Skip navigation

Monthly Archives: December 2010

Bildik Yerler, Bilmedik  Şekiller ve Olmadık Zamanlar

Her gün önünden geçtiğimiz yerleri, yanı başımızda duran şeyleri, içinde yaşadığımız şehri daha önce görmediğimiz şekillerde görmeye bazen hepimizin ihtiyacımız var gibi geliyor. Murat germen fotoğrafları tam olarak bunu mümkün kılıyor.

Röportaj: Ekin Sanaç

Sıradan olan şeylerin sıradan olmayan fotoğraflarını üretmeyi amaç edinen Murat Germen, gerçeklikleri sürprizli formlarda sunarak kendine uzun yıllardır özel bir alan yaratıyor. Aşinalıklar, alışılmışın dışında bakış açılarıyla ve muazzam teknikler sayesinde önünüze konulurken, bunları düşünmek yerine, onlarla yeniden tanışmanın keyfini çıkarıyorsunuz. Murat Germen’i fotoğraflarının yanısıra, bu alanda ve görsel iletişim tasarımı konularında yürüttüğü akademisyen kimliği ve çeşitli yayınlarda yazdığı yazılarıyla da tanıyor olabilirsiniz. Bu tanışıklığı ilerletmek istedik, kendisinin lise yıllarında başlayan fotoğraf macerasına dair hikâyesini öğrendik, İstanbul ile arasındaki aşk/nefret ilişkisini irdeledik ve müzik arşivini karıştırmayı da ihmal etmedik.

Fotoğraflarınız mimar ve şehir plancısı altyapınızla doğal olarak doğrudan bağlantılı bir estetiğe sahip. Fotoğraf hayatınıza bu yolla mı girdi? Yoksa daha önceden de var mıydı?


Aslına bakarsanız mimarlık fotoğrafçısı olarak anılmak istemiyorum, çünkü bu benim arada sipariş olarak yaptığım bir şey ve fotografik eylemimin sadece meslekî yönü. Sanatçı olarak bilinmek benim için çok daha önem taşıyor ve mimar, kent plancısı geçmişimin mekân algılama, kurgu yapma, kafamdakini izleyiciye aktarma, belli bir içeriğe ait estetik oluşturma konusunda şüphesiz ki katkısı var. Şu sıralar üzerinde çalıştığım projelerden bir tanesi tümüyle insan odaklı; kent ve mimarlık yok denecek kadar arka planda. Buna rağmen geçenlerde bir tanıdığım, “Bu işlerde bile senin mimarlık geçmişini görebiliyorum” dedi. Bu beni rahatsız etmez tabiî ama acaba insanlar bu geçmişi bildikleri için devamlı oraya bağlama gereksinimi mi duyuyorlar diye de merak etmiyor değilim! Fotoğraf hayatıma nasıl girdi’ye gelirsek… Lise yıllarında hobi olarak başladım fotoğrafa. Babamın fotoğrafçı olmamda faydası oldu, kendisi özellikle fotoğrafçı olmamı arzu etmiş olmasa da… Nikon F2 gövde ile ona eşlik eden kaliteli lensleri vardı babamın ve bol gezen bir kent plancısı olması dolayısıyla sıklıkla fotoğraf çekerdi kendisi. Günün birinde bu değerli makineyi elime tutuşturdu ve virüs hemencecik bulaşıverdi.

Kendi deyişinizle de “Sıradan olan şeylerin sıradan olmayan fotoğraflarını” çekiyorsunuz. Bunu da size has, oldukça etkileyici teknikler kullanarak yapıyorsunuz. Bu teknikler ağırlıklı olarak çekim ânında mı, çekim sonrasında mı fotoğrafları son hâline getiriyor?


Sıradan olan şeylerin sıradan olmayan fotoğraflarını üretmeyi amaç ediniyorum diyelim, üretiyorum dersem fazla iddialı olur. Teknik olarak her iki aşamada da kurgu var. Kafamda oluşan imgeyi istediğim şekilde oluşturabilmek için ona göre çekim yapmam gerekiyor, bunu beceremezsem kafamdaki fotoğrafı post-prodüksiyonla oluşturamıyorum. Photoshop mükemmel bir araç şüphesiz ama yoktan var ederek mucizeler yaratması olası değil. Görsel kayıt ânında gerekli bileşenler dâhil edilmemişse, amaçladığınız aktarıma ulaşmanız ancak foto-gerçekçi üçboyutlu modelleme ile mümkün, ki ben o aşamaya geçmekle şu an için ilgilenmiyorum. Kafamda önceden oluşmuş bir imgeyi oluşturmak için özel olarak seçilmiş bir ortama, bağlama, mekâna gitmek üzere plan yapmam söz konusu olabilirken, bazen de amaçsız gittiğim yerde bu imge birden oluşuveriyor ve ona göre görsel kaydı yapıp bilgisayar ortamında işi son hâline getiriyorum.

Sıradan olmamayı bırakın, fotoğraflarınız genellikle insanı yabancılaştıracak kadar gerçek dışı üsluplara sahipler. Bu anlamda neler size ilham veriyor?


Amacım yabancılaştırmak değil, farklı bir bakış açısı sunabilmek, hiç böyle bakmamıştım, düşünmemiştim dedirtebilmek. Bu da bir çeşit yabancılaştırma belki ama yabancılaştırma deyince kopma, kopartma gibi olumsuz bir anlam oluşabiliyor. Ben ise bilakis, işlerde içerilen şeyin yeni bir yönü keşfedilerek, bu şey daha çok sahiplenilebilsin istiyorum. Bu yüzden de yabancılaştırma yerine aşinalığı kırma (defamiliarization) terimini kullanmayı tercih ediyorum. Çok da gerçek dışı şeyler değiller aslında ürettiklerim. Sadece, bildik bazı şeylerin bilmedik şekillerde ve olmadık zaman dilimlerinde yan yana getirilmesinden dolayı gerçek dışı gibi duruyor olabilirler. Diğer bir deyişle, kronolojisi ve dizilenmesi yeniden kurgulanmış gerçek içilikler olarak tanımlayabiliriz işlerimi.

Dijital teknolojilere oldukça hâkim olan, nimetlerinden yararlanan ve bu konuda eğitim veren bir fotoğraf sanatçısısınız. Dijital ve analog ile nasıl ilişkiler içindesiniz?

Analog kelimesinin sözlük anlamı “benzeşik”; örneğin gıda ortamından bir “analoji” yaparsak, soya fasulyesinden etin yerine geçmek üzere üretilmiş bir gıda ürünü, analog bir gıda olarak anılıyor. Bu mantıkla bakarsak, kimyasal yöntemle elde edilmiş bir imge ile sayısal olarak elde edilmiş bir imge arasında hiçbir fark yok; ikisi de bir ânın, tecrübenin, kurgunun yerine geçmek üzere üretilmiş, ışığa duyarlı yüzeyler üzerindeki yansımalar. Başka deyişle, ikisi de temsilî, vekil görüntüler. Bu yüzden her iki imge üretme tekniği arasında hiç fark görmüyorum; hangisi ile rahat çalışıyorsanız en doğrusu odur bence. Analog ve sayısal arasındaki ilişkide anahtar kavram sentetizm olsa gerek; bunu müzikten örnek vererek açıklamaya çalışayım: Sayısal olarak iyileştirilmiş akustik müzik benim için sentetik ve dolayısı ile “gerçek dışı” bir ses değil; ama örneklenmiş (sampled) ses kliplerinden oluşan müzik, her ne kadar örneklemeler artık inanılmaz derecede gerçeğe benzemeye başladılarsa da, sentetik bir müzik. Bu yüzden sayısal olarak üretilmiş ve/veya iyileştirilmiş fotografik belgeleme bana gerçek dışı gelmiyor. Salt üçboyutlu modelleme ile üretilmiş foto-gerçekçi görüntüler ise sentetikler, ama bu tür bir fotoğrafçılığa da hiç itirazım yok bu arada.

Üretim anlamında çok hızlı akan bir zamanın içinde yaşıyoruz. Çevremizde çok fazla üretim var. Siz bu üretimin içinde fotoğrafın iyi olanını nasıl, nelere göre ayırt edersiniz?

İyi olan işler; bu harala gürele içinde insanı durdurup baktırtan, ne yazık ki lüzumundan fazla az olan zamanımı ayırma ihtiyacı duyduğum, keşke ben de böyle bir şey yapabilseydim dediğim, öğrencilerim ve arkadaşlarımla heyecan duyarak paylaştığım, bana daha önce görmediğim, duymadığım şeyler gösteren, hissettirten şeyler olsa gerek. Bu etkilenme ise içeriğin, biçimin, estetiğin kendine haslıklarından kaynaklanıyor genelde; en güzel işler de şüphesiz içerik ve estetiğin en doğru şekillerde kombine edildiği çalışmalar oluyor.

Günün hangi saatleri sizce fotoğraf çekmek için en keyifli saatler?

Günün herhangi bir saatinde fotoğraf üretmekten, çekmekten zevk alabilirim…

Şu an neler üzerinde çalışmaktasınız?

Şu sıralar iki üç adet farklı seri üzerine çalışmaktayım. Birincisi, çeşitli coğrafyalardan insan manzaralarını içeren “İnsan manzaraları – Yaşam döngüsü” (Humanscapes – The cycle of life). Vizörden bakmadan çekilen, çeşitli insan hâllerini oldukları gibi görselleştirmeyi amaçlayan bir çalışma. Çok sayıda eser barındıracak şekilde ve dikey yönde 1:3 oranlarında yan yana konumlandırılarak sergilemeyi amaçladığım bir seri. Bu seriden dört adet iş, 14 Eylül – 9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium’da açılan Kural Yok sergisinde ilk defa sergilendi. Daha sonraki tarihlerde bir solo sergiye dönüşecek. İkincisi “Aydınlık karanlık” (Obscura Lucida) adlı bir seri; gün battıktan sonra çekilen ama ne zaman çekildiğini kolaylıkla anlayamayacağınız, zamanın ötesinde bazı fotoğraflardan oluşuyor. Bu seri, grup ya da solo, daha hiç bir sergiye çıkmadı. Diğer bir çalışma ise “Muta-morfoz” (Muta-morphosis); mutasyon ve metamorfoz kelimelerinin birleştirilmesi suretiyle türetilmiş bir kelime. Bu seride kentlerin, insan yerleşmelerinin ince uzun panoramalarını çektikten sonra sadece yatay aksta sıkıştırarak farklı kentsel bileşenlerin bu müdahaleye nasıl tepki verdiklerine bakıyorum. Gökdelenler gibi insan ölçeğine uyumlu olmayan yapılar bu sıkıştırma sırasında çeşitli kırılmalara maruz kalırken, daha insanî ölçekteki küçük yapılar dayanabiliyorlar. Henüz bir solo sergi olarak paylaşılmamış olmasına karşın, bağlı bulunduğum C.A.M. Galeri üzerinden bu seriye ait 15’e yakın iş satıldı ve çeşitli koleksiyonerlerin külliyatlarına girdi. Son olarak, bu seriden “Muta-morfoz #16” adlı iş Christie’s müzayede evinin 26 Ekim 2010 tarihinde Dubai’de gerçekleştirdiği açık artırmada sevindirici bir bedele satıldı.

İş icabı çokça seyahat de ediyor olmalısınız. Bugüne kadar en heyecan verici yolculuğunuz nereyeydi?

Son seyahatlerim içinde beni en çok etkileyen Hong Kong + Çin, İskandinavya ve Japonya seyahatleri oldu.

İstanbul’la nasıl bir ilişkiniz var? Şehirde vakit geçirmeyi en çok sevdiğiniz yerler nereleri?

İstanbul’la tam bir aşk/nefret ilişkim var. Trafikte Türk milletinin ruhî bozuklukları tavan yapıyor ve neredeyse sizi öldürecek gibi süren, manevralar yapan hasta ruhlu İstanbul şoförleri beni bu şehirden nefret ettirtiyor. Bu yüzden okula Tuzla’ya gitmek dışında araba kesinlikle kullanmamaya çalışıyorum. Toplu ulaşımla İstanbul çok daha güzel oluyor, bir de Beylerbeyi gibi huzurlu bir semtte yaşıyor olduğumdan şimdilik bu zor şehri terk etmek gibi niyetlerim yok. Boğaz kıyıları, Adalar, Beyoğlu, Haliç, Sultanahmet civarı, İstanbul’un kuzeydeki Karadeniz kıyısı, vakit geçirmekten hoşlandığım yerler.

Bu aralar dinlemekten keyif aldığınız müzikler neler?

Size Last.fm listemden birkaç isim vereyim son zamanlarda dinlediğim ve keyif aldığım: Blonde Redhead, Mich Gerber, Manu Katché, Kings of Convenience, Eric Séva, Massive Attack, Gazpacho, Bibio, Björk, The Bad Plus, Bat for Lashes, Pat Metheny, Portecho, Dan Berglund, Ricochet, Air, Alanis Morissette, Philip Glass, Myriam Alter, Nine Inch Nails, Nirvana, Miroslav Vitous, Trilok Gurtu, Nusrat Fateh Ali Khan, Tracy Chapman, Xploding Plastix, Charles Lloyd, Portishead, John Williams, Nils Landgren & Esbjörn Svensson, Jaga Jazzist…

Advertisements

 

 

 

 

%d bloggers like this: