Skip navigation

Tag Archives: art

Eser üretmek bir çeşit bağımlılık, üretmeden duramıyorsun. Hele fotoğraf, benim için neredeyse nefes almak gibi; beni dünyanın bitmek bilmeyen tuhaf hallerinden kopartıyor her seferinde. Artık kamera bir protez benim için, 3. gözüm yani. Kamera aracılığı ile dünyayı algılarken farklı bir farkındalık geliyor üstüme; seviyorum bu hali, bir başka bakıyorum, bir başka görüyorum…

Şimdilik fazla uzatmadan, sanat, üreten için bir bağımlılık deyiverelim. Peki, sanat(çı) bağımsız mı? Bu iddiayı taşıyan bir çok sanat oluşumu oldu, olacak. Hatta bunların önemli bir bölümü “kâr amacı gütmeyen” yapılanmalar olduklarını beyan ettiler, edecekler. Kâr amacı gütmemek denince, bağımsızlık sadece paraya, sermayeye mecbur kalmamak gibi algılanabiliyor. Halbuki bağımlılık salt bundan ibaret değil. Tanıdıklar, ilişkiler, ait olduğunuz çevre, bireyin ne kadar dik başlı veya ARTniyetli olup olmadığı, hangi şehirde yaşadığınız, hangi kafe veya kulüplere gittiğinizin de çok önemi var; bu yüzden bunlara bağımlı olmayı / olmamayı da hesaba katmak gerekiyor. Gezi sonrası katıldığım sanatçı toplantılarından birinde, yıllardır Anadolu yakasında yaşayan ve çalışan birisi olarak, Beyoğlu’ndaki Urban’a pek uğra(ya)mamak yüzünden Avrupa yakası merkezli sanat çevresinden dışlandığım gibi bir hüsnükuruntum olduğunu belirttiğimde; ‘ExtraMücadele’ Memed Erdener çok önemli bir konuya dikkat çekti: “İstanbul’da yaşayan Anadolu yakalı birisi olarak böyle bir şikayetin var, bir de İstanbul dışındaki yerleşmelerde yaşayan sanatçıların hali nice, onu düşün!” dedi. Kesinlikle haklıydı…

Bağımsız inisiyatifler olarak başlayan sanat yapılanmalarının önemli bir bölümünün, isim yapmaya başladıktan sonra, ne kadar sıklıkla ana akım kurum, küratör, artokrat, fuar, sergileme etkinliklerine yanaşmaya başladıklarını gördükçe; bağımsızlık kavramının içinin boşaltıldığını düşünmeye başladım. Bağımsızlığın, ‘doğru zaman’ geldiğinde çeşitli prestijli sanat kurum, kişi ve etkinliklerine bağımlı olabilmek için istismar edildiğini gözlemlemek; biraz ağır bir yorum olacak ama bana, mali imkanların kısıtlı olduğu dönemlerde toplumda yer edinmek için ‘solcu’yu oynayıp, mali kazancın tavan yaptığı dönemde en acımasızından kapitaliste dönüşen bazı bireyleri hatırlatıyor.

Yüksek lisans tezi danışmanlığını yaptığım, şimdilerde KabaHat inisiyatifinde yer alan sanatçı Fatma Belkıs (Işık), tezini bağımsız sanat yapılanmaları üzerine yapmıştı. Yaptığı araştırmalar, söyleşiler sonrasında olabildiğince bağımsız sayabileceğimiz yapılanmalar olabileceğini; fakat bunların sayıca çok da fazla olmadığını, genellikle de erkin tekelleştiği İstanbul gibi metropol yaşam / sanat ortamlarından kopmanın bağımsızlık için neredeyse şart olduğunu gözlemlemiştik. Bu noktada, Fas’ta Nisan 2013 boyunca gerçekleştirdiğim sanatçı rezidansına bağlamak istiyorum konuyu. Rezidanslar genellikle 3-6 ay sürüyor, yaz aylarında neredeyse hiç organize edilmiyor ve 35 ya da 40 yaş altı sanatçıları hedefliyorlar. Tam zamanlı akademisyen olmak ve 2015’te 50 yaşına girecek “moruk” bir sanatçı olmak dolayısı ile kendime uygun bir rezidans bir türlü bulamıyordum. 2011’de C.A.M Galeri ile katılım yaptığımız Art Marrakech fuarında sanat tarihçisi ve Le Cube adlı bağımsız sanat mekânının kurucusu Elisabeth Piskernik ile tanıştım. İşlerime yakınlık duyan Elisabeth, Fas’ın başkenti Rabat’taki mekânında sanatçıları ağırladığı bir rezidans programı olduğunu ve ileriki tarihlerde bir aylığına beni davet etmek istediğini belirtti. Benim için bulunmaz fırsat olduğu için hemen çok ilgilendiğimi aktardım ve sonunda 2013 yılında bu işbirliğini gerçekleştirmeye karar verdik.

Fas hayli ilginç bir ülke, İslam kültürleri arasında en açık olanlarından birisi. Ülke dışından gelen kültürlerin, özellikle de Fransızların kültürel çeşitlilikte pay sahibi oldukları ortada. Le Cube’de yapacağım çalışma için aklımda farklı alternatifler vardı; orada geçirdiğim ilk günler sırasında, hem Fas’ın bazı açılardan Türkiye’ye benziyor olması, hem de ülkede azımsanmayacak sayıda bağımsız sanat oluşumunun varlığını öğrenmek beni bu oluşumlar konusunda çalışmaya itti. Elisabeth’den diğer mekânların isimlerini ve adreslerini öğrendim. Amacım, Rabat dışında bir çok kente yayılmış bu oluşumları şahsen ziyaret etmek, iç ve dış mimari çekimler yapmak ve aynı zamanda bu mekânlarda rastlayacağım yönetici, sanatçıların portrelerini çekmekti. İyi bir lojistik planlama yapmam gerekiyordu, ülkedeki tren ağının çok efektif işliyor olması sayesinde birbirinden uzak hedeflere rahatlıkla gidebileceğim ortaya çıktı.

Seyahat planlamasını doğru yapabilmek için gideceğim şehirlerde kaç adet mekân olduğunu ve kaç gün kalmam gerektiğini belirledim. Üslendiğim Rabat’ta dört yer, Rabat’ın hemen yakınlarındaki Salé’de ise bir yer vardı. Kazablanka’da iki, Tanca’da iki, Marakeş’te bir, Tétouan’da ise bir yer olmak üzere toplam 11 adet mekân söz konusu idi ve iki hafta içerisinde çekimleri bitirmem gerekiyordu. 4-5 kilo vermemi sağlayacak kadar yoğun bir tempo ile tüm çekimleri eksik olmadan tamamlayabildim. Yukarıdan bakan kibirli tavırlara sahip olduklarından, 10 dakikalık “sohbet” sonrasında çekim yapmayı reddederek çıktığım Kazablanka’daki ‘La Source du lion’ atölyesi haricinde; insanlar çok olumlu, sevecen ve yardımseverdi. Bazıları birbirlerine referans verdiler, kimsenin diğerinin ardından olumsuz bir laf ettiğini duymadım.

Oluşumlar hakkında kısaca bilgilendirme yapmam gerekir. Rabat’takilerle başlayacak olursak, rezidansı gerçekleştirdiğim “Le Cube / Independent art room” Elisabeth Piskernik tarafından yönetiliyor ve çeşitli güncel sanat pratiklerine açık bir rezidans alanı. “L’appartement 22” Abdellah Karroum tarafından kurulan; Antoni Muntadas ve Mona Hatoum gibi sanatçıları ağırlamış bir oluşum. “Fotografi’Art Collective” ise Maha Sano, Mohamed Sebbane, Amine Oulmakki, Safaa Mazirh, Ismael B. Koraichi, Alice Dufour-Feronce’den oluşan bir fotoğraf kolektifi. Hayli genç bireylerden oluşan bu grup hem profesyonel sipariş işler çekiyorlar hem de sanatsal içerikli projeler üreterek onları kendi yerlerinde sergiliyorlar. “Dabateatr” Jaouad Essounani tarafından kurulan bir rezidans ortamı. Müzik de dahil her türlü yaratı alanına zemin sağlıyorlar ve kalacak yer sayısı daha önce sözü geçen diğerlerine nazaran daha fazla.

Diğer kentlere geçelim; Rabat’a çok yakın olan Salé’de ziyaret ettiğim ve Mohammed El Hassouni tarafından kurulan “Théâtre Nomade” (Göçebe Tiyatro), bir sirk topluluğu. Salé’de üslenmiş durumdalar ama bolca yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri oluyor. Sokakta yaşayan çocukları eğitip kadrosuna katarak onlara yeni bir hayat, yaratı alanı kazandırmayı amaçlayan bu oluşum, kolektif ve katılımcı üretim konusunda örnek oluşturacak nitelik ve içerikte. Kazablanka’daki “La Fabrique Culturelle des Anciens Abattoirs” (Eski Mezbaha Kültürel Fabrikası) bir sanayi yapısının devasa bir kültür ortamına dönüşmesine, şimdiye kadar gördüğüm en heyecan verici örneklerden biri. Her ne kadar yapıyı daha fazla para getirebilecek başka işlevlerle değerlendirmek gibi bazı niyetlerle mücadele ediyor olsalar da, burayı yöneten Dounia Benslimane liderliğindeki ekip bu şahane mekânı sanat ortamı olarak tutmak üzere ellerinden geleni yapıyorlar. Burayı ziyaret ettiğimde özellikle yerleştirme sanatının hayli ilginç örneklerini görme fırsatım oldu ve endüstriyel yapının bu eserlere çok iyi bir arka plan sunduğunu gözlemledim. Gene Kazablanka’daki, güncel sanatçı Rita Alaoui tarafından başlatılan The Ultra Laboratory, hem sanatçının atölyesi hem de aynı zamanda bir rezidans mekânı olarak işlevini devam ettiriyor. Rita sohbet ettiğim en sağlam ama bir o kadar da alçak gönüllü sanatçılardan birisiydi. İstanbul’a döndüğümde, Türkiye’deki bir sanat mekânı ile bağ kurup kuramayacağımı sordu; ben de gayet iyi niyetle, şimdi adlarını anmak istemediğim ve bu mekân ile bağı olan iki adet “ne idim ne oldum” kıvamında genç küratöre birkaç kez mesaj atıp onları tanıştırmak istedim, fakat cevap bile alamadım zat-ı şahanelerden (bu tür durumlarla Türkiye’de sıklıkla karşılaşıyoruz ne yazık ki!).

İki adet inisiyatif için ziyaret ettiğim bir diğer kent ise, Fas’ın kuzeyindeki, Cebelitarık Boğazı’na bakan harika yer Tanca idi. Burada Léa Morin tarafından yönetilen ve farklı bir çok kültürel etkinliğe ev sahipliği yapan “Cinémathèque de Tanger” ve Stéphanie Gaou’nun sahibi olduğu, Hicham Bouzid’in ise kendisine asiste ettiği kitabevi + sergi mekânı “Librairie Les Insolites” bağımsız sanata destek veren adreslerdi. Son olarak, büyüleyici Marakeş’te Carleen Hamon ve Julien Amicel tarafından yönetilen “Dar al-Ma’mûn” ve Younès Rahmoun tarafından kurulup, Bérénice Saliou tarafından yönetilen “Trankat Street / Dar Ben Jelloun” Fas’ta sanatçı rezidansı tecrübesi yaşamak isteyenlerin muhakkak göz atmaları gereken, dikkat çekici mimariye sahip binalarıyla ön plana çıkan ortamlar.

Bu ziyaret ve çalışma sonrası dikkatimi çeken, yabancıların, özellikle de Fransızların Fas’ın güncel sanat ortamında hayli etkin oldukları idi. Bu sayede yurtdışı ile olan bağlantıların hayli güçlü olduğunu gözlemledim. Bu verilere karşın, rastladığım yerli-yabancı neredeyse herkesin alçakgönüllü, yardımsever, iletişime hazır insanlar olduklarını gözlemledim. Türkiye’de kimi zaman gözlemlediğim erk / iktidar sarhoşluğu kibri, kendini olduğundan fazla yerlerde görme halleri, kayda değer olmayan gücünü bile makam vesilesi olarak kullanma temayülleri dolayısı ile, bizim sanat ortamımızda Fas’ta şahit olduğum rahatlık her zaman elde edilemeyebiliyor. “Bu coğrafyada sanat patlamakta” tarzı şişirmelerden uzak kalmak önemli diye düşünüyorum, Türkiye sanatı hem bir külliyat olarak hem de mali açıdan çok şişirildi ne yazık ki. Bunun olumsuz etkilerini Türkiye sanat ortamı ziyadesiyle yaşamakta; eserleri sunuma hazır hale getiren prodüksiyon şirketlerinden, doğruları söylemekten kaçınmayan az sayıdaki galeri sahibinden duyduğum kadarı ile satışlar hiç de iyi değil bu sıralar.

Bana kalırsa bir sanat ortamı ne kadar az şişirilirse ve kısa vadede kazanç odaklı sermayenin ne kadar kapsama alanı dışında kalırsa o derece bağımsızlık kazanacaktır. Disiplin, istikrar, kanaat, alçakgönüllülük sanatı, sanatçıyı üst noktaya çıkaracak tutumlar; daha geçen hafta, Alman fotoğrafçı Boris Becker ile gerçekleştireceğimiz uluslararası bir proje için 8 günlüğüne ziyaret ettiğimde yakından gözleme fırsatı bulduğum Köln’ün güçlü sanat ortamı da buna harika bir örnek…

IMG_9966 IMG_9968 IMG_9967

Advertisements

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

http://sanatatak.com/view/Murat-Germen/427

http://lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=1156&bhcp=1

http://tasarimhersey.com/fotograf-sanatcisi-murat-germenle-soylesi/

http://www.timeoutistanbul.com/en/artculture/article/2758/Interview-with-Murat-Germen

http://www.timeoutistanbul.com/sanat/makale/3277/Murat-Germen-r%C3%B6portaj%C4%B1

http://www.radikal.com.tr/hayat/istanbuldaki_yapilasma_terminator_kivaminda-1161583

http://www.haberturk.com/yazarlar/isil-cinmen/894398-bir-fotografla-kitap-yazan-adam

Sanatatak.

%d bloggers like this: