoğrafa olan bu eğilimi (tabii ki ciddi anlamda tüketim toplumunun da yönlendirmesi ile patlama yaşayan) nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu durum, teknolojinin herkesin kullanımına açık olacak kadar ucuzlaması ile ilgili. Dünya tarihinde her aşamada bu gelişmeyi izlemek olası. Belli bir teknoloji, yöntem ilk ortaya çıktığında devlet, kurum, şirket, aristokrasi, yüksek gelir grubu gibi ayrıcalıklı grupların elinden hiyerarşik bir dizilenmeden geçtikten sonra halkın eline geliyor. Halkın eline geldiğinde ise bu teknoloji, yöntem ile üretilen yaratılar son noktayı koyuyor ve sonrasında yeni bir teknolojiye geçiliyor. Türkiye gibi dini nedenlerden dolayı imge üretmekte çok gecikmiş bir coğrafya için, bu patlamayı çok olumlu buluyorum. Bunun diğer bir faydası da şu: Daha önce ışık, kompozisyon, netlik gibi görece daha kolay sayabileceğimiz teknik becerilere dayanarak üretilmiş “ustalık” tanımları artık değişmek durumunda kaldı. Artık ustalığın başka kriterlerle tanımlanması söz konusu.

Farklı üniversitelerde dersler veriyorsunuz, kimi zaman davet üzerine farklı şehirlerde farklı öğrenci profilleri ile karşılaşıyorsunuz. Yeni nesil nasıl?

 

Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra, on yıldır Sabancı Üniversitesi’nde tam zamanlı olarak ders veriyorum. Hayatımda ilk defa bir kurumda bu kadar uzun süre kaldım, buna okulun sağladığı akademi ve araştırma ortamının kalitesi yol açtı. Bunun dışında çok sayıda farklı kurum ve yapılanmadan davet alıp zamanımın elverdiği kadarıyla hiçbirini aksatmadan gidiyorum ve çok farklı profillerle karşılaşıyorum dediğiniz gibi. Genelde devlet üniversiteleri ve İstanbul dışı kurumlardaki ilgiyi, paylaşımı daha sahici, sıcak, verimli ve kayda değer buluyorum. Öğrencilerimi pek çok yurtiçi ve yurtdışı fırsattan haberdar ediyorum, katılmalarını teşvik etmeye çalışıyorum. Aralarında çok ciddiyetli ve bunun değerini bilenler olsa da bazılarının kayıtsızlığı, minnetsizliği beni şaşırtıyor. Tamam, yeni neslin çeşitli donanımlara erişimi daha kolay bizim zamanlara göre; ama bir şeyi kaçırınca da kaçırıyorsun, bunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Bu kadar gençleri konuştuk, onlara tavsiyelerinizi de öğrenebilir miyiz? Genç fotoğrafçılar, tasarımcılar ve mimarlar için önerileriniz nelerdir?

 

Uzun süredir mimarlık yapmadığım için, bir tavsiye vermem yersiz olur. Sadece mimarlığın sermayeye çok bağımlı olduğunu ve bu yüzden de birey olarak bağımsız kalmanın hiç kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Tasarım alanında ise, bir ürünün gerekenden daha pahalıya satılmasını sağlayan tasarımlardan daha çok; kanaatkâr yaşam biçimlerini destekleyen, hayatımızı gerçekten kolaylaştıran ve ehven fiyatlı, elitist olmayan tasarımlara gereksinim olduğunu düşünüyorum. Genç sanatçıları ise şu konuda uyarmak isterim: Piyasa, sanatı yatırım aracı olarak kullanıyor, bu yüzden sanatçının “kullanım süresi”nin olabildiğince uzun olmasını tercih ediyor. Son zamanlardaki genç sanatçı pompalaması ve pohpohlanması biraz da bu yüzden yapılıyor. Piyasanın gazına gelip “neydim ne oldum” hallerine girmemeyi tavsiye ederim. Bu piyasa sizi nasıl yükseltirse aynı rahatlıkta alaşağı da edebilir, çok az sayıda kişi sizin eserinizin sanatsal kalitesi ile ilgileniyor. Burada önemli olan piyasada beraber çalıştığınız bireylere vefa göstermeniz, karşılayamayacağınız ve fazlaca idealize edilmiş vaatlerde bulunmamanız (ki ilerde tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalmayın), yaşı ne olursa olsun diğer sanatçılara saygı göstermeniz ve en önemlisi, her daim çalışkan olmanız…

http://www.e-skop.com/skopbulten/insa-hal-li/482

Fotoğraf sanatçısı Murat Germen’le C.A.M Galeri’nin Akaretler’deki mekânında 17 Kasım- 17 Aralık 2011 tarihleri görülebilecek olan Muta-Morfoz sergisini konuştuk. Germen, mutasyon ve metamorfoz kelimelerinden ürettiği “muta-morfoz” kavramıyla ve deneysel fotoğraf teknikleriyle şehirlerin geçirdiği dönüşüm ve mutasyonu seyirciye sunuyor.

Özge Yılmaz: Lisans eğitiminizi İ.T.Ü’de Şehir Planlama bölümünde aldığınızı biliyoruz. İşlerinizde birçok farklı şehir ve şehre dair olgu da mevcut. Şehir kavramıyla olan ilişkinizi anlatabilir misiniz?

Murat Germen: Sanat ve kent birbirlerini her zaman desteklemiş iki bileşen. Sanat kentleşmenin ileri düzeye çıkması ile kendine daha geniş ifade alanı bulmuş, kentlerse sanatın ileri seviyeyi yakalaması ile kendilerine farklı bir yer edinmişler. New York, Londra, Paris gibi ilk akla gelen üç önemli metropolün bu makamları edinmelerinde, ürettikleri sanatın önemli bir payı olduğu yadsınamaz. Şahsen yaşamakta olduğum hayatı kent ortamında yetişmiş olmaya borçlu sayılırım. Kentsel içerik üretmemin nedenlerinden biri budur; bir minnet duygusu sonucu kent işlerimde zuhur ediyor, ille de kent plancısı, mimar olarak yetişmişliğimden değil. Eğitimim anlatmak istediğimi görselleştirirken bana ilave bir avantaj sağlıyor, kenti daha iyi okuyup analiz etme şansı edinmiş oluyorum.

Yatay düzlemde sıkıştırarak kullandığınız kent görüntüleri, İstanbul, Safranbolu, İzmir, Ankara, Girne, İskenderiye, Kahire, Osaka, Seattle, Vancouver ve Amsterdam şehirlerinde çekilen fotoğrafları kapsıyor. Bu şehirlerin seçilmesinde özel bir neden ve bu şehirlerin fotoğraflarının sizin için özel bir anlamı var mı?

C.A.M Galeri’deki sergiye Türkiye’den işler dahil edeceğim. Diğer şehirlere gelince: Sanatçılığın yanı sıra akademisyen olduğum için konferans ve sergiler için sıklıkla seyahat ediyorum. Web sitesinde gördüğünüz kent tasvirlerinin hepsi bu seyahatlerde üretildi. Bu kentlere “Muta-Morphosis” üretmek için gitmiyorum, her gittiğim şehirde en az bir adet “Muta-Morphosis” deniyorum. Serideki fotoğraf tabanlı anlatım, kenti gezdiğimde aklımda kalan bölük pörçük sözcükleri içeren bir sinopsis aslında. Diğer bir deyişle, içinden kareler düşürülmüş ve pürüzsüz bir devamlılığı olmayan, stop-motion tekniğindeki gibi kırık hareketler içeren bir video metrajı gibi. Bu teknikle üretilmiş tasvirlerin farklı kentlerde nasıl sonuç vereceğini merak ediyorum. Vancouver veya Osaka gibi organize, sistemik kentlerin muta-morfozlarıyla İstanbul veya Kahire gibi daha kaotik şehirlerin muta-morfozları arasında fark olup olmayacağına bakıyorum. Ufak farklar içeren betimlemeler çıktığında bile bunları genel külliyatın içine dahil ediyorum.

Bu serinin birçok farklı kentte çekilmiş olmasının avantaj sağladığını düşünüyorum. Sanat izleyicisi, alıcısı kendi yaşadığı kente ve oradaki hayatına dair bir şeyler görmek istiyor. Bunu değişik kültür ve ortamlarda çeşitli defalar gözledim. Somut örneklerden birisi şöyle: C.A.M Galeri dışında çalıştığım ikinci galeri olan, beni Belçika ve Hollanda’da temsil eden ARTITLED! adlı galeri ile katıldığımız fuarlarda gördük ki, Hollandalılar genelde Hollanda’da üretilmiş görüntülerle ilgileniyorlar. Yurtiçindeyse batılı coğrafyalarda yaratılmış işlerin şimdiye kadar pek ilgi görmediğini dikkate alırsak, her kültürde ilginin yerel malzemeye odaklandığını söylemek olası. Seride herkes bağını kurabileceği bir kentsel ortam bulabiliyor. Bunun sonucu olarak seri farklı ortamlarda paylaşıldı, sahiplenildi: Wired ve GUP (Guide to Unique Photography) gibi önemli dergiler seriden örnekleri yayınladılar, daha sergisi açılmadan galeriden yapılan 30’a yakın edisyon satışı dışında Marakeş Sanat Fuarı ve Contemporary Istanbul gibi uluslararası fuarlarda 10 adeti geçen satış gerçekleşti, ISEA 2011 (Istanbul) ve Computational Aesthetics – CAe 2011 (Vancouver) gibi elektronik sanatın öncü konferanslarına tebliğ / sergi olarak kabul edildi, Istanbul Modern ve Proje4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi gibi müzelerin koleksiyonlarına alındı, O Estado de Sao Paulo adlı Brezilya’nın en çok satan ikinci gazetesinde röportaj olarak yer aldı, Hollanda’da Pieter Wisse tarafından oluşturulan bir fotoğraf veritabanı blogu olan “500 photographers”a girdi, Christie’s ve Sotheby’s gibi çağdaş sanat müzayedelerinde çeşitli edisyonları satıldı.

İstanbul’da son örneğini Tarlabaşı’nda gördüğümüz mutenalaştırma projesi gibi kentsel dönüşüm projeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kapitalizm sürdürülebilir olmak, tüketim alanı yaratmak için devamlı akım icat eder. Bu akımlar moda, tasarım, mimarlık, sanat gibi çeşitli yaratı platformlarında kendilerine yer bulur. Benzer bir hâlin kentlerde farklı mahallelerin “moda” yapılmasıyla gerçekleştirildiğini düşünüyorum. Amaç yeni inşaat faaliyetine zemin sağlamak; ne de olsa inşaat ekonominin lokomotifi. Eskiden yüksek gelir grubu merkezde yaşardı, onları doğaya yakın olma bahanesiyle kent periferisinde yaşamaya ikna ettiler (sanki kentsoylular çok da takarmış gibi doğayı) ve yeni lüks konutlar inşa edildi. Şimdiyse kentsoylular bunun heyecanlı olmadığını, evler saray yavrusu bahçeler gani de olsa banliyö kültürü ile yaşayamayacaklarını anladılar. Sistem onları eski mahallelerine, evlerine geri çağırıyor rağbet yaratarak. Eski binaları restore etmek yeni bina yapmaktan daha pahalıdır, sonuç: Kârlı iş… Mutenalaştırmayı destekliyor muyum? Hayır, ama sisteminiz kapitalizmse mutenalaştırma her zaman olacaktır.

Muta-Morphosis serisinin çok perspektifliliğin de etkisiyle minyatür estetiğine yakın bir duruş sergilemesi, sizin yola çıkarken belirlediğiniz bir hedef miydi, yoksa kendiliğinden gelişen ve sizin de işleri oluştururken fark ettiğiniz bir süreç mi?

Çok güzel bir soru. Süreç sırasında keşfettiğim bir şey oldu bu yakınlık. Yaratı sırasındaki süreç benim için önemli olduğundan bu durumdan hoşlanıyorum.

Kentlerin de canlılar gibi evrildiği hesaba katılacak olursa, güçlü olanın metamorfoz veya mutasyonla da olsa hayatta kalmayı başardığı bir dünyada kentler nasıl hayatta kalacak? Sizce “güçlü” ya da “güçsüz” kentler hangileri?

Bence güçlü kentler hibridleşmeye, çoğulculuğa, her gelir grubunun yaşama biçimine zemin sağlayabilen; kanaatkârlık gerektiğinde, ekonomik kriz olduğunda bunu soğurabilecek kentler olacak. Çok düzenli kentler fazla bütçe gerektiriyorlar; elzem olmayan, tüketmesi belli bir gelir gerektiren eylem, işlev, istihdam alanları yaratılıyor. Şimdinin donanımlı kentleri haddinden fazla teknolojiye bağımlı, halbuki ilerde bizi ciddi ekonomik krizler bekliyor. Geleceğin güçlü kentleri, teknolojinin getirdiği mental ve fiziksel tembelliğe alışmamış, anlık sorunlara pratik çözümler getirebilen bireylerin yaşadığı kentler olacak bence. Bir İstanbul hayranı falan değilim ama, her türlü sorununa karşın İstanbul’un mevcut hâlinin bu tarz bir kent olduğunu düşünüyorum. Bence kurtuluş melezlikte, püritanizmde değil…

Ülkemizde kent fotoğrafı alanında yapılan çalışmaları nasıl buluyorsunuz, kavramsal ve içeriksel boyutta doyurucu işler ürettiğini düşündüğünüz sanatçılar var mı?

Bu coğrafyada fotoğrafa dair hiç bir şey (makine, film, çip, teknoloji, yazılım, vb.) üretilmediği için ister istemez ülkemiz fotoğrafı her daim bu teknolojileri üreten lider kültürlerin fotoğrafından etkilendi. Kent fotoğrafı eğilimleri de mecburen bu etki alanı içinde. Buna karşın, kent ve mimarlık fotoğrafında farklı stil ve yaklaşımlarla sipariş veya sanatsal içerikli özgün üretim yapan azımsanmayacak sayıda usta fotoğrafçı var.

Dışarıdaki trendlerin yönlendirmesiyle kent fotoğrafına yoğun bir ilgi olduğu açık. Eskiden her şeyin fazlasıyla estetize edildiği, kentin turistik noktalarının seçildiği bir fotografik belgeleme eylemi vardı. Şimdiyse buna haklı bir tepki sonrası ortaya çıkan, “anti-estetik” yaklaşımda ve kentin kırık döküklüklerini belgeleyen bir kent fotoğrafçılığı var. Ama bu ne yazık ki, birçok önceki muhalif tavır gibi, moda oldu ve bir tepki olmaktansa neredeyse kaideye dönüştü. Bence her nesilden kent fotoğrafçısının bu konuda dikkatli olmasında fayda var. Buradan “Muta-morphosis” serisine atlama yapma gerekirse, fotoğrafları bu iki tavrın arasında bir yere yerleştirmeyi tercih ediyorum. Bu fotoğraflar ne çirkinliği ne de güzelliği yüceltme peşinde, sadece her ikisinin gerekli beraberliğine vurgu yapıyorlar…

Şehirlerin tanıtımlarında kullanılagelen fotoğraflar hakkında düşünceleriniz neler?

İyi ki sordunuz. İstanbul’da Aya Sofya, Sultanahmet veya Süleymaniye olduğunu vurgulamaya artık gerek yok. Hatta bunların var olduğunu bilmeyen turist İstanbul’a gelmesin:) Burada yerlileri ve ziyaretçileri çeken inanılmaz bir titreşim var, bunun vurgulanması lazım. Geçenlerde bir Yunanistan tanıtım filminde Akropol, Santorini, Mikonos gibi tipik yerlerin görüntüleri yerine taverna, eğlence, uzo, yemek, sirtaki içeren gamsız hayat görüntüleri vardı. Tamam, bunlar da Grek kültürü hakkında bilinen şeyler; ama hiç olmazsa anıt yerine yaşam keyfi vaadinde bulunmak bana daha insani geliyor…

Akademisyen kimliğinizle baktığınızda Türkiye’de yeni kuşak fotoğraf sanatçıları hakkında düşünceleriniz neler? Fotoğraf, görsel iletişim ve tasarımın yanında nerede duruyor?

Geniş yelpazeye sahip bir ortam var, farklı altyapıya sahip birçok birey kendilerine ait bir içerik oluşturabilmek için var güçleriyle çalışıyor. Böylesine üretken ve çoğulcu bir ortamın içinde olmaktan ziyadesiyle memnunum. Sanıyorum artık uluslararası ortamlarda Türkiye fotoğrafı diye bir olgudan göğsümüzü gere gere bahsedebiliriz.

Uluslararası çağdaş sanat dünyası ile karşılaştırıldığında fotoğraf koleksiyonlarının ve fotoğraf fiyatlarının seyri Türkiye’de ne durumda?

Şu sıralar fotoğraf en prestijli yıllarını yaşıyor belki de, bunu sanat çevrelerinde “fotoğraf altın yıllarını yaşıyor” cümlesiyle tarif etmeye çalışıyorum. Bunun nedeni, aynı resmin fotoğraf icat edildiğinde kendini tanıklık yapma zorunluğundan arındırdığı ve özgürleştiği gibi, fotoğrafın artık dünyayı belgeleme yanında yeni dünyalar yaratmak için de kullanılabiliyor olması.

Türkiye’de özellikle son 5-6 senede fotoğrafın koleksiyon değeri hayli arttı, daha önce zikretseniz herkesin “hadi canım!” diyeceği rakamlara fotoğraflar satılıyor. Tabi bununla birlikte edisyon kavramı iyice ciddiye alınmaya, satılan fotoğraflarla birlikte sertifikalar verilmeye başlandı. Çünkü yüksek fiyata fotoğraf satın alan koleksiyoner bu eserden başkalarında kaç tane olduğunu bilmek istiyor haklı olarak. Halbuki, toplamaya eski yıllarda başlamış olan ve çoğunlukla klasik eserlere sahip koleksiyonerler, önceleri böyle bir edisyon taahhüdü verilmediğini ya da aynı fotoğraftan 50 tane, hatta sınırsız sayıda olabileceğini bilirler. Şimdiyse bu sayının 1, 3, 5, 7, 12 gibi rakamlar arasında dolaştığını gözlüyoruz. Fiyatı yükselten bir diğer etken de baskı boyut, yöntem ve masraflarının değişmesi. Eskiden 20 x 30 cm gibi boyutlarda görmeye alıştığımız fotoğraf artık metrelerle telaffuz edilen ebatlarda ve diasec gibi pahalı yöntemlerle adeta bir “mücevher” gibi basılıyor, baskı masrafı binlerle lirayla ölçülüyor. Fotoğraf fiyatlarını yüksek bulanlar olabilir, ama tüm Türkiye sanatının fiyatı yüksek son zamanlarda; çünkü sermaye ortama balıklama daldı ve herkes bir şok içinde. Şok geçecek ve her şey normalize olacaktır…

Ciddiyetle fotoğraf koleksiyonu yapan çok sayıda kurum veya koleksiyoner yok ne yazık ki. Bireysel anlamda çok sayıda isim bilmiyorum maalesef; çağdaş fotoğrafı bitmeyen bir enerjiyle izleyen Tony Ventura, daha çok klasik eser toplayan Nejat Türkmen, genç nesilden Naim Nihmet bildiğim az sayıda fotoğraf koleksiyoneri (başka isimler varsa ne mutlu, atladıysam üzgünüm). Tanınmış diğer koleksiyonerler de fotoğraf alıyorlar ama fotoğraf koleksiyoneri değiller. Fotoğraf konusunda farklı bir bilinç geliştirmiş daha fazla sayıda koleksiyoner ve kuruma gereksinim olduğu açık.

Şeytan tüyü

İstanbul tuhaf yer. Öldürür de, yaşatır da, üzer de, sevindirir de… Kantarı, topuzu, ayarı yok gibidir İstanbul’un. Saniyeler içinde müthiş bir sevinç duygusu üzüntü veya öfkeye, ışıl ışıl bir hava ıslak ve sevimsiz bir atmosfere, hali vakti yerinde gibi görünen bir yer anında fukara mahallesine dönüşebilir.

İstanbul 7 tepe ya, belki bu yüzden İstanbul’u herkes tepe tepe kullanır, çünkü İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. Dünya başkenti sayılan diğer metropollerin çoğu, sakinlerini İstanbul kadar serbest bırakmaz. Peki iyi bir şey midir bu? Kentin karmaşık, yer yer kirli, çirkin fiziki yapısı “hayır, hiç de iyi bir şey değil bu!” dedirtiyor…

İstanbul belki de samimidir, saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır. Yoksa acaba bu haller İstanbul telaşlı, özensiz, vakitsiz, bilinçsiz, sahipsiz olduğu için midir?

İstanbul’a bir çok kişi para kazanmaya gelir, “memleket” İstanbul değildir bir çok kişi için. İstanbul’u kağıt mendil misali kullanıp atan pek çok misafir “memleket”e bunu reva görmez; memleket hep daha kutsaldır, bu yüzden de misafirliklerini bir türlü atamazlar üzerlerinden…

“Istanbul was Contantinople” der bir şarkı. Artık Bizans İmparatoru Konstantin’in olmayan bu şehre şu veya bu şekilde sahip ya da sakin olmuş insanlar ve milletler paylaşamazlar onu başkaları ile. Boğaz’dan kuzey ya da güney denizlerine giden gemiler öykünerek bakar belki bu tuhaf şehre…

İstanbul deyince “istiap haddi” kavramı gelir akla; kapasitesini çoktan doldurmuş, eskiden “taşı toprağı altın” olan bu yer taşı toprağı inşaat molozuna, yağmur ve sel sonrası gelen çamura dönüşmüş olmasına karşın, hala bardağı taşıracak damlayı içine alacak kadar da esnektir.

Gayrimenkul spekülatörleri, arazi rantçıları her ne kadar İstanbul’u yüksek binalara boğmaya çalışsa da bu kent aslen yatay gelişmiş ve gelişen bir canlı organizmadır. İstanbul’un güzelliği yataylığındadır, dikeyliğinde değil, İstanbul Manhattan olmaya asla öykünmemelidir…

Her yerde alışveriş merkezi görüyoruz artık; dışarıda, açık havada, sokakta yaşama kültürü ve geleneği olan bir halkı devasa binaların içlerine tıktılar, ölümüne alışveriş yapsınlar diye. İnsanlar kendilerine sunulan yüzeysel şaşaaya kandılar ve doldurdular bu tüketim fabrikalarını. Ama İstanbul’u İstanbul yapan sayısız şeyden biri de alışveriş merkezleri değil, açık hava pazarları ve özellikle gündüzleri boş bulamadığınız sokaklarıdır.

İstanbul sanatı da, kültürü de, gastronomiyi de, mimarlığı da, yaşamı da kendine göre tüketir. Dünyanın önemli gelişmiş ve organize metropollerinde sırf bu yüzden İstanbul’daki titreşimi bulamaz gelen ziyaretçiler. Taklit malı boldur İstanbul’un, ama onların üretim ve tüketim biçimleri özgündür en azından…

İstanbul’da azınlık çalışır, çoğunluk tüketir. Çoğunluğun çalıştığı Batı metropollerinin sokaklarında İstanbul’daki gibi bir “insan seli”ne rastlayamazsınız. İstanbul’da Cumartesi’ye denk gelen bir yaz gecesi saat 2-3 gibi köprüde yoğun trafik olur; bu canlılığa “kontra” veya “sür rölans” çekebilecek bir dünya kenti ya yoktur, ya da nadirdir…

Murat Germen, Kasım 2010, FotoAtlas İstanbul sayısı için makale

%d bloggers like this: