Skip navigation

Monthly Archives: December 2009

http://www.alphaauer.com/?p=1297

Advertisements
Merhabalar,
Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi tarafından hazırlanan Fotoğraf Notları Dergisi yayımlandı.
Dergimizin ilk sayısında yer alan altı foto-röportaj ve diğer bilgiler için ekteki dosyalara bakabilirsiniz.
Kişisel ya da kurumsal yayınlarınızda dergimizin yayın hayatına atılmasına ilişkin haberi kullanmanız bizi mutlu edecektir.
Fotoğraf Notları’na kitapevlerinden ve çeşitli fotoğraf, kültür ve sanat merkezlerinden ulaşabileceksiniz. Genel dağıtıma vermediğimiz dergimizin satış noktaları her geçen gün artıyor; dilerseniz size en yakın satış noktasını görebilmek için www.fotografakademisi.org adresini ziyaret edebilirsiniz.
Abone olmak için gereken bilgileri de aynı web sayfasında ve ekteki dosyalarda da bulabileceksiniz.

Yücel Tunca

Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi
www.fotografakademisi.org

film olarak pozlanmadıysa imgeye fotograf demek istemeyen, analog olarak elde edilen imgeyi en “doğru” sayan, bu yüzden ışığa duyarlı sayısal yüzeye pozlanmış imgeyi fotograf olarak bir türlü kabullenemeyen bir kesim var malumumuz. bu “taraf”ta olup da “araf”ta olmayanların en üzerinde durdukları ise manipülasyon konusu. farklı kapsam / hacim / uzam / optik algıya yol açan farklı lensler kullanmanın (geniş açı – tele farkı gibi), belli özelliklere sahip film kullanmanın, bu filmi basarken gene belli özelliklere sahip kağıt kullanmanın, siyah-beyaz çekmenin (renkli gördüğümüzü unutmamak gerekiyor) manipülasyonun önde gideni olduğunu düşünemiyor nedense bu tarz kişiler.

şöyle bir örnekleme yapalım. bir tarafta lomo, holga veya polaroid gibi analog süreç kullanan bir makine olsun, diğer tarafta ise sayısal süreç kullanan bir makine. analog ile başlayalım: lomo, holga veya polaroid makinelerin kendilerine has bir kimlik oluşturan estetikleri vardır, sanatçıların bir çoğu bu yüzden onları kullanmayı seçerler. fazla pozlanmış ve/veya fazla kontrastlı, renkleri değişime uğramış, detayların kaybolduğu, görece “belirsiz” bir görsellik bulursunuz bazen onlarda; makinedeki teknik bazı yetersizliklerin “çekici” görsellikler sunması söz konusudur, ki benzer bir etki normal analog gövdelerle tarihi geçmiş film kullanarak da elde edilebiliyor. teknik mükemmelliyetin getirdiği keskin ve belki de lüzumundan fazla tanımlı görselliğe alternatif oluşturur bu estetik; teknik yetersizliğin getirdiği bulanıklık, muğlaklık, farklılık şu ünlü “tekinsizlik” duygusunu yaratabilir bazen.

şimdi de sayısal bir gövde ile çekilmiş bir fotograf düşünelim. fotografı çekiyorsunuz, bilgisayarda açmadan JPG olarak teslim ediyorsunuz, ya da RAW çektiğiniz için photoshop veya benzeri bir programda açıp temel kontrast, levels, renk ayarları yapıp gene JPG olarak teslim ediyorsunuz. sayısal fotograf belgelediği nesne veya özneye; renk, ışık, ortam olarak daha yakın duruyor, çünkü amaçlanmış bir görsel kirlilik söz konusu değil. aynı sahneyi yukarıda bahsi geçen analog makinelerle çektiğinizi varsayın; iki sonucu karşılaştırdığınızda sayısal imgenin, analog imgeye nazaran, orada olana daha yakın bir tanımlama olduğunu görmek zor olmaz sanırım. bu durumda hangi imge daha manipülatiftir? tabii ki analog olan; çünkü, burada analog yöntem zaten baştan “kirli” bir estetik elde edileceğinin önceden bilinmesinden dolayı tercih edilmiştir.

şimdi bir de diğer bir durumu ele alalım: çok yüksek kalite arzu eden bazı fotografçılar 8 x 10 inç (20 x 25 cm) filmler kullanarak çekimlerini gerçekleştirirler ve daha sonra bunları taratarak gerekli manipülasyon işlemlerini bilgisayarda gerçekleştirirler. bu yöntemin seçilmesinin nedeni, büyük ebatlı film + tamburlu lazer tarayıcı tarama kombinasyonunun en kaliteli sayısal kameralardan bile (şimdilik) daha iyi sonuç vermesidir. çekim filmle yapılıyor olmasına rağmen film taranmakta ve sayısal olarak işlenmektedir. bu durumda son ürün olarak ortaya çok yüksek çözünürlüklü sayısal bir fotograf çıkmaktadır; e o zaman nerede kaldı “analog, analog” iniltileri? takıntılı mıyız, kör müyüz, hepsi mi?

zaten uzadı ama bu takıntıdan mütevellit körlük konusuna bir örnek daha vererek kapatmak istiyorum. geçenlerde istanbul’un tanınan bir fotograf ortamında işlerime dair bir sunum yapmam istendi benden. çok zaman olmadığı için son zamanlarda gerçekleştirdiğim iki işi sunmayı düşündüm milleti sıkmayayım diye. işlerden birisi uluslararası davetli bir kitap + sergi projesi idi. bu projeyi yaptıran G.D., sanayisi gelişmiş ülkelere bile paketleme makineleri satan bir İtalyan endüstri firması. öyle bir vizyonları var ki, 85. yıllarını “biz ne kadar harikayız, bu kadar senedir şunu yaptık bunu sattık” tarzı beylik ifadelerle şekilllenen sıkıcı bir kitap yaparak değil, bir sanat kitabıyla kutlamaya karar veriyorlar. ihracat yaptıkları 18 ülkeden birer fotoğrafçıyla bağlantıya geçip onlara yalnızca çekim yapacakları yeri gösteriyorlar ve kendi çizgilerinde bütünüyle özgür bir üretim sürecine girmelerini sağlıyorlar. onlardan böyle bir davet alınca gerçekten çok mutlu oldum; hem projenin sözü geçen vizyoner yapısından, hem de dünyaca ünlü bazı fotoğrafçılarla aynı projede olmaktan dolayı (http://www.flickr.com/photos/muratgermen/sets/72157606099705888/). projeye katılan fotografçılar arasında ghada amer, gabriele basilico, anthony goicolea, naoya hatakeyama, sanna kannisto, gueorgui pinkhassov, dayanita singh gibi derslerde öğrencilerime gösterdiğim ve işlerini takdir ettiğim fotografçılar vardı. sergi davetiyesinde benim fotografım kullanıldı, serginin küratörü işleri çok beğendiklerini ve galeride en fazla erişim sağlanan köşeye özellikle koyduklarını; aslında daha fazla fotograf koymak istediklerini, ama diğerlerine haksızlık olacağı için bundan vazgeçtiklerini belirtti. bunları duyunca, içimi çok güzel bir hediye alan çocuğunkine benzer bir his doldurdu…

bu heyecanı üstte son cümledeki detayları vermeden anlatmaya çalışarak sunumu yaptım, çekimleri G.D makinelerinin bulunduğu izmir torbalı philip morris fabrikasında gerçekleştirdiğimi belirttim (http://www.flickr.com/photos/muratgermen/2658314286/sizes/l/in/set-72157606099705888/). sunum bitti, kısa bir sessizlikten sonra çok tuhaf bir yorum geldi: “siz philip morris’in 2. dünya savaşında kaç kişinin ölümüne yol açtığını biliyor musunuz?” dedi beni belli ki sevmeyen birisi. biraz şaşırmış halde ve “haydaa bu nereden çıktı şimdi!” hisleriyle “hayır” dedim. devam etti fütursuzca ve dedi ki “siz philip morris fabrikasında çekim yapmış olmak dolayısı ile savaş suçlularının koltuğunda oturuyorsunuz…”

ne dersiniz ki buna karşı; pes birader… biraz bocaladım ve ağzımdan şunlar dökülüverdi: “siz belli ki buraya bana geçirmeye gelmişsiniz, ben burada ağzımla kuş tutsam siz bana gene de olumsuz bir ithamda bulunacaksınız; bari bunu doğru dürüst yapın, elinize gözünüze bulaştırmayın. çekimi G.D şirketi için yaptım philip morris için değil, kaldı ki philip morris için yapmış olsaydım bile bu beni savaş suçlusu konumuna düşürmezdi. siz beni bu şekilde batırmaya çalışacağınıza bu toprakları başka ortamlarda temsil ettiğim için basit bir destekte de bulunabilir ve tebrik edebilirdiniz…”

bu topraklardan bu tür projelere davet alan insan sayısı çok değil, ama bunun karşılığında ülkem insanının bana verdiği karşılık bu; “savaş suçlusu” olma ithamı… bu nasıl bir kafa yapısıdır yahu… dünyada bir tek bizde mi oluyor böyle şeyler acaba? bu nasıl bir hasettir, bu nasıl bir ruh halidir, ne zaman düzelir bu haller, takıntılar, takıntıdan mütevellit körlükler???

Başta kölelerin ve gelinlik kızların pazarlandığı müzayedelerde 2300 yıl kadar önce sanat eserleri de görülmeye başlamış. Romalı kumandanlar, Anadolu’dan yağmaladıkları heykel ve rölyeflerin fiyatlarını yukarı çekmek için (augere, auction) müzayede kaldıracını kullanmışlar. Daha sonra, sanatın 19. yüzyılda saray ve kilisenin himayesinden çıkarak galeriler eliyle piyasalaştırılmasıyla birlikte, müzayedeler yeniden serpilmiş. Şimdi ise kültürün özelleştirilmesi ve para yönetimi (finans) ile spekülasyonun her alana egemen olmasıyla hiperreal düzeylere tırmanıyor ve başta fuarlar olmak üzere, müze, galeri, bienal gibi bütün sanat ortamlarını teslim alıyor. Giderek müzayedelerin sanat piyasasındaki payı yüzde 48 gibi görülmemiş oranlara tırmanıyor.

Bu gelişme sonucunda sanat kamusallığını hızla yitiriyor. Kamuyu aydınlatmak dürtüsüyle örgütlenen sanat tarihi ve eleştiri gibi iki modern bileşenini terk ediyor. Artık tarihi fiyatlar yazıyor. Neyin daha güzel olduğu ile ilgili estetik kanonu para tayin ediyor. Oysa, 1800’lerde Kant ve Alman Romantik filozofları modern estetiği kurarken, “güzel” yargısını veya beğeni özgürlüğünü sanatın her türlü yarar, çıkar ve işlevden arınmasına dayandırmışlar. Sanatsal modernizm ve avangard bu özerkleşme sürecinin sonuçları. Oysa şimdi başat bir finans aracına dönüşmesi, sanatı bu özerk, yararsız-çıkarsız konumunun tam karşıt kutbuna yerleştiriyor. Sanat tarihinin ve modern eleştirinin kurulmasında önemli bir rolü olan konosörün yerini spekülatör alıyor.

Her şey sanat

Nasıl olsa günümüzde artık her şey sanat ve herkes sanatçı. Ve en geçerli tanımıyla zamanımızda sanat, “sanat markasıyla satmayı başaran her cins nesne, eylem (performans), veya düşünce (konsept).” Baudrillard 1972’de “Bir Müzayede Nesnesi Olarak Sanat”tan bahsederken “müzayedenin gösterge ekonomi politiğinin bir tapınağı” olduğunu söylüyor. Göstergelerin en başında da elbette sanat geliyor.

Finans büyüsü

Müzayede, görünüşte her işlemin ortada olduğu en açık pazarlama yöntemi gibi duruyor. Oysa gerçek her zaman öyle değil. Uzun müzayede tarihi, müzayede öncesinde ve ertesinde çevrilen dolaplardan, müzayede sırasında çekici indirmenin türlü hilelerine kadar son derece de karmaşık bir manipülasyon repertuvarı yaratmış. Bunlar arasında en geleneksel olanı, satıcı ile alıcının anlaşarak fiyatı şişirmeleri. Bunun en sansasyonel örneği tam krizin başında, Eylül 2008’de Sotheby’s tarafından düzenlenen Damien Hirst müzayedesinde yaşandı. Bu müzayedenin, sanatçının galerisi ile başlıcaları borsa spekülatörü olan kimi koleksiyonerleri ve bir bakıma ortağı rolündeki “finans büyücüsü” Frank Dunphy’nin gizliden gizliye birlikte tasarladıkları bir tertibin son hamlesi olduğuyla ilgili haberler ayyuka çıktı.

Ancak sonuçta önemli bir bölümüne Hirst’ün elini dahi sürmediği ve birtakım artizanlar ile püskürtme cihazlarının marifetiyle ‘yaratılan’ eserlerden müzayedeci görünüşte 95 milyon Pound ciro yapmayı başardı. Bu arada, yeni yeni “Türk sanatını dünyaya açan” Sotheby’s ve Christie’s müzayede kuruluşlarının suç sicillerinin oldukça kabarık olduğunu ve Sotheby’s başkanının 2001’de rakibiyle birlikte gizlice bir kartel oluşturmaktan yargılanarak hapse mahkûm edildiğini de hatırlamak gerekir.

Son yıllarda bizim de fena halde sürüklendiğimiz küreselleşme dalgası, bu sürecin doğal bir sonucu olan spekülatif hareketleri bizde de tırmandırdı. Kimi galeriler ve koleksiyonerler, sanatçılarıyla da el ele vererek fiyatları küresel düzeylere çekme sevdasına kapıldı ve kendilerini bu işi manipüle etmenin en köklü aracı olan müzayedelerin çekimine kaptırdı. Müzayedelerde kırılan rekorlar, eleştirmenler dahil herkes tarafından alkışlarla karşılanır oldu. Çağdaş sanatımız fiyatlarla birlikte yükselmekteydi; dışardaki düzeylere yaklaştıkça nihayet sanatımız Batı’yı yakalayacaktı.

Bunca zamandır sanata burun kıvıranlar sonunda aydınlanmışlar, sanatın gerçek manasını kavramışlar ve sanatımızı himayeleri altına almışlardı. Artık neyin sanat olup olmadığını, neyin hangi fiyat mertebesinde güzel olduğunu müzayede erbabı “sanat sermayedarları” belirleyecek ve aristokratların kültürü yönettiği zamanlarda olduğu gibi özel koleksiyonlarını keyfince sergileyecek veya saklayacaklardı. Müzayedelerin kamuoyunda uyandırdığı büyük ilgiye bakılırsa zaten artık gösteri sanatçıların değil müzayede erbabının gösterisiydi.

%d bloggers like this: