Skip navigation

Tag Archives: güncel

Türkiye’de fotoğrafçı olmanın zorlukları nelerdir? Kendinize nasıl bir yol çizdiniz?

Yaratı alanlarının herhangi birinde geçerli olan zorluklar fotoğraf alanında da var. Yani; teknolojinin ve dolayısı ile teorinin bizim topraklarda geliştirilmemiş ve hâlâ da geliştirilmiyor olmasının getirdiği bazı oturmamışlıklarla mücadele etmek zorunda kalınabiliyor. Ek olarak, fotoğrafın, yani imgenin ne derece güçlü bir iletişim aracı olduğunun, algı yönetimi ile olan ilişkilerinin, metin ile olan bağlarının yeteri kadar farkında değil gibiyiz. Kendime çizmeye çabaladığım yol şöyle: İdealize edilmiş bir gerçeğin peşinde koşmaktansa, şahsi algıma en yakın görsel tasvirin ardından gidiyorum. Serilerle paylaştığım kavram metinleriyle de fotoğrafın aktar(a)madığı içeriği paylaşma yöntemini seçiyorum.

Üretim yaparken ne kadar deneysel olabiliyorsunuz? Piyasa koşullarına ayak uydurma baskısı oluyor mu?

Piyasaya ayak uydurmak gibi bir endişem yok, çünkü sanat dünyasına herhangi bir minnetim veya güvenim yok; diğer bir deyişle, sanat ortamının ipiyle kuyuya inmem. Tek gelir kaynağım eser satmak da olmadığı için, olası bazı baskılardan uzak kalabiliyorum. Beni rahatsız eden önemli bir olgu ise şu: Türkiye’de sanatçılar ve eserleri bir külliyat, bir bütün olarak algılanmıyor; daha çok belli serileri ön plana çıkartılıyor. Bu yüzden de azımsanmayacak sayıda sanatçının yıllardır aynı şeyleri yaptığını görüyoruz. 1 ya da 2 seriden ibaret bir sanatçı olarak algılanmayı reddediyorum, bir sürü farklı içerik ve görsel dili olan çalışmalarım var. Bunları paylaşabilmek için gelen grup sergisi tekliflerini değerlendiriyorum. Yakın zamanda ise atölyemi açtım ve galerilerde sergilenmeyen eserlerimi buradan paylaşacağım.

Kimlerin fikirleri üretiminizde etkili oluyor?

Sözüne değer verdiğim, görece bağımsız duruşu olan, kendini tanrı katında görmeyen, yaptığı işi özen, tutku ve ciddiyet ile yapan kültür-sanat dünyası insanlarının (sanatçı, küratör, sanat yöneticisi, izleyici, akademisyen, vb.) yapıcı fikirleri beni etkiler. Ama, bizim sanat dünyasının kısır döngüleri dolayısı ile ne yazık ki bu anlamda bir beslenme arzu ettiğim, ihtiyacım olan kadar gerçekleşmiyor. Genellikle ya aşırı övme ya da yıkıcı çamur atma halleri tercih ediliyor, ki bunun sanatçıya pek faydası yok.

Türkiye’de fotoğraf bilinci sizce ne kadar gelişmiş? Bu konuda neler yapılabilir?

Her geçen gün artıyor olsa da, daha tam oturmuş değil. Farklı tavırlarda iş yapanların çeşitli etkinlikler (seminer, konferans, sergi, portfolyo günleri vb.) aracılığı ile daha sıklıkla bir araya gelmeleri ve birbirlerinden beslenmeleri gerekiyor. Fotoğrafçıların çoğunluğu nesillere ayrılmış durumda ve her nesil birbirine burun kıvırıyor. Bunun sorumluluğunun, tümüyle olmasa da, biraz küratörlerde olduğunu düşünüyorum; farklı nesilleri kavuşturmayı amaçlayan çağdaş fotoğraf sergilerini neredeyse hiç göremiyorum. Ayrıca, Fransa ve İran’daki gibi, senenin belli bir ayının (mesela Kasım) fotoğraf ayı olarak belirlenmesi ve tüm kültür sanat ortamının bu ay boyunca fotoğrafa odaklanması çözümlerden birisi olabilir.

Son yıllarda internet sayesinde herkes fotoğraf çekmeye yönlendi. Sosyal medyanın fotoğraf sanatına nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

İletişimin giderek görsel ağırlık taşımaya başlaması bana insanlığın mağara resimleri üzerinden iletiştiği ilk günleri hatırlatıyor ve bu yüzden hiç yadırgamıyorum, görsel iletişim en temel iletişim platformu çünkü. Fotoğrafın daha kolay çekilebiliyor, editlenebiliyor ve paylaşılabiliyor olmasının, fotoğrafın içeriği ve estetiğine temsil-algı düzleminde yeni boyutlar kazandırabileceğini düşünüyorum. Görsel paylaşımlar arttıkça imgenin anlamı üzerinde daha çok kafa yormaya başlamamız ve bu sayede görsel okuryazarlığın genel düzeyinin artması söz konusu.

Yurtdışında bir fotoğrafçı olsaydınız sizce şu anda kariyerinizde ne noktadaydınız? Neden?

Örneğin bir Almanya, Finlandiya veya Japonya gibi fotoğrafın güçlü olduğu bir coğrafyada, burada olduğum konumda olsaydım; devlet ve/veya özel sektörden destek alıp daha büyük ölçekli ve daha uzun soluklu projeler yapabilirdim, daha çok kitabım olurdu, daha çok müzede eserim olurdu, uluslararası görünürlüğüm daha da artardı, akademik üretimimin sanatsal pratiğimle olan bağı değer kazanırdı, ulusal TV kanalları çoktan bir belgesel teklifinde bulunmuşlardı, vb. Uzar gider…

Kendinize örnek aldığınız, üretimlerinizde etkilendiğiniz sanatçılar kimlerdir?

Genel geçer moda akımların ve yaklaşımların dışında kalmayı becerebilenler; sayıları çok, saymayayım…

Sanatçı kitapları fotoğrafçılar için neden önemlidir?

Web sayfası herkesin erişimine açık, bu anlamda çok değerli. Ama kitabın izleyici ile ilişkisi farklı; kitap evde bir yerde durur, 3-5 sayfa bakar yerine koyarsın, sonra 3-5 gün / hafta / ay sonra tekrar bakarsın. Kitap evde yaşar, devamlı seninledir, kendini sana hatırlatır arada… Web sayfasının bu anlamda varlığı çok daha geçici, bir izleyicinin web sayfasına tekrar tekrar dönebilmesi için sanatçı ve eserlerine gerçekten takmış olması gerekiyor, ki hayatta kaç tane böyle meraklın olabilir ki?

Genç bir fotoğrafçıya nasıl önerileriniz olur?

Kendi her daim genç hissetmesi…

Baskılarınızı nerede-nasıl yapıyorsunuz? Kullandığınız malzeme/teknik ve içeriğiniz hakkında nasıl bir bağ var?

Baskılarımı DİFO’da C-print olarak yaptırıyorum. Eserin görsel içeriğine ve nerede, ne koşullarda sergileneceğine göre, Fuji Pearl parlak metalik veya mat fotografik kağıda, dijital dosyadan yola çıkarak kimyasal yöntemlerle bastırıyorum. Arada duvar kağıdına baskı veya lantiküler baskı tercih edebiliyorum, mürekkepli baskılara çok ilgim yok. Gene bağlama göre Diasec finiş, veya salt baskının kendisini sergiliyorum. Serinin içeriğine göre farklı sergileme biçimleri ve boyutlar tercih edebiliyorum.

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

http://ortaformatdergi.tumblr.com/post/17725329272/soylesi-murat-germen-ile-elestiriye-dair

silence before the storm, originally uploaded by muratgermen.

 

 

pray, originally uploaded by muratgermen.

Şu sıralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şu sıralar 2-3 adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hallerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül-9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan “Kural Yok” sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri, gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız “zamansız” (timeless) bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insani ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi.

Mimarlık üzerine yüksek lisans yapmış bir şehir planlamacısınız. Fotoğraf ve mimari arasında nasıl bir ilişki var?

Mimarlık eserleri bazı başka tasarım eserleri gibi taşınabilir olmadıkları için fotoğraf olmadan dünya çağında paylaşılamıyorlar. Fotoğraf dışında o eserleri tecrübe etmenizin tek çaresi yapıları gidip yerinde görmek, ki bu da herkesin zaman ve bütçe ayırabileceği bir şey değil. Külliyatıma bakarsanız işlerimde ilk yıllarda mimarlığın daha sıklıkla belirdiğini görürsünüz. Ama bir mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak üzere bir niyet ve kariyer planım hiç olmadı. Sanatçı olmayı, ama mimarlık eğitimi ve fotoğrafçılığı tecrübemi sanat alanında farklı boyutta bir ifade yakalayabilmek üzere kullanmayı tercih ettim. Şimdilerde artık mimarlık eskisi kadar yüzeye çıkmıyor işlerimde. Ama buna rağmen insanlar mimarlık ve/veya kent içermeyen işlerimde bile “mimari” bir yapı bulduklarını iletiyorlar çeşitli vesilelerle. Mimarlık, olması gerektiği gibi işleyebilmek, ayakta kalabilmek, var olabilmek için belli bir iskelet, çatkı, altyapı barındırmak zorunda. Belki de bu yapısal iskelet, işlerimin görsel yapılanmasında mimarlık eğitiminden en çok iz taşıyan öge.

Sıradışı olanın değil, sıradan olanı fotoğraflamak istediğinizi belirtiyorsunuz. Neden?

Son zamanlarda “rating” her alanda çok iş yapıyor. Reklam sektöründeki “reklamın iyisi kötüsü olmaz” anlayışı sanat alanında da geçerli ve bu yüzden sansasyon yaratan içerikler, tavırlar, ifadeler bazen tercih edilebiliyor. Yakın zamanda gelişen ve bir çok tartışmaya yol açan Tophane baskını bile bazı sanatçılar tarafından promosyon malzemesi olarak kullanıldı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Toplumsal boyutta duyarlılık iddiası olan işlerin, daha üzerlerindeki galeri nemi kurumadan Sotheby’s, Christie’s gibi müzayedelerde satışa sunulduğunu, toplumsal duyarlılığın birden onbinlerce, yüzbinlerce lira değerinde bir metaaya dönüştüğünü görebiliyoruz. Bu tür nedenlerden dolayı, bir çok kişinin sıradışı içeriklere yöneldiği bir zamanda sıradan konulara odaklanmak, izleyicileri bu sıradanlıktan keyif elde edebilmenin mümkün olduğuna ikna edebilmek bana daha heyecan verici geliyor. Sanatçı şüphesiz ki zamanın moda eğilimlerinden etkilenir, feyiz ve ilham alır; ama statüko dili kullanmak yerine zamanın eğilimlerinin tersine giden bir tavır ile var olabilmek bana daha çekici geliyor. Sıradana alışagelinenin dışında bir kayıt ve aktarımla yaklaşır, sıradanın aşinalığını devre dışı bırakacak şekilde konuya odaklanırsanız “sıradan olan” izleyicinin gözünde yeni bir algıyla şekillenebilir, izleyici ona yeniden odaklanabilir ve içindeki saklı değeri görebilir. Amaç aslında çok basit: “Hiç böyle bakmamıştım” dedirtebilmek…

Fotoğraflarınızda insan-mekan ilişkisini ve bu ilişkide mekanın ağır bastığını görmek mümkün. Bunun sebebi nedir?

Mekan insan tarafından oluşturulan ve insanın içinde doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, eğitim aldığı, çalıştığı, uyuduğu, beslendiği, zamanını geçirdiği bir ortam. Dolayısı ile mekanlar insanlardan çok sayıda iz taşıyor, bazen mekan fotoğrafları insanlar hakkında insan fotoğraflarına nazaran daha samimi ve detaylı bilgi verebilir. İnsanlar fotoğraflarının çekildiğini anladıkları anda poz veriyorlar ve doğal halleri yok oluyor; mekanlar ise poz veremiyorlar, o sırada onları nasıl yakaladıysanız o şekilde kaydoluyorlar ışığa duyarlı yüzeye. Mekan insanın içyüzünü yansıtma potansiyeli barındırıyor ve bu yüzden mekanlara odaklanırken aslında insanların saklı, alternatif, yüzeyde olmayan hallerine odaklanıyorum aslında.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Modern’de Yol adlı bir sergi açtınız. Yol ve yolculuk sizin için ne ifade ediyor?

Burada direkt olarak serginin konsept metninden alıntı yapmak doğru olacak: Yolda olmayı seven birisiyim; beni özgürleştirdiği, sevdiğiniz bir işi yapıyor olsanız bile günlük hayatın rutininden kopardığı, önyargılarınızı kıracak bilgilere ulaştırdığı, olaylara bakış açınızı “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyebilecek kadar nesnelleştirebilmenize yardımcı olduğu, küresel bir bakışa sahip olarak egemen kültürlerin dünyaya yaymaya çalıştıkları küresel yaşam biçimine tepki geliştirmenize aracı olduğu, kendi coğrafyanızdaki bitmek bilmeyen kısır didişmelerden uzak tuttuğu için… Yol bir süreç ve şahsen son üründen çok, son ürün ortaya çıkana dek içinden geçilen sürece önem veriyorum. Varılacak yer kadar, varışa uzanan yol da önemli. Yolda yaşanılanlar, edinilen tecrübeler varılan noktadaki hayatınızı şekillendiriyor; dolayısı ile yolu ciddiye almak, yolda sabırlı olmak, yolu sadece bir geçici bir mecra olarak görmemek gerekiyor.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan birisi; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında ellerine güç geçtiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin adeta tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmemezlikten gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmayı istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih ettiklerinde ise bireylerin asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını; bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ya bir gruba ya da diğerine ille de dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni her seferinde bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, kategorizasyondan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

Yol bize bulmayı öğretir, ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…

Contemporary İstanbul’u uluslararası sanat fuarlarıyla karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

İstanbul Bienali’nden örnek vererek bu soruya cevap vermeye çalışayım. İstanbul Bienali, her ne kadar ilk yıllarında adı uluslararası sanat çevresinde sıklıkla geçen bir bienal olmasa da; geçen yıllar, dahil edilen önemli sanatçılar / küratörler ve İstanbul’un önemli bir sanat merkezi haline gelmesi sonrasında dünyanın tartışmasız en önemli bienallerinden birisine dönüştü. Contemporary Istanbul’u da aynı yolda görüyorum, 3-5 seneye kalmaz dünyada önemsenen az sayıda sanat fuarlarından birisi haline gelecek, gelmeli diye düşünüyorum. Contemporary Istanbul’un İstanbul dışındaki Türkiye kentlerinde düzenlediği sanat ve koleksiyonerlik bilincine ilişkin etkinliklerini çok doğru bir adım olarak görüyorum.

Favori seyahat adresiniz?

Şimdiye kadar yaklaşık 40 ülkeye gittim. Son gittiğim yerlerden birisi olan Norveç’ten hayli etkilendim ama favori seyahat adresim ilk defa gideceğim yer olur genelde. Örneğin şu sıralar favori seyahat adresim bir hafta sonra ilk defa seyahat edeceğim Japonya…

Favori seyahat adresinizdeki en büyük keşfiniz?

En büyük keşfim henüz keşfedilmemiş olandır…

Size göre dünyanın en iyi oteli?

Her ikisinde de kalma şansım olmadı ama Venedik’teki Danieli ve Dubai’deki Burj Al Arab otellerinin genel atmosferleri beni bayağı etkilemişti. Ama “dünyanın en iyi otelleri bunlardır” gibi bir iddiada bulunmak istemem. Kaldığım oteller içinde en iyisi ise Malezya’nın Pangkor adlı adasındaki “Tiger Rock” adlı butik oteldi (http://www.tigerrock.info/). Burada yediğim yemeklerin ve sunulan hizmetin kalitesi, tüm tesisin 3 gün boyunca sadece bize ayrılmış olması, havuzun klor değil de soda ile dezenfekte edilmesinden kaynaklanan su yumuşaklığı ve akıcılığı unutulur gibi değildi.

Size göre dünyanın en iyi restoranı?

“Dünyanın en iyi restoranı” diye bir kavramı doğru bulmuyorum. İddialı her restoranın insanları bambaşka şekillerde mutlu ettiğine eminim. Geçenlerde ziyaret ettiğim ve mükemmel bir yemek yediğim, Michelin rehberine girmiş bir restoran olan Zürih’teki Casa Ferlin son zamanlarda en etkilendiğim lezzet mekanlarından birisi oldu.

Size göre dünyanın en iyi gece kulübü?

Burada “dünyanın en iyi …” kavramına karşı çıktığımı tekrar hatırlatmak isterim. New York’taki Blue Note caz kulübüne gittiğimde gurur ve heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Buna benzer kaliteli çağdaş müziği dinleyebileceğim mekanlar dışında bir gece kulübü tecrübem olduğunu söyleyemem. Müdavimi olduğum bir gece kulübü yoktur, “azmak, tepinmek” gerektiğinde ise arkadaş partilerini tercih ediyorum:)

humanscapes, berlin, 2010, originally uploaded by muratgermen.

 

humanscapes, berlin, 2010, originally uploaded by muratgermen.

 

humanscapes, berlin, 2010, originally uploaded by muratgermen.

 

humanscapes, berlin, 2010, originally uploaded by muratgermen.

 

%d bloggers like this: