Skip navigation

Category Archives: kavramsal

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

Advertisements

Bu yazı, Muta-morfoz serisinin üzerine özellikle kaleme alınmış bir metin olarak görülmemeli. Serinin konsept metnini, sergi 17 Aralık 2011 tarihinde açıldıktan sonra gelen 5-6 adet röportaj talebi sonrası ortaya çıkan farklı metinlerden oluşan bir kolaj onu izliyor.

 

Dikkate değer geçmişleri olan kentlerde farklı halk ve zaman dilimleri tarafından bırakılan izler farklı katmanlarda bir arada var oluyorlar. Küresel eğilim ve ekonomik şartlar çok katmanlı bu geleneksel kent yapısını zorluyorlar. Dilini artık yerel sayamayacağımız evrensel bir mimarlık, kentsel büyüme ile birlikte eski dokuya taarruz ediyor. Bu müdahale genellikle büyük kapital destekli mutenalaştırma üzerinden ilerliyor ve kentsel doku ile bileşenlerini mutasyona, hatta onun da ötesinde metamorfoza uğratıyor. Bu etkileşimi ve ardından gelen doğal ayıklanmayı takiben; bazı yapıtaşları yok oluyor, diğerleri ise ancak dönüşerek ayakta kalabiliyor.

 

Mutasyon ve metamorfoz mefhumlarından türeyen “muta-morfoz” kavramı ve ona bağlı olarak üretilen işler panoramik kent tasvirlerinin yatay düzlemde sıkıştırılması ile elde edildi. Bu sıkıştırma eylemi, kentlerin tarihi yapı stoku; konut ve iş merkezlerini barındıran bölgelerinde, kentsel gelişmeye karşı durabilen ve duramayan bileşenlerin arasındaki dinamiğe dikkat çekiyor. Bu daralma sonunda elde edilen görsel kent tefsiri, daha güçlü olanın yaşamaya devam ettiği ve hayatın akışını değiştirdiği bir süreç olan evrim kavramına gönderme yapıyor.

 

Muta-morfoz serisi gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. Bu fotoğraflar belgesel nitelikte, çekim sonrası bilinçli bir ekleme veya çıkarma söz konusu değil; sadece görüntünün ufki düzlemde konsantre edilmesi sürecinde yok olan bazı kent bileşenleri var. Bu fotoğraflar üretildikleri yerde var olanı daha yoğunlaştırılmış olarak gösteriyorlar, bu görsel tasvirlerde kentleri daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade söz konusu. Hatta o derece hızlı bir anlatım var ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

 

Serideki fotoğraf tabanlı anlatım, kentleri gezdiğimde aklımda kalan bölük pörçük sözcükleri içeren bir sinopsis aslında. Diğer bir deyişle, içinden kareler düşürülmüş ve pürüzsüz bir devamlılığı olmayan, stop-motion tekniğindeki gibi kırık hareketler içeren bir video metrajı gibi. Panoramik görselleştirmenin getirdiği çok perspektifli çatkı ve egemen tek perspektifin olmaması hali ise, Osmanlı minyatürlerindeki görsel yapıyı hatırlatıyor olması dolayısı ile zamanımız küresel görsel temsilini yerel muadiline bağlıyor.

 

Minyatür, batılı perspektif kurallarını kullanmaz. Batı tarzı iki ya da üç kaçış noktalı perspektifte teknik tabiri ile oklüzyon vardır; yani, önde olan arkadakini kapatır, arkadakinin görsel tanımı dahil edilmez. Minyatür çizimlerinde oklüzyon yoktur, öndeki alttadır, arkadaki ise üsttedir. Nesneler birbirlerini örtmez, nesne tanımları olabildiğince bütünseldir, kısmi tanım yok gibidir. Bu yüzden, minyatür gözümüzün gördüğü şekilde aktarım yapmaz; yani gözü değil gönlü tasvir eder, aynı çocuk resimlerinde olduğu gibi. Sergide gördüğünüz işler de aynı böyle; gözün gördüğünü birebir aktarmıyor, aktarıcısının yorumunu katıyor, algısında önem verdiği noktaları vurguluyor. Diğer bir deyişle, nesnel / bilimsel / olgusal bir metin sunmuyor, roman gibi okunmayı bekliyor.

 

Bu fotoğraflarla, ne eski kuşağın yaptığı gibi İstanbul’u veya başka bir kenti olduğundan “güzel” göstermeyi amaçlıyorum, ne de bazı yeni kuşak eğilimlerdeki gibi lüzumundan fazla “çirkin” göstermeye çalışıyorum. Güzelliği ve çirkinliği aynı anda barındırmak; hem beni “trendy” sanat akımlarından uzak tutuyor, hem de çok sevdiğim bir kavram olan denge kavramını hatırla(t)mama zemin sağlıyor. Diğer yandan, İstanbul’un ne kadar hızlı devindiğine ve her şehrin kaldıramayacağı bu devinimi İstanbul’un nasıl soğurabildiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu tür özellikleri sayesinde bu kentin bir şeytan tüyü olduğuna inanıyorum; kendisi çökmedikçe, siz çözemedikçe daha da içine girmek isteyebiliyorsunuz. Artık tüm yerkürede yaşam çok hızlı akıyor. Ancak bu hıza adapte olabilen bireyler, oluşumlar ve kentler bu devinime dayanabiliyorlar. İstanbul zaten on yıllardır plansızlık, deprem korkusu, gecekondulaşma, betonlaşma, kirlenme gibi çeşitli sorunlarla boğuşmuş ve bu yüzden de büyük sorunlara bir çeşit bağışıklığı olan bir organizma. Bu yüzden de aksaklıklara direnci olan bir kent olarak nitelendirmek olası İstanbul’u: Metamorfoza, mutasyona gelir bir şehir burası…

 

İşler bazılarına sürrealist gibi görünebiliyorlar, ama direkt olarak realizmden beslenen bir gerçeküstücülük bu. Duyduğunuz bir hikayeyi başka kelime ve cümlelerle anlatıyor bu işler, bu yüzden sürrealist gibi görünüyorlar belki de…

Mimari eğitimini yıllar önce bir kenara bırakan ve görsel iletişim, fotoğraf sanatı üzerine yoğunlaşan Murat Germen, bir yandan da Sabancı Üniversitesi’nde akademisyen olarak genç neslin yetişmesine katkıda bulunuyor. “Muta-morfoz” adını verdiği serisinde, caz müziğine benzettiği İstanbul’u farklı bir gözle inceliyor ve sunuyor. İniş çıkışı, karmaşası, düzensizliği bol, şeytan tüyü eksik olmayan İstanbul fotoğraflarını, Murat Germen’in sanatını ve Türkiye’nin yakın tarihini konuştuk.

Artam Global Art olarak, Türk ve dünya çağdaş sanatını yakından takip etmeye çalışıyoruz ve Türkiye’deki sanatseverlere çağdaş sanatı tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlıyoruz. Sizin gibi deneyimli ve akademik çalışmalarına devam eden sanatçılar ile gerçekleştirdiğimiz röportajların bizi takip eden genç sanatçı ve sanatçı adayları için çok değerli bir bilgi aktarımı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden şöyle başlamak istiyoruz: 1980’ler Türkiye’de sosyal, ekonomik ve kültürel değişimin çok önemli kırılmaların başlamasına neden oldu. 1990’lar literatürde kayıp gençliğin (X generation) 10 yılı ilan edildi. Siz 2000’leri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanat nasıl bir noktaya ulaştı ya da ulaşıyor?

 

1980’ler askeri darbenin neden olduğu, ağır şoku atlatmaya çalışmakla geçti. Feodal bir toplumun böyle bir darbe silsilesinden geçmesine çok da şaşırmamak lazım. Bizim toplumumuzda mevcut her katmanda bunun izlerini görmek olası. En aydın, liberal, özgürlükçü geçinen insanlarda bile bir yüceleştirme, şeyhleştirme hali var. Birisi ikonik bir şahsiyeti ulu bir konuma taşırken, diğeri sırf ona karşı çıkayım diye bu topluma ait olmayan, küresel gibi duran ama aslında dünyaya egemen olanların dikte ettiği yüzeysel bazı yaklaşımları kutsallaştırıyor, başka bir kesim de bildik muhafazakar hayatına daha zenginleşmiş olarak devam ediyor. Bu farklı kesimlerdekilerin büyükçe bir çoğunluğu, düşüncelerine öyle bir fanatizmle bağlı ki, diğerleri ile iletişim kurmakta çok zorlanıyorlar; yobaz diye suçladıkları kesimler kadar yobazlaşıyorlar. Taassup ve beraberinde gelen önyargı her yerde ve bu yaklaşım, bir toplum için en zararlı durum belki de, çünkü ciddi bir parçalanma yaşanıyor.

 

1990’lar bu halden, bilinçli ya da bilinçsiz, ekonomik düzeyde kurtulunmaya çalışıldığı bir dönem olarak görülebilir. Daha yüksek GSMH, parçalanmış toplumu bir araya yapıştıran etkenlerden birisi; sağ eğilimli sivil hükümetin yeni ekonomi politikalarını benimseyen insanlar, para kazanma telaşıyla bu bağnazlıklarını unutur gibi oldular, çoğunluk aynı amacın peşinden koşmaya başladı. 2000’lere ise daha önce iktidar olmasına izin verilmeyen kesimin iktidarı damga vurdu ve onlara oy vermeyenlerin zihinlerinde doğan paranoyak tepkilerden dolayı tekrar parçalanma moduna geçildi. Bu dönemde daha önceleri tabu haline getirilmiş, lüzumundan fazla kutsallaştırılmış bazı kavramların sorgulanması yeni bir ivme getirir gibi oldu; halkın daha çok söz sahibi olması ihtimali heyecan yarattı. Fakat ne yazık ki, daha önceleri azınlık konumunda olan birçok insan grubu gibi bu grup da gücün, paranın, çoğunluk olmanın tılsımına kapıldı ve ivme durgunluğa dönüştü.

 

2000’leri, ekonominin 1990’larda olduğundan daha da iyiye gittiği; paranın, sahiplenildiği öne sürülen bazı ilkeleri neredeyse imha ettiği, kültür ve sanatın Türkiye’nin son zamanlarda güttüğü jeopolitik stratejinin araçlarından birisi olarak kullanıldığı zamanlar olarak değerlendirmek çok yanlış olmaz sanırım. Sermayenin de yakın ilgi, yardım ve sahiplenmesiyle dünya arenasına Türkiye sanatı diye bir kavram lanse edildi. Türkiye’de sanatın daha öncekinden çok daha farklı veya kaliteli bir konuma geldiğini düşünmüyorum, bu sadece finansal nedenlerden dolayı böyle gösterilmek isteniyor bence. Daha önceleri Batı sanatı taklit ve takip ediliyordu, şimdi de aynı olguyu gözlemlemek olası; yani, bu anlamda değişen pek bir şey yok. İşin ironik yanı, izi sürülen Batı sanatı ise, şu sıralar bir kısır döngü, tekrar içinde ve kabak tadı vermeye başladı. Türkiye’de değişen önemli bir konu ise şu: Daha fazla galeri, müze, sanatçı ve dolayısıyla dinamizm var. Nüfusumuz çok genç ve bu sayede ne mutlu ki çok sayıda genç sanatçımız var. Bakarsınız, dünya sanatında şahsen heyecanla beklediğim yeni bir kırılmanın gerçekleşeceği coğrafyalardan birisi bizimki olur. Marcel Duchamp, Joseph Beuys gibi sanatçıların başını çektiği, zamanında gerçekten devrimsel olan kırılma artık miadını tamamladı gibi görünüyor ve hatta devrim artık statükoya dönüştüğü için tersine çalışıyor. Son zamanlarda kavramsal sanat, izleyicisinden kopmaya başladı ve bu yüzden seçkinci, hatta umursamaz bir tavır içinde. Sergi gezmeden önce saatlerce araştırma yapmak zorunda bırakılıyorsunuz ve sonunda ortaya “bana ne yahu!” diyebileceğiniz gayet şahsi bir hikaye çıkıyor. İzleyicisini adam yerine koyarak, alana daha motive bir şekilde dönmesini sağlayacak, elitist olmayan, şimdikinden daha bağımsız, sığ mırıldanmalar ve sızlanmalardan daha çok insanın aklında şu veya bu şekilde yer edecek yeni bir sanat yaklaşımı lazım sanırım. Ya da belki sanat kendini tümüyle imha etmeli…

Arada kalmış bir genç kuşağın yetişmesinde bir akademisyen olarak da önemli rol alıyorsunuz. Bu arada kalıp sıkışma hali fotoğraf düzenlemelerinizde ve son serginizde ön plana çıkıyor. İstanbul’u sizin gözünüzden bir başka şekilde görüyoruz, peki biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

 

Bu tuhaf ama şeytan tüyü olan şehirde 15 dakika içinde çok farklı gelir seviyesine sahip bir mahalleden diğerine geçiş yapmak olası. İstanbul’da planlama eksikliği yüzünden çok belirgin zonlar yok. Bu olgu bir yandan olumsuz olarak algılanabilecekken, diğer yandan da demokratik olarak tanımlanabilecek ve kendisine hayran bırakan biricik titreşimin oluşmasına yol açan özelliklerden birisi. İstanbul’u caz müziğine benzetiyorum; ritmini ve sekansını öngöremezsiniz, aynı cazdaki gibi sizi sevindiren “inside”ları, şaşırtan “outside”ları vardır. Olumlu, olumsuz ya da hem olumlu hem olumsuz bir etki bırakır sizde, unutamazsınız; “daha önce böyle bir tını duymamıştım” dersiniz…

 

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım üzere İstanbul zaten bir kolaj-şehir. “Muta-morfoz” serisi bunu daha belirgin hale getiriyor. Gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. İşin ilginç tarafı, her ne kadar öyle durmasa da, bu fotoğraflar aslında bütünüyle belgesel nitelikte. Ortaya çıkan işlerde çekim sonrası ekleme veya çıkarma kesinlikle söz konusu değil, sadece sıkıştırma sürecinde yok olan bazı bileşenler var. Muta-morfoz tasvirlerinde İstanbul’u (ve diğer kentleri) daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade var. Hatta o derece hızlı anlatıyor ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

Türkiye’de genelde çok ciddi bir çarpık kentleşme var. 1980’ler ve 1990’lardaki gecekondulaşma süreci yerini kimi şehirlerde apartmankondulara da bırakıyor. Mimar gözüyle bir fotoğrafçı olarak bu süreci belgeleyen bir tarafınız var. Fotoğrafın bir arşiv üretme tarafı çok değerli… Bu değeri sizin eserlerinizde izlemek de bir o kadar buruk… Sizin projelerinizde amaç nedir? Süreç ve projeyi oluşturma süreci nasıl gelişiyor?

 

İstanbul öyle devingen bir kent ki, burada ürettiğiniz her fotoğraf tarihi belgeleyen arşiv malzemesi niteliğine çok kısa bir zaman içerisinde bürünebiliyor. Ama belge fotoğrafçısı veya arşivci olmadığım için asli amacım ve vaadim kentin gidişatının külliyatını üretmek değil. Bu amaç için gereken genişlikte bir yelpazede kayıt tutmuyorum zaten. Benim projelerimde amaç; üzerine çalıştığım kent, konu, kavram, mekan, ortam her ne ise onları becerebildiğim kadarı ile normal algıları dışında farklı bir algı ile sunmak. Önyargılara, yerleşik tanımlara, kestirip atmalara, dogmalara, kibire alerjim var. Fotografik tasvirlerimle bu kes(k)in tavırlara karşı durmaya çalışıyorum. İşlerime dair beni en mutlu eden yorumlar işin güzelliği veya estetiğiyle ilgili olanlar değil, anlatımın ve aktarılanın kendine haslığıyla ilgili olanlar.

Artık herkes fotoğrafçı… Herkesin elinde süper zoom yapan, dijital makineler var. Hatta kimisinde oldukça profesyonel makineler de görmek mümkün. Her yerde fotoğraf atölyeleri var, siz de hatta kimi zaman yurt içinde ve yurt dışındaki bu tarz atölyelerde yer alıyorsunuz. Fotoğrafa olan bu eğilimi (tabii ki ciddi anlamda tüketim toplumunun da yönlendirmesi ile patlama yaşayan) nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu durum, teknolojinin herkesin kullanımına açık olacak kadar ucuzlaması ile ilgili. Dünya tarihinde her aşamada bu gelişmeyi izlemek olası. Belli bir teknoloji, yöntem ilk ortaya çıktığında devlet, kurum, şirket, aristokrasi, yüksek gelir grubu gibi ayrıcalıklı grupların elinden hiyerarşik bir dizilenmeden geçtikten sonra halkın eline geliyor. Halkın eline geldiğinde ise bu teknoloji, yöntem ile üretilen yaratılar son noktayı koyuyor ve sonrasında yeni bir teknolojiye geçiliyor. Türkiye gibi dini nedenlerden dolayı imge üretmekte çok gecikmiş bir coğrafya için, bu patlamayı çok olumlu buluyorum. Bunun diğer bir faydası da şu: Daha önce ışık, kompozisyon, netlik gibi görece daha kolay sayabileceğimiz teknik becerilere dayanarak üretilmiş “ustalık” tanımları artık değişmek durumunda kaldı. Artık ustalığın başka kriterlerle tanımlanması söz konusu.

Farklı üniversitelerde dersler veriyorsunuz, kimi zaman davet üzerine farklı şehirlerde farklı öğrenci profilleri ile karşılaşıyorsunuz. Yeni nesil nasıl?

 

Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra, on yıldır Sabancı Üniversitesi’nde tam zamanlı olarak ders veriyorum. Hayatımda ilk defa bir kurumda bu kadar uzun süre kaldım, buna okulun sağladığı akademi ve araştırma ortamının kalitesi yol açtı. Bunun dışında çok sayıda farklı kurum ve yapılanmadan davet alıp zamanımın elverdiği kadarıyla hiçbirini aksatmadan gidiyorum ve çok farklı profillerle karşılaşıyorum dediğiniz gibi. Genelde devlet üniversiteleri ve İstanbul dışı kurumlardaki ilgiyi, paylaşımı daha sahici, sıcak, verimli ve kayda değer buluyorum. Öğrencilerimi pek çok yurtiçi ve yurtdışı fırsattan haberdar ediyorum, katılmalarını teşvik etmeye çalışıyorum. Aralarında çok ciddiyetli ve bunun değerini bilenler olsa da bazılarının kayıtsızlığı, minnetsizliği beni şaşırtıyor. Tamam, yeni neslin çeşitli donanımlara erişimi daha kolay bizim zamanlara göre; ama bir şeyi kaçırınca da kaçırıyorsun, bunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Bu kadar gençleri konuştuk, onlara tavsiyelerinizi de öğrenebilir miyiz? Genç fotoğrafçılar, tasarımcılar ve mimarlar için önerileriniz nelerdir?

 

Uzun süredir mimarlık yapmadığım için, bir tavsiye vermem yersiz olur. Sadece mimarlığın sermayeye çok bağımlı olduğunu ve bu yüzden de birey olarak bağımsız kalmanın hiç kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Tasarım alanında ise, bir ürünün gerekenden daha pahalıya satılmasını sağlayan tasarımlardan daha çok; kanaatkâr yaşam biçimlerini destekleyen, hayatımızı gerçekten kolaylaştıran ve ehven fiyatlı, elitist olmayan tasarımlara gereksinim olduğunu düşünüyorum. Genç sanatçıları ise şu konuda uyarmak isterim: Piyasa, sanatı yatırım aracı olarak kullanıyor, bu yüzden sanatçının “kullanım süresi”nin olabildiğince uzun olmasını tercih ediyor. Son zamanlardaki genç sanatçı pompalaması ve pohpohlanması biraz da bu yüzden yapılıyor. Piyasanın gazına gelip “neydim ne oldum” hallerine girmemeyi tavsiye ederim. Bu piyasa sizi nasıl yükseltirse aynı rahatlıkta alaşağı da edebilir, çok az sayıda kişi sizin eserinizin sanatsal kalitesi ile ilgileniyor. Burada önemli olan piyasada beraber çalıştığınız bireylere vefa göstermeniz, karşılayamayacağınız ve fazlaca idealize edilmiş vaatlerde bulunmamanız (ki ilerde tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalmayın), yaşı ne olursa olsun diğer sanatçılara saygı göstermeniz ve en önemlisi, her daim çalışkan olmanız…

Destruction 2011 is a completely independent exhibition fused by the discussions in SET on such issues as the ecological destruction, coming of the fifth sun in the Mayan calender, the future of global capitalist hegemonia, the Third World War and prophecies of Babylon. Destruction 2011 sets off with a call for the event arised from this process of discussion by the Turkey’s first collective avant-gard…e initiative, S.E.T. The exhibition consists of works by 60 artists from abroad and Turkey. In accordance with the concept of the exhibition, most of these works are produced for the event or are to be exhibited for the first time. Destruction 2011 is a campaign organized horizontally through nightly performances, discussions on the concept of exhibitions, blogs, forums and film screening.

Contributors:

Ali Mete Sancaktaroğlu, Alt Komşu, Athens Sürrealist Group, Basako, Bora Şimşek, Bounty Kill Art Group, Burçak Konukman, Bülent Demirağ, Can Tan, Carlos Martins, Carmen Sober, Ceren Fındık, Eric Bragg, Erman Akçay, Fulya Çetin, Gaye Su Akyol, Grupo Surrealista del rio de la Plata, Hakan Gürsoytrak, Hakan Orman, Horasan, Hüseyin Uğur, İrfan Önürmen, Marina Grzinic& Aina Smid, Martin Sastre, Mert Ülkümen, Merve Morkoç, Murat Germen, Rad, Oy Dağlar, Özgür Çimen, Şakir Özüdoğru, Sarah Maple, Sedat Türkantoz, Serra Behar, SLAG, Stockholm Sürrealist Group, Sürrealist Eylem Türkiye (OnstOn, cins, Alper T.İnce, Rafet Arslan, Yaprak Gözeker, zozan gemilerördü, Fantom), Tayfun Serttaş, Tolga Tüzün, Volkan Kaplan& A.Erdem Şentürk, Wide, Yeşim Şahin.

“Sessizlik-Fırtına”

Port İzmir 2. Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali

Yrd. Doç. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesinin Pazar ekinin “Kültürazzi” bölümünde çarpıcı bir haber, saptama vardı. Sinema salonu bile olmayan şehirlerde gerçekleşen “Film Festivallerinden ve depo işlevi gören arkeoloji müzesi dışında bir müzesi, sergi salonu, galerisi dahi olmayan yerlerde düzenlenen “bienallerden” söz ediyordu yazı. “Atatürk büstünden bienale dikey geçiş” başlıklı yazı alışık olduğumuz, daha doğrusu kanıksadığımız, şehrin önemli bir meyvesini başlığa taşıyan festivallerin yerini yavaş yavaş bu türden etkinliklerin almasına dikkat çekiyordu. Daha düne kadar İstanbul ile sınırlı bienal deneyimimizin, son birkaç yıl içinde Sinop, Mardin, Antakya, Çanakkale gibi kentlere sıçramış olması, neden ve nasıl bir değişimin yaşandığı konusunda düşünmeye değer görünüyor, örneğin, bu “eksen değişikliğini”; merkezin çevreye kaymasına indirgemek yeterli olabilir mi? Bir başka soru işareti de, bu değişimi, şehirlerin daha görünür olmak için dün destek aldıkları popüler kültür öğelerinin bugün, “elit” ve “yüksek kültür”e ait imajının yoğun olarak hissedildiği güncel sanata kayması olarak değerlendirebilir miyiz? Bu bienalize olma durumunu günümüz sanatına yakın durmak ve bir tür modayı takip etmek olarak algılayabilir miyiz, özellikle de kurumların güncel sanata ilgisini gözlemleyip, onların peşinden gitmek gibi… Ya da daha naif bir okumayla, bu etkinliklere şehirlerdeki güncel sanat potansiyelini değerlendirmek olarak bakabilir miyiz? Soruları ve teorileri çoğaltmak mümkün. Daha dün uluslararası sanat ortamının periferisinde şekillenen ve ülkelerin görünürlük kazanmasında büyük pay sahibi olan bu bienallerin bugün çevrenin de çevresine yayılması gerçekten ilgi çekici ve düşünmeye değer.

Bienaller günümüz sanatının en önemli küresel etkinlikleri, buna şüphe yok. Bu geniş kapsamlı, kimi büyük bütçeli sergilerin gerçekleştikleri şehirleri “kalkındırma”, “görünür kılma”, bir süreliğine de olsa “sanat ortamının merkezine yerleştirme” gibi müthiş bir sihirli değneği var… Ancak sorun şu ki, bu uluslararası etkinliklerin sürekliliği/süreksizliği ve yapıldığı kenti salt bir plato, sahne olarak algılama mantığı, düşülen en büyük tuzaklardan biri ve “iyi” bir şeyin en büyük ikilemi. Bienali bir kente iliştirmek belki de en kolay ve zahmetsiz olanı; dolayısıyla İstanbul’da alternatif bir mekan kalmayınca, sergiyi alternatif bir mekan olarak algılanan çevre kentlere götürmek konusunda titiz ve özverili bir çalışma gerçekleştirmek gerekiyor.

Çanakkale, Mardin, Antakya, Sinop gibi günümüz sanatıyla ilişkisi düne kadar sınırlı olan kentleri bir yana bırakıp daha merkeze doğru yöneldiğimizde bile, örneğin İzmir ya da Ankara’da da, günümüz sanatı ile ilişkilerin düşünüleninin aksine sıcak, çok da iç açıcı olmadığı bir gerçek, örneğin İzmir, birkaç galerisi ve atıl Resim Heykel Müzesi’nin dışında çok da “merkezi” bir durumda gözükmüyor. Ancak diğer kentlerden farklı olarak K2 Güncel Sanat Merkezi gibi sanatçı inisiyatifi ile önemli sergiler kotaran, ama en önemlisi buradaki potansiyelin değerlendirilmesini, genç sanatçıları cesaretlendirecek, onlara üretimlerini sunabilecekleri bir mecraları olduğunu hissettirecek önemli bir alana sahip. Bu önemli, çünkü bizzat şehrin aktörleri tarafından inşa edilmiş, güncel sanata odaklanmış bir yapının üzerine kuracağınız her türlü etkinlik daha anlamlı sonuç çıkarma potansiyeli taşıyor.

Örneğin İzmir’de bu yıl ikincisi gerçekleştirilen Port İzmir Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali, kenti alternatif bir sergi mekanı olarak düşünmeyen, hem kentteki güncel sanat üretimini değerlendirmeye, hem de eksikliği her geçen gün artan galeri ve müzesizliği gidermeye çalışan önemli bir etkinlik. Salt kentin kültürel ve tarihsel geçmişine yaslanarak bir sergi inşa etmek yerine, kendi çeşitliliğini, dilini ve diyalog anlayışım ortaya koymayı amaçlıyor. Küratörlüğünü Necmi Sönmez’in yaptığı sergide “İzmir’in karakteristiklerini takip eden açık uçlu bir sergi tasarımı” ifadesi kullanılsa da, belki de merkeze daha yakın olması dolayısıyla, şehrin oryantalist reflekslerle değerlendirilmesinin önüne geçiliyor. İlki 2007’de, bu yıl da olduğu gibi İzmir Fransız Kültür Merkezi, K2 Güncel Sanat Merkezi kurumsal çerçevesinde yapılan serginin, güncel sanatla izleyici arasında etkin bir diyalog anlayışı kurması hedeflerinin başında geliyor. Başa dönecek olursak; Port İzmir’i diğer çevre bienallerinden ayıran en önemli fark, sanatın üretilmesi kadar tartışılması ve yaşama sokulması konusundaki bilinçli yaklaşımı. Sadece sergi “asan” değil, asılacak işlerin içeriğine ve üretim sürecine yönelik, onu sarmalayan hemen her şeyi izleyiciye sunması.

“Sessizlik-Fırtına” başlığını taşıyan Trienal, Austro-Türk Tütün Deposu’nda gerçekleştiriliyor ve ulusal, uluslararası 41 sanatçının işlerini içeriyor. Trienalin mekanı, diğer çevre bienallerinde kullanılmasına alışık olduğumuz “tarihi yapılar” şablonundan biraz daha farklı; en azından sergilenen işlerden rol çalmayan, nötr bir kabuk işlevi gören, fabrika-galeri tipolojisine uygun bir işlevsellik taşıyor. Austro-Türk Tütün Deposu, 1950-51 yılları arasında Avusturyalı mimarlar tarafından yapılmış, Türkiye’nin yakın tarihteki kapitalistleşme sürecine gönderme yapan bir niteliğe sahip. Bu yapının da aslında tüm tarihi yapılar gibi yoğun bir belleği var. Ancak, Necmi Sönmez, oldukça geniş bir alanı kapsayan deponun bir bölümünü sergi alanı olarak “güncellemiş” ve Murat Germen, Güneş Terkol, Joseph Beuys’un işleri dışında tüm çalışmalar bu fabrika-galeri mekanında sergileniyor. Tütün Deposu’nun temizlenmeden önceki hali ve tüm yapıyı kapsayan belleği ise K2 Çağdaş Sanat Merkezi’nde fotoğraflar ve yeni okumalar eşliğinde sergileniyor.

Austro-Türk Tütün Deposu şehrin merkezinde yer almasına ve hayli geniş bir alana yayılmasına karşın 1990’ların ortasından itibaren kullanılmaması nedeniyle unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı “çöp” bir bina görünümündeyken trienalle ayrıca bir görünürlük de kazanıyor. İzmirliler yanı başlarında bir dönemin önemli bir simgesi bu yapıyı Trienalle tekrar hatırlıyor aslında. Necmi Sönmez’in “güncelleştirerek” sergi alanı olarak belirlediği alanın dışında kalan yerlerde tütün deposu olduğu dönemi hatırlatan yazılar, tütün çuvalları, çalışanların akciğer filmlerinin yığılı olduğu bölümler, bu terk edildikten sonra el değmemiş yapının bellek birikintileriyle daha da ilginç bir atmosfer oluşturuyor. Depo’nun terk edildikten sonra el değmemiş büyük salonlarından birine yerleşen üç iş özellikle mekanın içine sızarak, mekanla işbirliği yaparak görsel ve zihinsel olarak çarpıcı bir bütünsellik oluşturmuş durumda. Güneş Terkol’un “Arzu Yalayıp Geçti Bandosu” mekanın ve kentin belleğini kendi sanat pratiğiyle birleştirerek gerçekleştirilmiş önemli çalışmalardan biri örneğin. Terkol, 27 adet mermerşahi üzerine diktiği figürlerini deponun pencerelerine yerleştirerek ilginç bir görsellik oluşturuyor ve her biri bir başka hikayeye referans veren figürleriyle hem izliyor, hem de izlettiriyor. Murat Cermen’in “Şark Ekspresi” adlı manipüle edilmiş fotoğrafları ise 14 metrelik dev boyutlarıyla sanal ve gerçeklik üzerine tekrar düşünmemize neden oluyor; ayrıntılarıyla izleyiciyi içine alıyor; bu ikiliğin dehlizlerinde, mekanın da etkisiyle, kaybolmamıza neden oluyor. Özellikle, Joseph Beuys’un kendi sesinden yankılanan 1968 tarihli “Ja Ja Ja Ja Ja Nee, Nee, Nee, Nee, Nee’sinin eşlik ettiği ses yerleştirmesiyle birlikte…

“Sessizlik- Fırtına” türün deposunun geniş bir alanına yayılmış, işlerin birbirine karışmadığı, izleyiciye hareket etme olasılığı veren bir sergi; ayrıca mekan dışı katılımları da içeriyor. Örneğin Ertuğ Balkan’ın tasarladığı gezici “Camera Obscura” bunlardan biri… Karanlık oda olarak Türkçeleştirebileceğimiz, özellikle Rönesans sanatçıları tarafından da çok sık kullanılan, tarihi çok eskilere uzanmasına karşın 1600’lerin başında Kepler tarafından taşınabilir hale getirilen Camera Obscura, karanlık odanın bir yüzeyine açılan delik yardımıyla dışarıdan gelen görüntünün içerideki duvara ters olarak yansımasından ibaret. Bugün kullandığımız fotoğraf makinelerinin de kaynağını oluşturan Camera Obscura’yı Ertuğ Balkan, İzmir’in meydanlarında dolaştırıyor. Sihirli bir kutuyu andıran Camera Obscura’ya girip meydanda dolaşanlar, basit ama etkileyici bu kutu yardımıyla tepetaklak bir İzmir görüntüsü izliyor.

Ana mekanda karşılaştığımız işlerden bazıları özellikle dikkat çekici, bunlardan biri Sabire Susuz’un giysi etiketleriyle oluşturduğu “İshak Paşa Sarayı” adlı çalışması. Susuz, farklı markalardan toplanmış yüzlerce etiketi özel bir teknikle bir araya getirip, dikerek, 100 TL’nin ön yüzündeki Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’nı kutsuyor. önünde durduğunuzda hiçbir imgeye karşılık gelmeyen görüntü, uzaklaştıkça sarayın görüntüsüne dönüşüyor, ilginç bir diğer çalışma ise Necmi Sönmez’in İzmir’in en eski ve köklü fotoğraf stüdyolarından biri olan Hamza Rüstem Fotoğraf Atölyesi Arşivi’ni tarayarak hazırladığı bir seçki, İzmir’in kültürel yapışma, sosyolojik olgulara, dönemlerin modalarına dair kısa ve net veriler sunan bu seçki değişim ve dönüşümün bir stüdyo arşiviyle nasıl da ortaya yayılabildiğinin en önemli kanıtı adeta. Füsun Onur’un trienale özel yaptığı 2010 tarihli “Fısıltı”sı mekanın belleğinde “tabure” notalarla yankılanıyor. Erinç Seymen’in, Simin Keramati’nin çalışmaları da serginin ayrıca dikkat çeken işlerinden. Tütün Deposu’nun belleğini, bizzat oradan çıkan malzemelerle yeniden dönüştüren Burak Bedenlier’i de unutmamak gerek. Burak Bedenlier hem Tütün Deposu’ndan bulduğu objeleri, hem de 2005-2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiği kendi çalışmalarım birleştirerek bir “yaşam alanı” kurguluyor.

 

Resim, heykel, yerleştirme, video, fotoğraf ve ses heykeli tekniklerinde bir çoğu bu sergi için özel üretilmiş çalışmaların yer aldığı, 30 Kasım’a dek sürecek olan trienal, Fabien Verschaere, Mounir Fatmi, Yu Hirai, Maja Bajevic, Jan Albers, Anna Fasshauer, Ulrike Grossarth, Wolfgang Plöger, Gianni Caravaggio, Mirjam Kuitenbrouvver, Beat Streuli, Durmuş Akbulut, Ramazan Bayrakoğlu, Ergin Çavuşoğlu, Süleyman Duman, Mehmet Dere, Ersan Deveci, Sema Kayaönü, Mustafa Kunt ve Özlem Günyol, Deniz Kurtel, :mentalKLINIK (Yasemin Baydar, Birol Demir), Nur Muşkara, Füsun Onur, Sefa Sağlam, Nejat Satı, Duygu Süzen, Nezaket Tekin gibi sanatçıların işlerini kapsıyor.

 

 

 

Şu sıralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şu sıralar 2-3 adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hallerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül-9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan “Kural Yok” sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri, gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız “zamansız” (timeless) bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insani ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi.

Mimarlık üzerine yüksek lisans yapmış bir şehir planlamacısınız. Fotoğraf ve mimari arasında nasıl bir ilişki var?

Mimarlık eserleri bazı başka tasarım eserleri gibi taşınabilir olmadıkları için fotoğraf olmadan dünya çağında paylaşılamıyorlar. Fotoğraf dışında o eserleri tecrübe etmenizin tek çaresi yapıları gidip yerinde görmek, ki bu da herkesin zaman ve bütçe ayırabileceği bir şey değil. Külliyatıma bakarsanız işlerimde ilk yıllarda mimarlığın daha sıklıkla belirdiğini görürsünüz. Ama bir mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak üzere bir niyet ve kariyer planım hiç olmadı. Sanatçı olmayı, ama mimarlık eğitimi ve fotoğrafçılığı tecrübemi sanat alanında farklı boyutta bir ifade yakalayabilmek üzere kullanmayı tercih ettim. Şimdilerde artık mimarlık eskisi kadar yüzeye çıkmıyor işlerimde. Ama buna rağmen insanlar mimarlık ve/veya kent içermeyen işlerimde bile “mimari” bir yapı bulduklarını iletiyorlar çeşitli vesilelerle. Mimarlık, olması gerektiği gibi işleyebilmek, ayakta kalabilmek, var olabilmek için belli bir iskelet, çatkı, altyapı barındırmak zorunda. Belki de bu yapısal iskelet, işlerimin görsel yapılanmasında mimarlık eğitiminden en çok iz taşıyan öge.

Sıradışı olanın değil, sıradan olanı fotoğraflamak istediğinizi belirtiyorsunuz. Neden?

Son zamanlarda “rating” her alanda çok iş yapıyor. Reklam sektöründeki “reklamın iyisi kötüsü olmaz” anlayışı sanat alanında da geçerli ve bu yüzden sansasyon yaratan içerikler, tavırlar, ifadeler bazen tercih edilebiliyor. Yakın zamanda gelişen ve bir çok tartışmaya yol açan Tophane baskını bile bazı sanatçılar tarafından promosyon malzemesi olarak kullanıldı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Toplumsal boyutta duyarlılık iddiası olan işlerin, daha üzerlerindeki galeri nemi kurumadan Sotheby’s, Christie’s gibi müzayedelerde satışa sunulduğunu, toplumsal duyarlılığın birden onbinlerce, yüzbinlerce lira değerinde bir metaaya dönüştüğünü görebiliyoruz. Bu tür nedenlerden dolayı, bir çok kişinin sıradışı içeriklere yöneldiği bir zamanda sıradan konulara odaklanmak, izleyicileri bu sıradanlıktan keyif elde edebilmenin mümkün olduğuna ikna edebilmek bana daha heyecan verici geliyor. Sanatçı şüphesiz ki zamanın moda eğilimlerinden etkilenir, feyiz ve ilham alır; ama statüko dili kullanmak yerine zamanın eğilimlerinin tersine giden bir tavır ile var olabilmek bana daha çekici geliyor. Sıradana alışagelinenin dışında bir kayıt ve aktarımla yaklaşır, sıradanın aşinalığını devre dışı bırakacak şekilde konuya odaklanırsanız “sıradan olan” izleyicinin gözünde yeni bir algıyla şekillenebilir, izleyici ona yeniden odaklanabilir ve içindeki saklı değeri görebilir. Amaç aslında çok basit: “Hiç böyle bakmamıştım” dedirtebilmek…

Fotoğraflarınızda insan-mekan ilişkisini ve bu ilişkide mekanın ağır bastığını görmek mümkün. Bunun sebebi nedir?

Mekan insan tarafından oluşturulan ve insanın içinde doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, eğitim aldığı, çalıştığı, uyuduğu, beslendiği, zamanını geçirdiği bir ortam. Dolayısı ile mekanlar insanlardan çok sayıda iz taşıyor, bazen mekan fotoğrafları insanlar hakkında insan fotoğraflarına nazaran daha samimi ve detaylı bilgi verebilir. İnsanlar fotoğraflarının çekildiğini anladıkları anda poz veriyorlar ve doğal halleri yok oluyor; mekanlar ise poz veremiyorlar, o sırada onları nasıl yakaladıysanız o şekilde kaydoluyorlar ışığa duyarlı yüzeye. Mekan insanın içyüzünü yansıtma potansiyeli barındırıyor ve bu yüzden mekanlara odaklanırken aslında insanların saklı, alternatif, yüzeyde olmayan hallerine odaklanıyorum aslında.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Modern’de Yol adlı bir sergi açtınız. Yol ve yolculuk sizin için ne ifade ediyor?

Burada direkt olarak serginin konsept metninden alıntı yapmak doğru olacak: Yolda olmayı seven birisiyim; beni özgürleştirdiği, sevdiğiniz bir işi yapıyor olsanız bile günlük hayatın rutininden kopardığı, önyargılarınızı kıracak bilgilere ulaştırdığı, olaylara bakış açınızı “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyebilecek kadar nesnelleştirebilmenize yardımcı olduğu, küresel bir bakışa sahip olarak egemen kültürlerin dünyaya yaymaya çalıştıkları küresel yaşam biçimine tepki geliştirmenize aracı olduğu, kendi coğrafyanızdaki bitmek bilmeyen kısır didişmelerden uzak tuttuğu için… Yol bir süreç ve şahsen son üründen çok, son ürün ortaya çıkana dek içinden geçilen sürece önem veriyorum. Varılacak yer kadar, varışa uzanan yol da önemli. Yolda yaşanılanlar, edinilen tecrübeler varılan noktadaki hayatınızı şekillendiriyor; dolayısı ile yolu ciddiye almak, yolda sabırlı olmak, yolu sadece bir geçici bir mecra olarak görmemek gerekiyor.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan birisi; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında ellerine güç geçtiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin adeta tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmemezlikten gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmayı istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih ettiklerinde ise bireylerin asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını; bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ya bir gruba ya da diğerine ille de dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni her seferinde bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, kategorizasyondan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

Yol bize bulmayı öğretir, ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…

Contemporary İstanbul’u uluslararası sanat fuarlarıyla karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

İstanbul Bienali’nden örnek vererek bu soruya cevap vermeye çalışayım. İstanbul Bienali, her ne kadar ilk yıllarında adı uluslararası sanat çevresinde sıklıkla geçen bir bienal olmasa da; geçen yıllar, dahil edilen önemli sanatçılar / küratörler ve İstanbul’un önemli bir sanat merkezi haline gelmesi sonrasında dünyanın tartışmasız en önemli bienallerinden birisine dönüştü. Contemporary Istanbul’u da aynı yolda görüyorum, 3-5 seneye kalmaz dünyada önemsenen az sayıda sanat fuarlarından birisi haline gelecek, gelmeli diye düşünüyorum. Contemporary Istanbul’un İstanbul dışındaki Türkiye kentlerinde düzenlediği sanat ve koleksiyonerlik bilincine ilişkin etkinliklerini çok doğru bir adım olarak görüyorum.

Favori seyahat adresiniz?

Şimdiye kadar yaklaşık 40 ülkeye gittim. Son gittiğim yerlerden birisi olan Norveç’ten hayli etkilendim ama favori seyahat adresim ilk defa gideceğim yer olur genelde. Örneğin şu sıralar favori seyahat adresim bir hafta sonra ilk defa seyahat edeceğim Japonya…

Favori seyahat adresinizdeki en büyük keşfiniz?

En büyük keşfim henüz keşfedilmemiş olandır…

Size göre dünyanın en iyi oteli?

Her ikisinde de kalma şansım olmadı ama Venedik’teki Danieli ve Dubai’deki Burj Al Arab otellerinin genel atmosferleri beni bayağı etkilemişti. Ama “dünyanın en iyi otelleri bunlardır” gibi bir iddiada bulunmak istemem. Kaldığım oteller içinde en iyisi ise Malezya’nın Pangkor adlı adasındaki “Tiger Rock” adlı butik oteldi (http://www.tigerrock.info/). Burada yediğim yemeklerin ve sunulan hizmetin kalitesi, tüm tesisin 3 gün boyunca sadece bize ayrılmış olması, havuzun klor değil de soda ile dezenfekte edilmesinden kaynaklanan su yumuşaklığı ve akıcılığı unutulur gibi değildi.

Size göre dünyanın en iyi restoranı?

“Dünyanın en iyi restoranı” diye bir kavramı doğru bulmuyorum. İddialı her restoranın insanları bambaşka şekillerde mutlu ettiğine eminim. Geçenlerde ziyaret ettiğim ve mükemmel bir yemek yediğim, Michelin rehberine girmiş bir restoran olan Zürih’teki Casa Ferlin son zamanlarda en etkilendiğim lezzet mekanlarından birisi oldu.

Size göre dünyanın en iyi gece kulübü?

Burada “dünyanın en iyi …” kavramına karşı çıktığımı tekrar hatırlatmak isterim. New York’taki Blue Note caz kulübüne gittiğimde gurur ve heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Buna benzer kaliteli çağdaş müziği dinleyebileceğim mekanlar dışında bir gece kulübü tecrübem olduğunu söyleyemem. Müdavimi olduğum bir gece kulübü yoktur, “azmak, tepinmek” gerektiğinde ise arkadaş partilerini tercih ediyorum:)

%d bloggers like this: