Skip navigation

Tag Archives: koleksiyoner

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

Advertisements

http://ortaformatdergi.tumblr.com/post/17725329272/soylesi-murat-germen-ile-elestiriye-dair

– Siz bir sanatçı olarak ne gibi değişiklikler gözlemlediniz İstanbul’da, Avrupa Kültür Başkenti ile ilgili olarak? İstanbul’da neler değişti, İstanbul neler kazandı neler kaybetti?

Gözlemlediğim bariz değişiklikler pek olmadı açıkçası. Bazı tarihi eserler restore edildiler sanıyorum ama bunun için Avrupa kültür başkenti olmayı beklemek gerekmiyordu. Bu tür koruma projelerinin sürdürülebilir bir şekilde devamlılık arz ederek icra edilmesi gerekiyor. İstanbul’un bir şeyler kaybettiğini hiç sanmıyorum ama ileriye dönük vizyoner projelerden de bahsedemeyiz izlediğim kadarı ile; umarım yanılıyorumdur. Kısa vadelerle düşünen, genel bir zenginlik yerine kişisel ölçekte cep doldurma peşinde olan, onlarla yıllık gelecek planları olmayan bir toplumdan da zaten ileriye dönük projeler beklemiyordum doğrusu. Böyle olacağını da tahmin ettiğim için şahsen veya kolektif olarak gerçekleştirilebilecek bütçeli proje başvurusu konusunda hiç heyecan taşıyamadım ne yazık ki. Halbuki donanımlarım ve yapabildiklerim dolayısı ile benim en az 3-4 projeye dahil olmam ve/veya önermem gerekirdi…

– Sizce kültür başkenti amacına ulaştı mı? İstanbul’daki kültür hayatının artması ve yaygınlaşmasından bahsedebilir miyiz?

Yapılanların belli bir amacı, ileriye dönük bir vizyonu olduğunu sanmadığım için ulaştığını da düşünmüyorum. Önemli sayılabilecek geçici bazı etkinlikler oldu ama kalıcı iz bırakan çok az sayıda proje var. Bir tanesi Ekmel Ertan’ın AmberPlatform girişimi oldu bence. Sanat Limanı’nda gayet önemli bazı sergiler oldu ama burasının kalıcı olup “Sanat Limanı” olarak devam etmeyeceğini öğrenmek hayal kırıklığına uğratıyor insanı. Her nasıl devlet İstanbul Modern’de esnek davranıp binayı sanata açtıysa, aynı tavrı bu antrepoda da gösterebilirdi. İstanbul’da kültür ve sanat ortamı son 5-10 yıl içerisinde zaten neredeyse korkutucu bir ivme ile büyüyor, kültür başkenti olmak buna esaslı bir ek ivme getirmedi bence. Öyle bir büyüme var ki sponsorluk adı altında prestij yatırımları, kara para aklama eylemleri ve sermaye gibi finansal bileşenler/süreçler balıklama daldılar sanat ortamına. Daha sanatın kültür üzerindeki geliştirici etkisini doyurucu bir şekilde yaşayamadan, metaalaşma sürecine el attık, gerekli hazım sürecini geçirmeden. Bir başka deyişle, ilkbaharı doğru dürüst yaşayamadan kıştan direkt yaza geçtik gibi oldu…

– Kültür başkenti sonrasında İstanbul’daki kültür sanat hayatının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Gerçekten bir kültür şehri kavramından bahsedebilir miyiz, böyle olması için ne olması gerekir?

Gerçek bir kültür şehri olabilmek için mevcut bazı kültür ögelerini sahiplenmek gerekiyor sanırım. İstanbul kenti, tarihi yapılara reva görülen eziyet yüzünden UNESCO Dünya Mirası listesinden çıkarılma tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Daha geçen hafta, dünyanın en önemli anıt-yapılarından birisi olan Ayasofya’nın tazyikli su ile temizlendiğini öğrendik gazetelerden. Su, tarihi yapılardan en çok uzak tutulması gereken iklimsel ögelerden birisi, siz bir de tazyikli bir şekilde binaya sıkıyorsunuz; şaka gibi!!! Elindekinin bu derece farkında olmayan bir toplumda kültür şehri kavramının hakkıyla oluşması, gelişmesi zor görünüyor. Bizde bir çok şey sadece para ettiği zaman ciddiye alınıyor. Örneğin, ne zaman yenilenen eski binalar tamire yatırılan parayı katlayarak kazanç ve prestij getirdi, ancak o zaman eski binalar sıklıkla yenilenmeye başladı. Halbuki kültür ve sanat söz konusu olduğunda bazen karşılık beklemeyeceksiniz, hem devlet hem de özel şirketler olarak. Bizde ne devlet ne de özel şirketler işin ucunda kazanç yoksa o işe girmez, bu şekilde de kültür ne doğru dürüst oluşur ne de korunur…

– Sanat ve galeri ilişkisinin tarihine baktığımızda bugün galeriler işlevsellik anlamında nasıl bir noktaya gelmiş durumda?

Galeriler farklı tavır ve yapılanmalar içinde son zamanlarda. İlk göze çarpan tip; çok iddialı, gizli ya da adı bilinen yatırımcıların destek olduğu, oyunlarını büyük oynayan, daha çok zengin alıcıyı hedef kitle olarak belirleyen, alıcı ile kontakta geçmek konusunda manipülatif sayabileceğimiz galeriler. Bu tür galeriler bir çok sanatçının rüyalarını o derece süslüyor ki, sanatçılar eskiden çalıştıkları veya çalışmakta oldukları galerilere ve sahiplerine olan minnet borçlarını unutup beklenmedik manevralar yapabiliyorlar. Çok acımasız bir yarış ortamı yaratılmış durumda ve eğitimli bir kesim olması beklenen sanatçılar bile birbirlerine diş biler hale getirilebiliyor. Bunların dünyadaki uç noktasına örnek olarak Larry Gagosian’ın sahibi olduğu Gagosian Gallery ya da Jay Jopling’in White Cube adlı galerisi verilebilir. Geçenlerde yayınlanan sanatın en güçlü 100 kişisi listesinde Larry Gagosian en tepede idi ve şahsen bu durumu çok tehlikeli buluyorum. Geçenlerde büyük gürültü ile Akaretler’de açılan tanınmış bir Amerikan galerisinin İstanbul’a gelmesini sağlayanın, bir ünlü Amerikalı emlak uzmanı olduğunu öğrendik. Bir emlakçının büyük paralarla yüksek gelir grubuna işler satacak bir galeriye zemin sağlaması bu işin içinde sermayenin ne derece güçlü bir şekilde var olduğuna işarettir bence…

Diğer bir galeri tipi ise arkasında kapital desteği bulunmayan, bu işi yıllardır yapmakta olan, manipülasyondan çok edindiği çevreye güvenen, sanatçı listesi arada ufak tefek değişiklikler geçiren ama genelde istikrar arz eden, sanatçıları birbirine köstek olmayan, bu işi çok daha insani bir çerçevede yapan yıllanmış galeriler ve onların sahipleri. Onlar için bu tatsız yarışma ortamında var olmak artık eskisi kadar heyecan verici değil büyük olasılıkla. Yukarıda sözü geçen tipte galerilerin arkasındaki gizli kapital gibi bir destekleri olmadığı için, eski nesil galeriler yarışta arkalarda gibi dursalar da, bilinçli alıcı bu galerilerin öneminin farkında olduğundan aslında hiç de geride kalmıyorlar. Bu galeri tipine eklemlenen diğer bir galeri tipi ise özellikle son zamanlarda sayıları çok artan genç sanatçıları hayli başarılı bir şekilde temsil eden, çoğunluğu Tophane bölgesinde bulunan genç galeriler.

Türkiye’de her galeri tipi yüksek gelir grubuna bağımlı genelde. Batı kültürlerinde ise galeriler daha küçük bütçeli alıcıya da zemin sağlayabilme şansına sahipler. Bu durum, özellikle fotoğraf söz konusu olduğunda farklı yaklaşımları beraberinde getiriyor. Türkiye’de fotoğrafla çalışan sanatçılar 3-5 edisyonun ötesine geçerse koleksiyonerler bundan rahatsız olabiliyor. Batı’da edisyon sayılarının 7 veya 9 gibi daha yüksek rakamlara, hatta aynı fotoğrafın küçük boyutunun üretilip 12 edisyon gibi bir rakamla toplamda 20 küsur edisyona ulaşılabilmesi, edisyon başına olan fiyatın düşürülebilmesini sağlıyor. Bu sayede orta gelir grubunda olan insanların da sanat eseri alabilmesi sağlanıyor. Bu tarz alıcılar sanatçının daha çok tatmin olabilmesine imkan sağlıyorlar aslında, çünkü bu kişiler eserleri yatırım için değil duvarlarına asmak için alıyorlar çoğunlukla. Türkiye’de ise böyle heyecanlı bir alıcı kesimi yok gibi, alıcılar ya kısa ya da uzun vadede eserleri aldıkları fiyatların birkaç katına müzayedelerde satarak elden çıkarıyorlar.

– Galeriler bugün sanatın gelişimine gerçekten katkıda bulunuyor mu, yoksa sanatı ticarileştirme ya da dondurma gibi olumsuz etkilere de sahip mi?

Galeriler ve sahipleri, arkalarında karşılıksız destek yoksa, satış ile yaşamak zorunda olan kurumlar. Dolayısı ile “ne satar, ne satmaz” konusunda insiyakları çok gelişmiş durumda. Bu yüzden de sanatçıya zorlama değil ama yönlendirme yapıyorlar ister istemez. Bir sanatçının belli bir serisi, çalışma dizisi daha çok satıyorsa, galeri sanatçıya o seriye devam etme konusunda telkin yapar. Bunu çok da kişisel olarak almaması lazım sanatçının. Bu biraz da koleksiyonerlerin zevk yelpazelerinin kısıtlı olmasından kaynaklanıyor, galeri ve bağlı çalışan sanatçı da satmak üzere yola çıktıkları için, alıcı başka bir seriye yönlenmedikçe satan seriye devam etmek neredeyse zorunlu. Alıcıların daha vizyoner oldukları ve ilgilerini daha geniş bir yelpazeye yaydıkları kültürlerde, sanatçı, satan işleri dışında diğer serilerini piyasaya sokma konusunda daha şanslı olabiliyor. Şayet işler sanatçının beklediği gibi gitmiyor ve sadece bir seri satıyorsa, sanatçı bu durumda satan serisini diğer işlerine sponsorluk yapan bir gelir kaynağı olarak görerek yoluna devam etmek durumunda. Bu durumu eleştiren kişiler ise ya sanatçı olarak yaşama tecrübesi geçirmemiş ya da hali vakti yerinde olup ille de satmak zorunda olmayan sanatçılardır büyük olasılıkla.

– Galeriler dışında bir sanat varlığını sürdürebilir mi? Sürdürse buna sanat denilebilir mi?

Şüphesiz ki denilebilir ve varlığını sürdürebilir, sürdürmeli. Sanat bir meslek değil ve içten gelen bir hezeyan hali. Galeriye bağlı olmadan da sanat üretebilir, ürettiğinizi başkaları ile paylaşabilirsiniz. Ama eser satmadan sanat yapmaya devam etmek için ya mirasyedi olmak, ya çok şanslı olup ortaçağlardaki gibi mesen(ler) tarafından desteklenmek, ya da bu işi hobi bazında icra etmek gerekiyor. Eser satmak niyetindeyseniz galerisiz işiniz çok zor, bu yüzden sanatçının satış yaparak yaşayabilmesi için galeri vazgeçilmez bir aracı platform.

– Bugün galerilerin müzeleşmesi, müzelerin de galerileşmesi gibi bir süreçten bahsedebilir miyiz?

Bu iki kurum birbirinden çok farklı ölçekte ve nitelikte. Her ne kadar son zamanlarda özel olanları dikkat çekici derece arttıysa da, müzeler aslen kamusal olması gereken yapılanmalar. Dolayısı ile galerilerin müzeleşmesi, en azından fizik ve ölçek olarak olası değil. Kavram olarak ise galeri müzeye göre daha ticari bir kurum, bu anlamda da bazı müzelerin galerileşmeye başladığı söylenebilir.

– Özellikle genç sanatçılar, galerilerin hakim olduğu mekanizmaya girememe konusunda çok şikayetçi ve bu konuda sanatın kendisinden farklı unsurların da devreye girdiğini düşünüyorlar (tanıdık, çevre, vs.). Siz ne düşünüyorsunuz?

Buna katılmıyorum. Genç sanatçıların bizim genç olduğumuz dönemlere nazaran çok daha fazla seçeneği var. Sadece genç sanatçılarla çalışan, onları yurtiçi ve dışında başarılı bir şekilde temsil eden, köklü galerilere göre uluslararası platformda daha çabuk ilerleyen yeni nesil galeri ve galeri yöneticileri var. Tanıdık ve çevre şüphesiz zorlayıcı kriterler ama sadece gençler değil orta yaş ve üstü sanatçılar da bu zorlamaya maruz kalıyorlar. Gençler reddedilme korkusu taşımadan doğru yeri bulana kadar denemek zorundalar. Beklentileri lüzumundan fazla yüksek ve çok yüksek yerlere çok kısa sürede gelmek isteyebiliyorlar. Bu olmayınca da anında hayal kırıklığı oluyor ve suçu başkalarında aramak tercih ediliyor.

– Türkiye’de galerileşme süreci nasıl gelişti, batıdakinden farkları ne oldu? Çarpık bir gelişme ya da olumlu bir gelişmeden bahsedebilir miyiz Türkiye’deki sanat ve galeri camiası için?

Çarpıklık belki yok ama kültür ve sanat dünyasında dünyada yeteri kadar söz sahibi değilsek bunun nedeni bir çok yaklaşımı, akımı, yöntemi Batı’dan ithal ediyor olmamız. Coğrafyamıza ait olmayan bazı kavram ve yaklaşımlarla sanat üretince bazen sonuçlar sırıtabiliyor ve özgün durmuyorlar. Batı’da fark yaratmak için Batılı gibi olmaya öykünmekten vazgeçmek gerekiyor…

%d bloggers like this: