Skip navigation

Fotoğrafı belki de en anlamlı kılan eylem: Sokak fotoğrafçılığı

 

Fotoğrafın çok sayıda uzmanlaşma, eylem alanı, üretilme / adlandırılma / icra edilme biçimi var: Doğa, mimarlık, gezi, tıp, moda, magazin, doğum, ürün, tanıtım, doğrudan, kurgu, stüdyo, dijital, analog, klasik, çağdaş, vb. Bunların arasında fotoğrafın genel külliyatı içinde en çok yer edinen, izleyici tarafından en çok önemsenen ve her daim izlenebilen, modası geçmeyen fotoğraflama eylemi herhalde sokak fotoğrafçılığıdır. Fotoğraf tarihinin bilinen ilk fotoğrafı olarak geçen, 1826 ya da 1827 tarihli, Nicéphore Niépce tarafından üretilmiş “Vue de la fenêtre du domaine du Gras” (Le Gras dolaylarında pencereden görüntü) ve daha sonra Louis Daguerre tarafından 1838’in sonlarında ya da 1839’un başlarında çekilen “Boulevard du Temple” (Temple Bulvarı) başlıklı fotoğrafların sokak görüntüleri olması bu alanın önemini vurgulamakta.

 

Fotoğrafçılığın üstte bahsi edilen şekilde farklı kategorilere ayrılmasının ötesinde ana kategoriler de alt kategorilere ayrılabiliyor. Sokak fotoğrafçılığının çeşitli icra edilme yöntemleri var. Erken dönem fotoğraf tarihinin vazgeçilmez isimleri arasında olan Eugène Atget, Berenice Abbott, Alfred Stieglitz, Lewis W. Hine, Jacques Henri Lartigue, André Kertész, Robert Doisneau, Brassaï, Bill Brandt, Henri Cartier-Bresson, Manuel Álvarez Bravo, Josef Koudelka, Dorothea Lange, Helen Levitt, Walker Evans, Weegee (Arthur Fellig), Lisette Model, René Burri, Lee Friedlander, Robert Frank, Garry Winogrand, Joel Meyerowitz, Diane Arbus, Elliott Erwitt gibi fotoğrafçılar sadece “sokak fotoğrafçısı” olarak tanınmasalar da hepsi sokak fotoğrafçılığının unutulmayan bazı örneklerini üretmişler. Bu erken dönem örneklerde, fotoğrafçının varlığının özne tarafından olabildiğince hissedilmemesi önemsenen bir konu olarak dikkat çekiyor. “Karar anı” (decisive moment) kavramı bu dönemde doğmuş ve resim gibi görsel aktarım platformlarında rastlamadığımız, tanıklık anının biricikliğini ortaya çıkaran fotoğraflar çekilmiş.

 

Her ne kadar bu tanıklık anı fotoğrafın “dolaysızlığı”na yani “doğrudan” olmasına istinaden birçokları tarafından “nesnel gerçek” olarak algılansa da, aktarılan bilginin öznel bir seçim olduğu unutulmamalı. Fotoğrafçı bulunduğu ortamda tezahür eden, var olan bir çok olay, kişi arasından sadece birine, birkaçına odaklanmayı tercih ettiğinden ortamın tüm gerçekliğini aktarmayı vaat etmemeli veya izleyici fotoğrafçıdan böyle bir nesnel bütünlük beklememeli. Sanıyorum burada izleyici açısından daha çok anlam ifade edebilecek boyutlar, aktarılanın ne derece gerçek olup olmadığından çok, fotoğrafçının sosyo-politik duruşu ve konuyu aktarma sürecindeki samimiyeti olsa gerek. Bu aşamada, sokak fotoğrafçılığından fazlasıyla beslenen, şahsen çok önemsediğim bir alan olan sosyal belgeselci tavrı benimsemiş fotoğrafçılıktan bahsetmekte fayda var. Türkiye’de Özcan Yurdalan, Yücel Tunca, Mehmet Kaçmaz, Altan Bal, Kemal Cengizkan, İlker Maga, Özcan Yaman, Mehmet Özer, Ahmet Şık, Fatih Pınar gibi fotoğrafçılar ve Nar Photos gibi kolektifler, Fotoğraf Notları gibi dergiler, Galata Fotoğrafhanesi gibi kurumlar tarafından benimsenen bu tarzda yukarıda sözü geçen duruşun güçlü bir şekilde var olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal belgeselci fotoğrafçılık eylemi sayesinde; hakim medyada kendilerine yer bulamayan, sistemin görmezden geldiği, günlük reyting malzemesi olarak tüketilmeyen konulardan sokak fotoğrafçılığı eylemi aracılığı ile haberdar olma şansı bulabiliyoruz. Bu da sözü geçen fotoğrafçıları ve fotoğrafçılığı çok değerli kılıyor şüphesiz.

 

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım farklı sokak fotoğrafçılığı eylemleri halen devam etmekte. Bunların yanı sıra, çağdaş bazı tavırlara da göz atmak gerekir. “Deadpan” olarak adlandırılan yeni sokak fotoğrafçılığı eğiliminde; öznenin fotoğrafçının varlığından bariz bir şekilde haberdar olduğunu, hatta fotoğrafçısı ile adeta bir anlaşma imzaladığını gözlüyoruz. Burada Orhan Cem Çetin’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Hayatın içinden bir kesitin, fotoğraflanana hissettirilmeden, adeta ‘pusuya yatmış’ bir fotoğrafçı tarafından, ustalıkla çekilip alınmasındaki maharet üzerindeki yaygın vurguya bir tepki olarak gelişen, aksine hayatın bilinçli olarak durdurulduğu ve fotoğraflanın bariz biçimde poz vererek, soğuk, ifadesiz, kopuk bir atmosferde kaydedildiği yaklaşım, günümüz fotoğrafında ‘deadpan’ olarak adlandırılıyor. Türkçede ‘anlamsız, ruhsuz, ifadesiz, cansız’ sözcükleri ile karşılık bulan, kökleri Alman fotoğrafçılığına, Becher’lere, özellikle Thomas Ruff’a kadar takip edilebilecek bu kavram, son yıllarda Kuzey Avrupa fotoğrafında belirgin biçimde kendisini gösteriyor.” Deadpan kavramını biraz daha açalım: Terim aslında 1920’lerde ortaya atılmış ve yüzdeki ifadenin aynen bir tava gibi düz ve ölü olması haline vurgu yapılması amaçlanmış. Eski zamanların önemli komedyenlerinden Buster Keaton’ın insanları kahkahalarla güldürürken kendi yüzünün “buz” veya “taş”tan hallice bir ifadesizliğe sahip olması, deadpan kavramını açıklayacak bir örnek olarak verilebilir.

 

‘Deadpan’in, daha önceleri birçok örneğini gördüğümüz, etkileyici yüz ifadesi elde etmek üzere fotoğrafçının öznesini ayartarak manipüle ettiği alışageldik fotoğrafçılık eylemine bir alternatif olarak doğduğunu söyleyebiliriz. Bu tarzda çalışanların, görüntülenen öznede fotoğrafçı tarafından “inşa edilmiş” yüz ifadesinin özneyi samimiyetli bir şekilde yansıtmadığını düşündüklerini varsaymak olası. Öznedeki herhangi bir duygu tetiklemeyecek ve özellikle amaçlanan nötr duruşun, izleyiciyi kandırılmış olma duygusundan uzaklaştırma potansiyeli taşıdığını öne sürebiliriz. Deadpan stili, büst olarak adlandırılan bölge yani vücudun üst yarısının dahil edildiği, görece daha yakın plan çekilmiş tipik portreleri içerse de daha çok boy portrelerini tercih eder. Tümü dahil edilen insan gövdesinin mekânsal bağlamla olan ilişkisi önemsenmekte, bu sayede yüz ifadesi olması gerekenden fazla rol çalmamakta, öznenin içinde bulunduğu ortamla kimliğini tamamlayabileceği varsayılmaktadır. Deadpan gibi “yeni sokak fotoğrafı” tarzında işler üretenler arasında yurtdışında Rineke Dijkstra, Lise Sarfati, Alec Soth, Stratos Kalafatis, Thomas Ruff, Michael Itkoff, Anastasia Khoroshilova, Albrecht Tübke, Frank Hoehle gibi fotoğrafçıları; yurtiçinde ise, her serileri ve fotoğrafları bu kapsama dahil edilemese de, genç kuşağın başarılı fotoğrafçılarından Ali Taptık, Serkan Taycan, Ahmet Polat gibi isimleri sayabiliriz. Son zamanlarda kendine has stili ile öne çıkan Magnum fotoğrafçısı Martin Parr’ın ise çağdaş ironik belgeselci tavrı içinde, arada deadpan tarzı fotoğraflar ürettiğine de şahit olabiliyoruz.

 

Deadpan fotoğrafçılığın getirdiği önemli avantajlardan birisi, etik konular ve kişilik hakları bağlamlarında oluşabilecek sorunların bertaraf edilmiş olması. Özne bariz bir bilinçle kameraya bakmakta, fotoğrafçı özneden habersiz bir kayıt almamakta, bu yüzden özne herkesin mutabık kalacağı bir onay vermektedir. Öznenin haberi olmadan yapılan çekimlerde ise, izin alınması söz konusu olmadığı için etik boyuta çok dikkat edilmesi gerekiyor. Bu konuda sınırları çok belli olan bir kurallar bütünü yok. Farklı ülkelerde farklı hukuki uygulamalar söz konusu olabiliyor. İznini almadığınız özneyi zor ve aşağılayıcı bir durumda bırakmamak genelde izlenmesi gereken bir etik kod olarak karşımıza çıkıyor. Güvenlik adına birçok ülkede sokaklara yerleştirilen ve hepimizi iznimiz olmadan günde onlarca, yüzlerce kez kayda alan gözetim kameraları, öznesinden izin almadan çekim yapan sokak fotoğrafçılarının eylemlerini meşru gösterebilmeleri için emsal oluşturuyorlar. Daha çok mimari içerikli çekimleri ile tanınan Alman fotoğrafçı Michael Wolf’un “Tokyo Compression” adlı serisine baktığımızda, Tokyo metrosunda iş dönüşü saatlerindeki yoğun kalabalık istiflenmesi yüzünden çehreleri vagonların camlarına yapışmış insanların tekil portrelerini görüyoruz. Bu fotoğrafların çekilmesi sürecinde öznelerden izin almanın neredeyse imkansız olacağını takdir edersiniz. Fotoğrafçı burada, biraz da risk alarak, öznelerinin şikayette bulunmayacağına güvenmek durumundadır, şikayette bulunulursa da bir şekilde orta yol bulunacaktır diye düşünülmektedir belli ki.

 

Aynı Michael Wolf, Google’ın harita hizmeti kapsamında paylaştığı ve herkesin kullanımına açık “Street View” veritabanındaki sokak fotoğraflarını kullanarak, sanatta sıklıkla başvurulan “kendine mal etme” yöntemi aracılığı ile farklı bir sokak fotoğrafçılığı eylemi gerçekleştiriyor. Wolf, bilgisayarında görüntülediği ve Google’ın çok kafalı özel kamerası ile çekilmiş anonim fotoğrafları, kendi fotoğraf makinesi ile ekrandan makro röprodüksiyonlar yaparak başkalaştırıyor. Alman fotoğrafçı yakın zamanda bu serisini belgesel fotoğrafçılığın en sağlam kalelerinden birisi olan World Press Photo yarışmasına yollayarak mansiyon ödülü kazandı. Bu ödül hala devam eden büyük tartışmalara yol açtı: Birçok kişi Google Street View fotoğraflarının başkalaştırılarak belgesel sokak fotoğrafı olarak sunulmasını kabul etmeye hazır değil(di). Wolf’dan daha önce Jon Rafman’ın da izlediği bu süreç sonunda ortaya çıkan fotoğrafları ciddiye alma eğiliminiz olmasa bile, her iki fotoğrafçının da işlerine bakmanızı muhakkak öneririm. Kendine mal etme (appropriation) sonrası ortaya çıkan kadrajlanmış sokak görüntüleri birçok iddialı sokak fotoğrafçısının işlerinden daha dikkat çekici.

 

Ortaya çıkan külliyata genel olarak sokak fotoğrafçılığı dense de, listeye sokaklar dışında başka ortamları da eklemek olası. Park, meydan, su kenarı, alışveriş merkezi, plaj, kafe, lokanta, tren istasyonu, metro vagonu, tiyatro lobisi, vb. gibi kamusal kent alanları da sokak fotoğrafçılığının unutulmaz örneklerinin üretildiği diğer mekanlar olarak göze çarpıyor. Teknik olarak baktığımızda ise; 35mm Leica formatlı veya benzeri küçük gövdeli makineler kullanım kolaylıkları, hızları, boyutları, ağırlıkları açısından tercih edilse de bazı fotoğrafçıların üstten bakaçlı Rolleiflex tipi orta format film kullanan makineleri kullandığı görülmekte. Rolleiflex tipi makine kullanımında fotoğrafçı direkt olarak öznesine bakmadığı için, özne fotoğrafçının nereye baktığını kestiremediğinden “olduğu gibi” bir an yakalama şansı yükselebiliyor. Aynı avantaj katlanır önizleme penceresi olan bazı yeni dijital makineler için de geçerli; fotoğrafçı çektiği kişiye yüzünü dönmek zorunda kalmayarak kendisini fark ettirmeden çalışabilirken, öznenin dikkatinin fotoğrafçıda toplanması ve “poz vermesi” ihtimali ise zayıflıyor.

 

Sokak fotoğrafçılığının sanat dünyasında da ne kadar önemsenen bir ifade alanı olduğunu, takip eden satırlarda öne süreceğim bir saptama doğruluyor diye düşünüyorum. Jeff Wall, Philip-Lorca diCorcia ve Gregory Crewdson gibi kurgusal fotoğrafın eşsiz örneklerini üreten sanatçılar, kurguladıkları sahnelerde sokak ortamlarını simüle etmekte, ürettikleri bazı fotoğraflar içerik ve estetik itibarıyla sokak fotoğrafçılığı çalışmaları gibi durmaktalar. Bu fotoğraflarda göze çarpan öznelerin hepsi kiralanmış modeller olsa da, özellikle Jeff Wall çalışmaları, kurgulamadaki başarı sayesinde sokak fotoğrafçısına denk gelmiş rastgele sokak görüntüleri gibi algılanabilmekte. Jeff Wall süreci şu şekilde açıklıyor: “Şöyle bir tabir geliştirdim: Fotoğraflamamakla başlıyorum. Bu benim tavrımı gayet iyi açıklıyor. Sokakta bir şey gördüğüm zaman fotoğrafını çekmiyorum. Gözlerim fotoğraf çekmemek üzere avına odaklanmış halde, arada hayli küçük bir fark var aslında. Aklımda kalan üzerinden oluşturduğum kurgusal görsel kayıt gene de belgesel nitelikte bir fotoğraftır. Hatırladığımı kurguladığım için bu sayede bellek nedir, nasıl bir şeydir konusunu tartma fırsatı buluyorum. Örneğin, 2000 tarihli ‘Tattoos and Shadows’ sokakta tanık olduğum bir anı temsil eder. Bir yaz akşamüstü evimin civarında yürürken, bir ağacın yaprakları arasından geçen ışığın titreşimi altında gözüme takılan dövmeli 4 gencin birlikte olduğu sahne beni hayli etkiledi ve bunu sonraki yaz fotoğrafa dönüştürmeye karar verdim. Kalabalık olmasın diye 4 yerine 3 kişi kullandım, sahneyi gördüğüm yerdeki asıl ağaç altı, fotografik olarak potansiyel taşımadığı için başka bir bahçe ve ağaç seçtim. Gerçek bir andan gelen bu izlenimin yeniden inşası aslına sadık bir dönüşümden ibaret. Fotoğraflarım çoğunlukla oyuncuların rol aldığı sahnelemelerdir, ki bu ressamların modellerle çalıştığı eski resim geleneğine bir atıf olarak değerlendirilebilir. Eserlerimdeki içeriğe bir olay olarak bakılmasından çok bir temsil olarak algılanmasını tercih ederim. Bir gazeteci bir olayı aktarmakla ilgilenir, sanatçı ise olayın temsilinin aktarılması ile.”

 

Antropolojik, sosyolojik bir çalışma olarak da algılanabilecek sokak fotoğrafçılığı alanında internet ortamında infial yaratan güncel bir gelişmeyi aktarmadan yazıyı bitirmek abes olur. Bu çok ilginç hikayeyi Kemal Kestelli’nin blog’undan bulduğum metin aracılığı ile aktarayım: “John Maloof isimli bir emlakçı (ve aynı zamanda amatör tarihçi) yaşadığı yerdeki bir parkın tarihini anlatan çalışmasını hazırlarken, kitabında kullanabileceği eski fotoğraflar satın almak üzere bir müzayedeye gider ve bir kutu dolusu negatif film satın alır. 30,000’den daha fazla negatif içeren bu kutuya yaklaşık 400 dolar ödeyerek eve döner. Ama işler umduğu gibi gitmez, çünkü bu negatifler arasında anlattığı parkı tasvir eden hiç bir fotoğraf bulamaz ve kutuyu kenara koyar. Daha sonraları bu kutuyu yine açar ve detay görmek için az sayıda fotoğrafı tarar. Taradıkça gördüğü fotoğraflardan çok etkilenir, yeni fotoğraflar tarar ve diğer yandan fotoğrafların sahibini aramaya başlar. Maloof yaptığı araştırmalar sayesinde benzer negatiflerden satın alan kişileri bulur ve onlardaki negatifleri de satın alır. Almış olduğu kutular içinde bir gün şans eseri, bir fotoğraf stüdyosundan gelen zarfın üzerinde kurşun kalem ile yazılmış Vivian Maier adına rastlar ve hemen bu ismi Google’da aratır. Tek bulabildiği, birkaç gün öncesine ait bir vefat ilânıdır. Aradığı kişiyi bulmuştur ama çok geç kalmıştır. Tarayarak dijital ortama geçirdiği fotoğrafların çok değerli fotoğraflar olabileceğini düşünüp bazılarını çevrimiçi paylaşım sitesi Flickr’a yükler ve ne yapması gerektiği konusunda takipçilerinden yorum, öneri ister. Gelen yorumların sahiplerinin hepsi fotoğraflara hayran kalmıştır ve bir sanat galerisi veya müzeye danışmasını tavsiye ederler. İnternet sayesinde Vivian Maier adı yavaş yavaş duyulmaya başlar ve efsaneleşir. İlk sergisi Avrupa’da açıldıktan sonra Şikago’da başka bir sergisi açılır.”

 

Vivian Maier ne yazık ki bu gelişmelerin hiçbirisine şahit olamadan ölmüş ve bu yüzden hüzün verici bir öykü ortaya çıkmış. Her ne kadar Maier bu süreçten çok kârlı çıkmış gibi görünmese de, biz izleyiciler fotoğraf tarihinin en etkileyici sokak fotoğrafçılığı pratiklerinden birisini tanıma şansına erişmiş olduk. Fotoğraflar o derece başarılı ki, vakit ayırıp http://www.vivianmaier.com/ adresine girmenizi ve uzun uzun fotoğraflara bakmanızı öneririm. Fotoğraf tarihinin ünü kıtalara yayılmış bazı sokak fotoğrafçılarının işlerinden daha etkileyici, içerik ve estetiği eşsiz bir profesyonellikte harmanlamış bir eylemle karşı karşıyayız çünkü… Kazara keşfedilen, ortaya çıkardığı külliyatın insanları ne derece etkilediğini göremeden ölen Vivian Maier bize, gittikçe çeşitlenen çağdaş fotoğraf ortamında bile çok taze bir içerik sunuyor.

 

Çekim öncesi, sırası ve sonrasında kurguya dayanan güncel fotoğraf üretimi ortamı içerisinde, fotoğrafın ilk zamanlardaki üretim ve paylaşım biçimlerinin var olmaya devam etmesini belki de en çok sokak fotoğrafçılığı sağlıyor. Şahsi hikayelerin ve sanatçı kimliği üzerinden tekil şahsiyetlerin bu derece ön planda tutulduğu zamanımızda, salt belgeleme amacıyla üretilmiş, görece daha kolektif sayabileceğimiz bir sokak fotoğrafçılığı eylemini paylaşıyor olabilmek ortama zenginlik kazandırıyor. Sokak fotoğrafçılığının bazı örnekleri bize “gerçek kurgudan tuhaf olabilir” hissini verebilmeleri açısından çok değer taşıyorlar ve bizi her daim şaşırtarak sokak fotoğrafçılığının vazgeçilmezliğini hatırlatıyorlar.

 

Yazıyı bitirmeden önce, bu bağlamda yakın zamanda başladığım ve halen yürütmekte olduğum bir çalışmamdan kısaca bahsetmek istiyorum. Daha önceki çalışmalarıma bakıldığında tipik bir belge, insan veya sokak fotoğrafçısı olduğum söylenemez. Belli bir süre insanı merkeze alan bir fotoğrafçılık eylemi yapmaktan kaçındığımı itiraf etmeliyim. Bu çeşit bir çalışma yapmaya karar verdiğimde ise becerebildiğim kadarıyla kendine has bir içerik ve görsel dil oluşsun istedim. Halen bitirmediğim “Humanscapes – Street View” (İnsan Manzaraları – Sokak Görüşü) serisini bel hizasında tutulan kameraya takılmış 15mm süper geniş açı lens ile çekiyorum. Bakaçtan bakmadığım için kadraj insiyaki bir şekilde oluşuyor. Farklı kentlerde binlerce deneme yaptım, yapmaya devam ediyorum. İçerik, estetik ve an itibarıyla kayda değer bulduğum fotoları dikey yönde 1:3 oranında kadrajlayıp beşli poliptik fotolar olarak yanyana getiriyorum. Birkaç görselini yazı ile birlikte paylaştığım seride, öznelerin izni olmadan çekilen fotoğrafların oluşturduğu bütün; bir yandan doğal insan halleri, ifadeleri, vücut postürleri içerirken diğer yandan Google Street View ve güvenlik kameraları tarafından icra edilen izinsiz görüntüleme eylemine de gönderme yapıyor.

 

Murat Germen, Ağustos 2011

 

Advertisements

2 Trackbacks/Pingbacks

  1. By Sanal Fotoğrafçılık « buradaki on 04 Nov 2011 at 12:32 pm

    […] sürdüğü sırada Murat Germen’in blogundaki Arredamento Mimarlık dergisinde yayınlanan “Fotoğrafı belki de en anlamlı kılan eylem: Sokak fotoğrafçılığı” isimli yazıya denk geldim. Germen yazıda tarihsel örneklerle sokak fotoğrafçılığının […]

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: