Skip navigation

Category Archives: teori

Eser üretmek bir çeşit bağımlılık, üretmeden duramıyorsun. Hele fotoğraf, benim için neredeyse nefes almak gibi; beni dünyanın bitmek bilmeyen tuhaf hallerinden kopartıyor her seferinde. Artık kamera bir protez benim için, 3. gözüm yani. Kamera aracılığı ile dünyayı algılarken farklı bir farkındalık geliyor üstüme; seviyorum bu hali, bir başka bakıyorum, bir başka görüyorum…

Şimdilik fazla uzatmadan, sanat, üreten için bir bağımlılık deyiverelim. Peki, sanat(çı) bağımsız mı? Bu iddiayı taşıyan bir çok sanat oluşumu oldu, olacak. Hatta bunların önemli bir bölümü “kâr amacı gütmeyen” yapılanmalar olduklarını beyan ettiler, edecekler. Kâr amacı gütmemek denince, bağımsızlık sadece paraya, sermayeye mecbur kalmamak gibi algılanabiliyor. Halbuki bağımlılık salt bundan ibaret değil. Tanıdıklar, ilişkiler, ait olduğunuz çevre, bireyin ne kadar dik başlı veya ARTniyetli olup olmadığı, hangi şehirde yaşadığınız, hangi kafe veya kulüplere gittiğinizin de çok önemi var; bu yüzden bunlara bağımlı olmayı / olmamayı da hesaba katmak gerekiyor. Gezi sonrası katıldığım sanatçı toplantılarından birinde, yıllardır Anadolu yakasında yaşayan ve çalışan birisi olarak, Beyoğlu’ndaki Urban’a pek uğra(ya)mamak yüzünden Avrupa yakası merkezli sanat çevresinden dışlandığım gibi bir hüsnükuruntum olduğunu belirttiğimde; ‘ExtraMücadele’ Memed Erdener çok önemli bir konuya dikkat çekti: “İstanbul’da yaşayan Anadolu yakalı birisi olarak böyle bir şikayetin var, bir de İstanbul dışındaki yerleşmelerde yaşayan sanatçıların hali nice, onu düşün!” dedi. Kesinlikle haklıydı…

Bağımsız inisiyatifler olarak başlayan sanat yapılanmalarının önemli bir bölümünün, isim yapmaya başladıktan sonra, ne kadar sıklıkla ana akım kurum, küratör, artokrat, fuar, sergileme etkinliklerine yanaşmaya başladıklarını gördükçe; bağımsızlık kavramının içinin boşaltıldığını düşünmeye başladım. Bağımsızlığın, ‘doğru zaman’ geldiğinde çeşitli prestijli sanat kurum, kişi ve etkinliklerine bağımlı olabilmek için istismar edildiğini gözlemlemek; biraz ağır bir yorum olacak ama bana, mali imkanların kısıtlı olduğu dönemlerde toplumda yer edinmek için ‘solcu’yu oynayıp, mali kazancın tavan yaptığı dönemde en acımasızından kapitaliste dönüşen bazı bireyleri hatırlatıyor.

Yüksek lisans tezi danışmanlığını yaptığım, şimdilerde KabaHat inisiyatifinde yer alan sanatçı Fatma Belkıs (Işık), tezini bağımsız sanat yapılanmaları üzerine yapmıştı. Yaptığı araştırmalar, söyleşiler sonrasında olabildiğince bağımsız sayabileceğimiz yapılanmalar olabileceğini; fakat bunların sayıca çok da fazla olmadığını, genellikle de erkin tekelleştiği İstanbul gibi metropol yaşam / sanat ortamlarından kopmanın bağımsızlık için neredeyse şart olduğunu gözlemlemiştik. Bu noktada, Fas’ta Nisan 2013 boyunca gerçekleştirdiğim sanatçı rezidansına bağlamak istiyorum konuyu. Rezidanslar genellikle 3-6 ay sürüyor, yaz aylarında neredeyse hiç organize edilmiyor ve 35 ya da 40 yaş altı sanatçıları hedefliyorlar. Tam zamanlı akademisyen olmak ve 2015’te 50 yaşına girecek “moruk” bir sanatçı olmak dolayısı ile kendime uygun bir rezidans bir türlü bulamıyordum. 2011’de C.A.M Galeri ile katılım yaptığımız Art Marrakech fuarında sanat tarihçisi ve Le Cube adlı bağımsız sanat mekânının kurucusu Elisabeth Piskernik ile tanıştım. İşlerime yakınlık duyan Elisabeth, Fas’ın başkenti Rabat’taki mekânında sanatçıları ağırladığı bir rezidans programı olduğunu ve ileriki tarihlerde bir aylığına beni davet etmek istediğini belirtti. Benim için bulunmaz fırsat olduğu için hemen çok ilgilendiğimi aktardım ve sonunda 2013 yılında bu işbirliğini gerçekleştirmeye karar verdik.

Fas hayli ilginç bir ülke, İslam kültürleri arasında en açık olanlarından birisi. Ülke dışından gelen kültürlerin, özellikle de Fransızların kültürel çeşitlilikte pay sahibi oldukları ortada. Le Cube’de yapacağım çalışma için aklımda farklı alternatifler vardı; orada geçirdiğim ilk günler sırasında, hem Fas’ın bazı açılardan Türkiye’ye benziyor olması, hem de ülkede azımsanmayacak sayıda bağımsız sanat oluşumunun varlığını öğrenmek beni bu oluşumlar konusunda çalışmaya itti. Elisabeth’den diğer mekânların isimlerini ve adreslerini öğrendim. Amacım, Rabat dışında bir çok kente yayılmış bu oluşumları şahsen ziyaret etmek, iç ve dış mimari çekimler yapmak ve aynı zamanda bu mekânlarda rastlayacağım yönetici, sanatçıların portrelerini çekmekti. İyi bir lojistik planlama yapmam gerekiyordu, ülkedeki tren ağının çok efektif işliyor olması sayesinde birbirinden uzak hedeflere rahatlıkla gidebileceğim ortaya çıktı.

Seyahat planlamasını doğru yapabilmek için gideceğim şehirlerde kaç adet mekân olduğunu ve kaç gün kalmam gerektiğini belirledim. Üslendiğim Rabat’ta dört yer, Rabat’ın hemen yakınlarındaki Salé’de ise bir yer vardı. Kazablanka’da iki, Tanca’da iki, Marakeş’te bir, Tétouan’da ise bir yer olmak üzere toplam 11 adet mekân söz konusu idi ve iki hafta içerisinde çekimleri bitirmem gerekiyordu. 4-5 kilo vermemi sağlayacak kadar yoğun bir tempo ile tüm çekimleri eksik olmadan tamamlayabildim. Yukarıdan bakan kibirli tavırlara sahip olduklarından, 10 dakikalık “sohbet” sonrasında çekim yapmayı reddederek çıktığım Kazablanka’daki ‘La Source du lion’ atölyesi haricinde; insanlar çok olumlu, sevecen ve yardımseverdi. Bazıları birbirlerine referans verdiler, kimsenin diğerinin ardından olumsuz bir laf ettiğini duymadım.

Oluşumlar hakkında kısaca bilgilendirme yapmam gerekir. Rabat’takilerle başlayacak olursak, rezidansı gerçekleştirdiğim “Le Cube / Independent art room” Elisabeth Piskernik tarafından yönetiliyor ve çeşitli güncel sanat pratiklerine açık bir rezidans alanı. “L’appartement 22” Abdellah Karroum tarafından kurulan; Antoni Muntadas ve Mona Hatoum gibi sanatçıları ağırlamış bir oluşum. “Fotografi’Art Collective” ise Maha Sano, Mohamed Sebbane, Amine Oulmakki, Safaa Mazirh, Ismael B. Koraichi, Alice Dufour-Feronce’den oluşan bir fotoğraf kolektifi. Hayli genç bireylerden oluşan bu grup hem profesyonel sipariş işler çekiyorlar hem de sanatsal içerikli projeler üreterek onları kendi yerlerinde sergiliyorlar. “Dabateatr” Jaouad Essounani tarafından kurulan bir rezidans ortamı. Müzik de dahil her türlü yaratı alanına zemin sağlıyorlar ve kalacak yer sayısı daha önce sözü geçen diğerlerine nazaran daha fazla.

Diğer kentlere geçelim; Rabat’a çok yakın olan Salé’de ziyaret ettiğim ve Mohammed El Hassouni tarafından kurulan “Théâtre Nomade” (Göçebe Tiyatro), bir sirk topluluğu. Salé’de üslenmiş durumdalar ama bolca yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri oluyor. Sokakta yaşayan çocukları eğitip kadrosuna katarak onlara yeni bir hayat, yaratı alanı kazandırmayı amaçlayan bu oluşum, kolektif ve katılımcı üretim konusunda örnek oluşturacak nitelik ve içerikte. Kazablanka’daki “La Fabrique Culturelle des Anciens Abattoirs” (Eski Mezbaha Kültürel Fabrikası) bir sanayi yapısının devasa bir kültür ortamına dönüşmesine, şimdiye kadar gördüğüm en heyecan verici örneklerden biri. Her ne kadar yapıyı daha fazla para getirebilecek başka işlevlerle değerlendirmek gibi bazı niyetlerle mücadele ediyor olsalar da, burayı yöneten Dounia Benslimane liderliğindeki ekip bu şahane mekânı sanat ortamı olarak tutmak üzere ellerinden geleni yapıyorlar. Burayı ziyaret ettiğimde özellikle yerleştirme sanatının hayli ilginç örneklerini görme fırsatım oldu ve endüstriyel yapının bu eserlere çok iyi bir arka plan sunduğunu gözlemledim. Gene Kazablanka’daki, güncel sanatçı Rita Alaoui tarafından başlatılan The Ultra Laboratory, hem sanatçının atölyesi hem de aynı zamanda bir rezidans mekânı olarak işlevini devam ettiriyor. Rita sohbet ettiğim en sağlam ama bir o kadar da alçak gönüllü sanatçılardan birisiydi. İstanbul’a döndüğümde, Türkiye’deki bir sanat mekânı ile bağ kurup kuramayacağımı sordu; ben de gayet iyi niyetle, şimdi adlarını anmak istemediğim ve bu mekân ile bağı olan iki adet “ne idim ne oldum” kıvamında genç küratöre birkaç kez mesaj atıp onları tanıştırmak istedim, fakat cevap bile alamadım zat-ı şahanelerden (bu tür durumlarla Türkiye’de sıklıkla karşılaşıyoruz ne yazık ki!).

İki adet inisiyatif için ziyaret ettiğim bir diğer kent ise, Fas’ın kuzeyindeki, Cebelitarık Boğazı’na bakan harika yer Tanca idi. Burada Léa Morin tarafından yönetilen ve farklı bir çok kültürel etkinliğe ev sahipliği yapan “Cinémathèque de Tanger” ve Stéphanie Gaou’nun sahibi olduğu, Hicham Bouzid’in ise kendisine asiste ettiği kitabevi + sergi mekânı “Librairie Les Insolites” bağımsız sanata destek veren adreslerdi. Son olarak, büyüleyici Marakeş’te Carleen Hamon ve Julien Amicel tarafından yönetilen “Dar al-Ma’mûn” ve Younès Rahmoun tarafından kurulup, Bérénice Saliou tarafından yönetilen “Trankat Street / Dar Ben Jelloun” Fas’ta sanatçı rezidansı tecrübesi yaşamak isteyenlerin muhakkak göz atmaları gereken, dikkat çekici mimariye sahip binalarıyla ön plana çıkan ortamlar.

Bu ziyaret ve çalışma sonrası dikkatimi çeken, yabancıların, özellikle de Fransızların Fas’ın güncel sanat ortamında hayli etkin oldukları idi. Bu sayede yurtdışı ile olan bağlantıların hayli güçlü olduğunu gözlemledim. Bu verilere karşın, rastladığım yerli-yabancı neredeyse herkesin alçakgönüllü, yardımsever, iletişime hazır insanlar olduklarını gözlemledim. Türkiye’de kimi zaman gözlemlediğim erk / iktidar sarhoşluğu kibri, kendini olduğundan fazla yerlerde görme halleri, kayda değer olmayan gücünü bile makam vesilesi olarak kullanma temayülleri dolayısı ile, bizim sanat ortamımızda Fas’ta şahit olduğum rahatlık her zaman elde edilemeyebiliyor. “Bu coğrafyada sanat patlamakta” tarzı şişirmelerden uzak kalmak önemli diye düşünüyorum, Türkiye sanatı hem bir külliyat olarak hem de mali açıdan çok şişirildi ne yazık ki. Bunun olumsuz etkilerini Türkiye sanat ortamı ziyadesiyle yaşamakta; eserleri sunuma hazır hale getiren prodüksiyon şirketlerinden, doğruları söylemekten kaçınmayan az sayıdaki galeri sahibinden duyduğum kadarı ile satışlar hiç de iyi değil bu sıralar.

Bana kalırsa bir sanat ortamı ne kadar az şişirilirse ve kısa vadede kazanç odaklı sermayenin ne kadar kapsama alanı dışında kalırsa o derece bağımsızlık kazanacaktır. Disiplin, istikrar, kanaat, alçakgönüllülük sanatı, sanatçıyı üst noktaya çıkaracak tutumlar; daha geçen hafta, Alman fotoğrafçı Boris Becker ile gerçekleştireceğimiz uluslararası bir proje için 8 günlüğüne ziyaret ettiğimde yakından gözleme fırsatı bulduğum Köln’ün güçlü sanat ortamı da buna harika bir örnek…

IMG_9966 IMG_9968 IMG_9967

Advertisements

** Sizi kent fotoğraflarınızla tanıyoruz. Şimdi HES alanlarının fotoğrafını çekiyorsunuz. Yolculuk nasıl başladı?

Suya karşı bir yakınlığım var eskiden beri. Su içmeyi, yüzmeyi, suyu seyretmeyi, suyu dinlemeyi çok severim. Geçen aylar boyunca çok ciddi bir su sıkıntısı yaşadık ve hala yaşamaktayız malum. Bu yüzden, zaten senelerdir yapmayı arzuladığım ama bir türlü bir vesile yaratamadığım, su üzerine bir projeye başlama kararı aldım. HES’leri konu edinmemin nedeni ise, aynı, yakından izlediğim kentsel dönüşüm denen rant sürecinde olduğu gibi, projelerin yangından mal kaçırırcasına ardı ardına eşzamanlı başlatılmasıyla kafalarda oluşan soru işaretleri. Enerji gereksinimi bahane edilerek başlatılan bu projelerin arka planındaki olası çıkış noktalarına bakıldığında, aslında su haklarının özelleştirilmesi niyetinin olduğu görmek için komplo teorilerine meraklı veya dahi olmak gerekmiyor. Türkiye’de mevcut ve yapılmakta olan projeler de dahil olmak üzere tüm HES’lerin üretebileceği toplam enerjinin, iyi niyetle, ülkenin toplam enerji ihtiyacının %5’ini ancak karşılayacağı aktivistler tarafından defaten dile getirilen bir olgu. Kendi coğrafyalarında HES projelerine karşı çıkmak için uğraşan elleri öpülesi cesur insanlar, sermayenin himayecisi devletin iddia ettiği gibi enerjiye veya sermayeye düşman olduklarından değil, yıllardır kullandıkları sularının devlet tarafından bir ticari meta haline getirilip özel sermayeye peşkeş çekilmesine razı olmadıkları için kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

** Türkiye’deki HES alanlarını geziyorsunuz. Bugüne kadar nereleri çektiniz, rotada nereler var? Şimdiye dek nelere şahit oldunuz?

Bugüne kadar Diyarbakır ve çevresi, neredeyse tüm Karadeniz, Antalya ve İstanbul yakınlarına gittim. HES deyince ilk akla gelen doğal olarak Karadeniz Bölgesi; benim amacım ise, bu saldırının sadece Karadeniz’de değil tüm ülke sathında ilerlediğini ispat etmek. Bu yüzden Ege Bölgesi, Orta Anadolu, Batı Karadeniz – İstanbul hattı gibi daha çekim yapamadığım yerlere gidip çekimleri bitireceğim. Aslında, tahmin edebileceğinizden çok daha fazla HES projesi var ama bu proje için mali destek almadığım ve her hâlükârda hepsine gidecek zamanım olmadığı için tüm projeleri sergide kapsayamayacağım.

Eşim Sema Uygur Germen ile beraber yaptığımız çekimler sırasında tanışmaktan heyecan duyduğumuz ve ileride dost kalmayı arzu ettiğimiz aktivistler tanıdık. Doğdukları, yaşadıkları doğayı hiç teslim etmeye niyetleri olmadıklarını gördük, bu bize cesaret verdi. Son zamanlarda kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar baskı altında hissediyorum, bazen yurtdışına göçmeyi düşünecek kadar. Mücadele veren ve başarı kazanan iyi kalpli insanları gördükçe vazgeçiyorum…

** Bu projeyi önümüzdeki yıl sergileyeceksiniz. Sergiden, kapsamından söz eder misiniz? Çoklu bir etkinlikten söz etmiştiniz…

Sergi Milli Reasürans Galerisi’nde olacak. Büyük olmayan ebatlarda çok sayıda fotoğrafı, vadi vadi dikey olarak derlenmiş bir şekilde duvarlara astıktan sonra, fotoğrafların yanına kalın uçlu kalemlerle çekim sırasında yaşadığım tecrübeleri, edindiğim bilgileri el yazısı ile yazmayı düşünüyorum. Tüm sergileme yerleştirmesi bittikten ve sergi açıldıktan sonra ise, bu kalemleri duvara yakın bir şekilde konumlandırıp ziyaretçilerin de görüş bırakmasını, katkıda, katılımda bulunmasını; yorum, öneri, eleştiri yapmasını sağlamak istiyorum. Bu şekilde izleyicinin konuyu sahipleneceğini umuyorum. Su konusu çok önemli, biliyorsunuz son zamanlarda ilerdeki savaşların petrol üzerine değil de su üzerine olacağı sıklıkla zikredilmeye başlandı.

Ayrıca, olası bir sanatçı konuşması yerine, su hakları için uğraş veren aktivistleri çağırarak mücadeleleri hakkında konuşmalarını sağlamayı amaçlıyorum. Dolayısı ile bu sergi, kolektif boyutta baktığımızda önümüzdeki yıllardaki jeo-politik strateji, konum ve siyasetimizi, daha da önemlisi kişisel boyutta sağlığımızı, hayatımızı, cebimizi ilgilendiren çok önemli bir konuda farkındalık yaratmak için düşünüldü.

** “Facsimile” fotoğraf serisinde de kentler üzerinden insan-doğa arasındaki gerilimi işlemiştiniz. HES alanlarında, yani doğada, insan-doğa arasında nasıl bir gerilim, ilişki var? Bu ilişki kentlerden nasıl farklılıklar gösteriyor?

Evet, bunu gündeme getirdiğinize sevindim; bu yüzden Facsimile’den tümüyle doğaya geçişimin de belli bir dizisel anlamı var. İnsan devamlı doğaya müdahale ediyor, doğayı bu kadar hırpalayan başka bir canlı türü sanırım yok. Doğanın içindeki döngünün dışında kalan, kendiliğinden huzurla akan işleyişe çomak sokmadan duramayan bir tek insan var, bu yüzden insanı hiç bir zaman “eşref-i mahlûkat” olarak göremedim. Geçenlerde “tanrı cc” adlı Twitter kullanıcısının bir tweet’ine denk geldim: “Şüphesiz ki insan iyi bir fikir değildi, ben de kabul ediyorum” diyordu; hoşuma gitti 🙂

Buradan HES’lere geçiş yaparsak; HES’ler binalar gibi değiller, çok daha büyük boyuttalar, dolayısı ile müdahalenin boyutu çok daha büyük. Barajlar, suyun kendi içindeki olağan akış sistemini değiştiriyorlar, bu yüzden de doğada suyun yarattığı mikro-klima değişiyor. Su yok olunca ya da yatağı değişince çiçekler yok oluyor veya türleri değişiyor, bunu takiben arılar bal üretememeye ve dolayısı ile o doğayı terk etmeye başlıyorlar. Arılar yaşam döngüsünün çok önemli bileşenleri, bir yerde arıların varlıkları ile ilgili bir sorunun yaşanması burada doğanın tahribata uğradığının göstergelerinden birisi olarak görülüyor. Onun dışında, nem ve sıcaklık artışları da cabası.

Kentlerde olan bitenle fark şu: Özellikle bizdeki şehirler herhangi bir doğallık taşımayan, tümüyle insan yapısı, aralarda kalan yeşillerin bile imara açıldığı, kazanç uğruna geleneklerin, kültürel mirasın, onurun yok edildiği; kısacası zaten insanın tecavüzüne uğradığı yerler. Bu yüzden kent ortamında “kentsel dönüşüm” adı altında kakalanan yeni rant betonlaşmaları durumu çok daha vahim hale getirmiyor, çünkü kentlerde durum zaten vahim. HES’ler ise çok daha fazla zarara yol açıyorlar, imara açılmaktan kurtulup geriye kalan doğa parçalarını bitiriyorlar çünkü…

** “Facsimile”, “Muta-morfoz”, “İnşa” gibi fotoğraf serilerinizde hep kente odaklandınız. Kentlerin dönüşümüne… Kentler, yaşayan varlıklar. Doğuyor, büyüyorlar; peki ölürler mi? Bunu özellikle İstanbul’u düşünerek soruyorum…

Kent diye sunulan yerler kültür üretemedikçe, hatta kültür üreten kurumlar büyük bir hızla engellenip, kapatılıp yerlerini AVM’ler ve yüksek katlı sosyal konutların “rezidans” diye yutturulduğu devasa gayrı insani yapılara bıraktıklarında, kent olmaktan çıkıyorlar ve mega-köylere dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar. Salt barınma ve tüketme üzerinden yapılan inşai tatbikat, kente bir yarar getirmekten çok zarara yol açıyor. Bu tür temel kırsal ihtiyaçlara cevap vermek ve seçmen potansiyeli yaratmak için durmaksızın ortaya atılan, bazıları da “çılgın” olan projeler kentin çok ihtiyacı olan yeşil alanları ve su havzalarını tehdit ediyor. Rant, güç ve para hırsı ile gözü hiç bir şey görmez hale gelen ve diktatörleşen siyaset-din-para ittifakları, muhafazakâr olduklarını öne sürmelerine karşın; kente, kültüre ve özellikle de doğaya dair neredeyse hiç bir şeyi muhafaza etmemekteler. Sorunuza dönersek; evet, kentler ölebilirler bence. Şu an İstanbul’un can çekiştiğini gözlemleyebiliyorsak, İstanbul’un ölebileceğini olasılığını da değerlendirmemiz gerekiyor.

** Can Yücel’in bir şiiri var: “Hani nerde o İstanbul? / Nassı koymuşlar ki ona / İstanbul’u kodunsa bul!” Örneğin siz 3. köprü alanının da fotoğraflarını çektiniz. Hem bir sanatçı hem de mimar olarak İstanbul’un son on yıldaki değişimi üzerine neler söylersiniz?

Kasım 2010’da, FotoAtlas İstanbul sayısı için “Şeytan tüyü: İstanbul” başlıklı bir yazı yazmıştım (https://muratgermen.wordpress.com/2011/03/06/seytan-tuyu-istanbul/). Bu yazıdan bazı alıntılar yapmak isterim:

İstanbul tuhaf yer. Öldürür de, yaşatır da, üzer de, sevindirir de… Kantarı, topuzu, ayarı yok gibidir İstanbul’un. Saniyeler içinde müthiş bir sevinç duygusu üzüntü veya öfkeye, ışıl ışıl bir hava ıslak ve sevimsiz bir atmosfere, hali vakti yerinde gibi görünen bir yer anında fukara mahallesine dönüşebilir. İstanbul belki de samimidir, saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır. Yoksa acaba bu haller İstanbul telaşlı, özensiz, vakitsiz, bilinçsiz, sahipsiz olduğu için midir?

Gayrimenkul spekülatörleri, arazi rantçıları her ne kadar İstanbul’u yüksek binalara boğmaya çalışsa da bu kent aslen yatay gelişmiş ve gelişen bir canlı organizmadır. İstanbul’un güzelliği yataylığındadır, dikeyliğinde değil, İstanbul Manhattan olmaya asla öykünmemelidir…

İstanbul 7 tepe ya, belki bu yüzden İstanbul’u herkes tepe tepe kullanır, çünkü İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. İstanbul’a bir çok kişi para kazanmaya gelir, “memleket” İstanbul değildir bir çok kişi için. İstanbul’u kağıt mendil misali kullanıp atan pek çok misafir “memleket”e bunu reva görmez; memleket hep daha kutsaldır, bu yüzden de misafirliklerini bir türlü atamazlar üzerlerinden…

Özellikle son paragraf sorduğunuz soruya kısmen cevap veriyor sanırım: İstanbul; İstanbul’u “taşı toprağı altın” kafasıyla bir rant alanı olarak görerek bu kıymetli şehri taşa toprağa boğan, kent ile kentli değerlerden pek hazzetmeyen, kenti bir mega-köye dönüştürmeye çalışan, kasaba kurnazı ve kıt kafalı bir anlayışın işgali altında…

** Shakespeare de “Kent dediğin insanlardan başka nedir ki?” diyor. Sizin fotoğraflarınızda da insan başat bir rolde… Oysa artık kentler içinde yaşayanların ihtiyaçlarına, özlemlerine göre şekillenmiyor. Kenti savunmak yine onlara düşüyorsa da…

Aslında fotoğraflarımda insan bildik anlamıyla başrolde değil, örneğin portre fotoğrafı çok nadir çekerim. Ama gene de, ürettiğim fotoğrafların tümü insan üzerine; insanı yaptıkları, inşa ettikleri, tükettikleri üzerinden resmetmeye çalışıyorum. İnsanı, arkasında bıraktıkları ile çok daha detaylı bir şekilde tasvir edebiliyorsunuz; çünkü, çok daha uzun bir zaman dilimini gündeme getirebiliyorsunuz, halbuki bir portre fotoğrafı sadece çekildiği ana ilişkin ipuçları verebilir…

** Fotoğrafın ifade aracı olduğu kadar, araştırma aracı olduğunu söylüyorsunuz. Sizin fotoğrafla ilişkinizden de söz edelim istiyorum. Tüm çalışmalarınızın belirgin bir meselesi var. Belgesel nitelikli fotoğraflar çekiyorsunuz. Oradan bakarsak, fotoğraf nasıl bir araştırma aracı?

Fotoğraf aslen bir temsil aracı, temsil ise çok önemli bir araştırma alanı. Çizim, pentür, karikatür, minyatür, üçboyutlu bilgisayar grafikleri ve benzeri görselleme teknikleri de diğer bazı temsil araçları. Bir yeri, hâli, ânı, duyguyu, düşünceyi, algıyı temsil eden imgeyi oluştururken bu imgenin gelecekteki olası algılarından sorumluyuz. “Ben bulunduğum yerdeki durumu aktaran bir fotoğraf çektim, sonrası beni ilgilendirmez!” anlayışı kabul edilebilir bir yaklaşım değil. İşin içine çeşitli etik, kültürel, toplumsal, bilişsel, idraksal, algısal boyutlar giriyor ve bunları hesaba katmak durumundayız. Teorik araştırmalar, okumalar yapmadıkça da bu boyutlar konusunda tutum ve strateji geliştiremeyiz, çektiğimiz fotoğrafın arkasında duramayız. Gelişmiş toplumlara bakıldığında bu araştırmaların sıklıkla yapıldığını, teori ve pratiğin el ele sağlıklı bir şekilde ilerlediğini görüyoruz.

** “Aura” serisinin diğerlerinden ayrılan bir yanı var. Sanatı ve sanatçının durduğu yeri sorguluyorsunuz. Piyasa ekonomisi ve sanatçı ilişkisi… Siz elbette profesyonel fotoğraflar da çekiyorsunuz. Kendinizi bu ilişki içinde nerede konumluyorsunuz?

Eleştirdiğim sistemin bir parçasıyım, bunu samimi bir şekilde belirtmem gerekir. Ama bu durum sistemin tutarsızlıkları hakkında endişe ve şikayet edemeyeceğim anlamına gelmiyor. Aura serisinde daha çok üzerinde durduğum ve eleştirdiğim; “başarılı” olabilmek adına, üretilen eserlerin kendinden menkul sanatsal ve toplumsal değerlerinden çok, sansasyondan ve dedikodudan beslenenlerin usulleri idi. Medyatik olma aracılığı ile daha çok dikkat toplamak, çalışmak yerine gündemde daha çok ismini tutmak için açılış ve kokteyllerde vakit geçirmek ve insanların arkalarından konuşarak çelme takmaya çalışmak gibi varlık sürdürme yöntemlerinden hiç hazzetmiyorum. Bu tavırlar bana aynen, pazaryerlerinde daha çok mal satmak için sesini diğerlerine göre daha fazla yükselten çığırtkanları hatırlatıyor. Bırakın ürettiğiniz eser; su gibi kendi yolunu, çatlağını, konumunu bulsun…

cumhuriyet

Türkiye’de fotoğrafçı olmanın zorlukları nelerdir? Kendinize nasıl bir yol çizdiniz?

Yaratı alanlarının herhangi birinde geçerli olan zorluklar fotoğraf alanında da var. Yani; teknolojinin ve dolayısı ile teorinin bizim topraklarda geliştirilmemiş ve hâlâ da geliştirilmiyor olmasının getirdiği bazı oturmamışlıklarla mücadele etmek zorunda kalınabiliyor. Ek olarak, fotoğrafın, yani imgenin ne derece güçlü bir iletişim aracı olduğunun, algı yönetimi ile olan ilişkilerinin, metin ile olan bağlarının yeteri kadar farkında değil gibiyiz. Kendime çizmeye çabaladığım yol şöyle: İdealize edilmiş bir gerçeğin peşinde koşmaktansa, şahsi algıma en yakın görsel tasvirin ardından gidiyorum. Serilerle paylaştığım kavram metinleriyle de fotoğrafın aktar(a)madığı içeriği paylaşma yöntemini seçiyorum.

Üretim yaparken ne kadar deneysel olabiliyorsunuz? Piyasa koşullarına ayak uydurma baskısı oluyor mu?

Piyasaya ayak uydurmak gibi bir endişem yok, çünkü sanat dünyasına herhangi bir minnetim veya güvenim yok; diğer bir deyişle, sanat ortamının ipiyle kuyuya inmem. Tek gelir kaynağım eser satmak da olmadığı için, olası bazı baskılardan uzak kalabiliyorum. Beni rahatsız eden önemli bir olgu ise şu: Türkiye’de sanatçılar ve eserleri bir külliyat, bir bütün olarak algılanmıyor; daha çok belli serileri ön plana çıkartılıyor. Bu yüzden de azımsanmayacak sayıda sanatçının yıllardır aynı şeyleri yaptığını görüyoruz. 1 ya da 2 seriden ibaret bir sanatçı olarak algılanmayı reddediyorum, bir sürü farklı içerik ve görsel dili olan çalışmalarım var. Bunları paylaşabilmek için gelen grup sergisi tekliflerini değerlendiriyorum. Yakın zamanda ise atölyemi açtım ve galerilerde sergilenmeyen eserlerimi buradan paylaşacağım.

Kimlerin fikirleri üretiminizde etkili oluyor?

Sözüne değer verdiğim, görece bağımsız duruşu olan, kendini tanrı katında görmeyen, yaptığı işi özen, tutku ve ciddiyet ile yapan kültür-sanat dünyası insanlarının (sanatçı, küratör, sanat yöneticisi, izleyici, akademisyen, vb.) yapıcı fikirleri beni etkiler. Ama, bizim sanat dünyasının kısır döngüleri dolayısı ile ne yazık ki bu anlamda bir beslenme arzu ettiğim, ihtiyacım olan kadar gerçekleşmiyor. Genellikle ya aşırı övme ya da yıkıcı çamur atma halleri tercih ediliyor, ki bunun sanatçıya pek faydası yok.

Türkiye’de fotoğraf bilinci sizce ne kadar gelişmiş? Bu konuda neler yapılabilir?

Her geçen gün artıyor olsa da, daha tam oturmuş değil. Farklı tavırlarda iş yapanların çeşitli etkinlikler (seminer, konferans, sergi, portfolyo günleri vb.) aracılığı ile daha sıklıkla bir araya gelmeleri ve birbirlerinden beslenmeleri gerekiyor. Fotoğrafçıların çoğunluğu nesillere ayrılmış durumda ve her nesil birbirine burun kıvırıyor. Bunun sorumluluğunun, tümüyle olmasa da, biraz küratörlerde olduğunu düşünüyorum; farklı nesilleri kavuşturmayı amaçlayan çağdaş fotoğraf sergilerini neredeyse hiç göremiyorum. Ayrıca, Fransa ve İran’daki gibi, senenin belli bir ayının (mesela Kasım) fotoğraf ayı olarak belirlenmesi ve tüm kültür sanat ortamının bu ay boyunca fotoğrafa odaklanması çözümlerden birisi olabilir.

Son yıllarda internet sayesinde herkes fotoğraf çekmeye yönlendi. Sosyal medyanın fotoğraf sanatına nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

İletişimin giderek görsel ağırlık taşımaya başlaması bana insanlığın mağara resimleri üzerinden iletiştiği ilk günleri hatırlatıyor ve bu yüzden hiç yadırgamıyorum, görsel iletişim en temel iletişim platformu çünkü. Fotoğrafın daha kolay çekilebiliyor, editlenebiliyor ve paylaşılabiliyor olmasının, fotoğrafın içeriği ve estetiğine temsil-algı düzleminde yeni boyutlar kazandırabileceğini düşünüyorum. Görsel paylaşımlar arttıkça imgenin anlamı üzerinde daha çok kafa yormaya başlamamız ve bu sayede görsel okuryazarlığın genel düzeyinin artması söz konusu.

Yurtdışında bir fotoğrafçı olsaydınız sizce şu anda kariyerinizde ne noktadaydınız? Neden?

Örneğin bir Almanya, Finlandiya veya Japonya gibi fotoğrafın güçlü olduğu bir coğrafyada, burada olduğum konumda olsaydım; devlet ve/veya özel sektörden destek alıp daha büyük ölçekli ve daha uzun soluklu projeler yapabilirdim, daha çok kitabım olurdu, daha çok müzede eserim olurdu, uluslararası görünürlüğüm daha da artardı, akademik üretimimin sanatsal pratiğimle olan bağı değer kazanırdı, ulusal TV kanalları çoktan bir belgesel teklifinde bulunmuşlardı, vb. Uzar gider…

Kendinize örnek aldığınız, üretimlerinizde etkilendiğiniz sanatçılar kimlerdir?

Genel geçer moda akımların ve yaklaşımların dışında kalmayı becerebilenler; sayıları çok, saymayayım…

Sanatçı kitapları fotoğrafçılar için neden önemlidir?

Web sayfası herkesin erişimine açık, bu anlamda çok değerli. Ama kitabın izleyici ile ilişkisi farklı; kitap evde bir yerde durur, 3-5 sayfa bakar yerine koyarsın, sonra 3-5 gün / hafta / ay sonra tekrar bakarsın. Kitap evde yaşar, devamlı seninledir, kendini sana hatırlatır arada… Web sayfasının bu anlamda varlığı çok daha geçici, bir izleyicinin web sayfasına tekrar tekrar dönebilmesi için sanatçı ve eserlerine gerçekten takmış olması gerekiyor, ki hayatta kaç tane böyle meraklın olabilir ki?

Genç bir fotoğrafçıya nasıl önerileriniz olur?

Kendi her daim genç hissetmesi…

Baskılarınızı nerede-nasıl yapıyorsunuz? Kullandığınız malzeme/teknik ve içeriğiniz hakkında nasıl bir bağ var?

Baskılarımı DİFO’da C-print olarak yaptırıyorum. Eserin görsel içeriğine ve nerede, ne koşullarda sergileneceğine göre, Fuji Pearl parlak metalik veya mat fotografik kağıda, dijital dosyadan yola çıkarak kimyasal yöntemlerle bastırıyorum. Arada duvar kağıdına baskı veya lantiküler baskı tercih edebiliyorum, mürekkepli baskılara çok ilgim yok. Gene bağlama göre Diasec finiş, veya salt baskının kendisini sergiliyorum. Serinin içeriğine göre farklı sergileme biçimleri ve boyutlar tercih edebiliyorum.

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

Unbearable lightness of uncertainty

Murat Germen

Abstract: Forecasting, if misused and distorted, can turn into an apparatus of prophecy and exploited to misguide, convince, daze, hypnotize people. Some studies in data visualization, for instance, carries this potential. In order to make complex data more understandable, InfoVis projects tend to exclude marginalities and focus on mainstream data to make it more visible, legible, understandable. As a result, mainstream becomes majority, minority disappears since it does not find the opportunity to be visually represented. On the other hand, studies conducted on network behaviours reveal the fundamentally private ways people surf, live, shop, behave, consume and this fact pave the way for manipulation of apparently personal preferences. Commercial corporations die to get access to such info and they pay millions of dollars to academicians who are involved in such analysis, since they acquire the possibility of manoeuvring how people will consume. The disguisedly named “trend research” irrevocably evolves into “trendsetting”, and the commercial firms do not follow people anymore, instead they make people follow their firms’ trends devised after forecasting. Being able to forecast weather, natural disasters, health problems and so on is necessary, indispensable; but, when forecasting is (ab)used to control the way people live, it becomes latently oppressive, dictatorial and exploitive.

This paper will focus on the positive dimensions of the conceptions of serendipity, surprise, accident (especially in the field of visual arts) and on the negative aspects of systemic determinism where technology is ill-used to make people’s brains dull, submissive by providing “services” for daily routines that are supposed to be carried out by people themselves, and not machines.

Keywords: Change, determinism, forecasting, mysticism, polysemy, serendipity, trendsetting, unexpected.

Murat-Germen_full-paper_2012

http://www.e-skop.com/skopbulten/insa-hal-li/482

http://oznurguzelkarasu.blogspot.com/2011/11/istanbul-beni-tanmlyor-kendine.html?spref=fb&mid=53

Fotoğraf sanatçısı Murat Germen’le C.A.M Galeri’nin Akaretler’deki mekânında 17 Kasım- 17 Aralık 2011 tarihleri görülebilecek olan Muta-Morfoz sergisini konuştuk. Germen, mutasyon ve metamorfoz kelimelerinden ürettiği “muta-morfoz” kavramıyla ve deneysel fotoğraf teknikleriyle şehirlerin geçirdiği dönüşüm ve mutasyonu seyirciye sunuyor.

Özge Yılmaz: Lisans eğitiminizi İ.T.Ü’de Şehir Planlama bölümünde aldığınızı biliyoruz. İşlerinizde birçok farklı şehir ve şehre dair olgu da mevcut. Şehir kavramıyla olan ilişkinizi anlatabilir misiniz?

Murat Germen: Sanat ve kent birbirlerini her zaman desteklemiş iki bileşen. Sanat kentleşmenin ileri düzeye çıkması ile kendine daha geniş ifade alanı bulmuş, kentlerse sanatın ileri seviyeyi yakalaması ile kendilerine farklı bir yer edinmişler. New York, Londra, Paris gibi ilk akla gelen üç önemli metropolün bu makamları edinmelerinde, ürettikleri sanatın önemli bir payı olduğu yadsınamaz. Şahsen yaşamakta olduğum hayatı kent ortamında yetişmiş olmaya borçlu sayılırım. Kentsel içerik üretmemin nedenlerinden biri budur; bir minnet duygusu sonucu kent işlerimde zuhur ediyor, ille de kent plancısı, mimar olarak yetişmişliğimden değil. Eğitimim anlatmak istediğimi görselleştirirken bana ilave bir avantaj sağlıyor, kenti daha iyi okuyup analiz etme şansı edinmiş oluyorum.

Yatay düzlemde sıkıştırarak kullandığınız kent görüntüleri, İstanbul, Safranbolu, İzmir, Ankara, Girne, İskenderiye, Kahire, Osaka, Seattle, Vancouver ve Amsterdam şehirlerinde çekilen fotoğrafları kapsıyor. Bu şehirlerin seçilmesinde özel bir neden ve bu şehirlerin fotoğraflarının sizin için özel bir anlamı var mı?

C.A.M Galeri’deki sergiye Türkiye’den işler dahil edeceğim. Diğer şehirlere gelince: Sanatçılığın yanı sıra akademisyen olduğum için konferans ve sergiler için sıklıkla seyahat ediyorum. Web sitesinde gördüğünüz kent tasvirlerinin hepsi bu seyahatlerde üretildi. Bu kentlere “Muta-Morphosis” üretmek için gitmiyorum, her gittiğim şehirde en az bir adet “Muta-Morphosis” deniyorum. Serideki fotoğraf tabanlı anlatım, kenti gezdiğimde aklımda kalan bölük pörçük sözcükleri içeren bir sinopsis aslında. Diğer bir deyişle, içinden kareler düşürülmüş ve pürüzsüz bir devamlılığı olmayan, stop-motion tekniğindeki gibi kırık hareketler içeren bir video metrajı gibi. Bu teknikle üretilmiş tasvirlerin farklı kentlerde nasıl sonuç vereceğini merak ediyorum. Vancouver veya Osaka gibi organize, sistemik kentlerin muta-morfozlarıyla İstanbul veya Kahire gibi daha kaotik şehirlerin muta-morfozları arasında fark olup olmayacağına bakıyorum. Ufak farklar içeren betimlemeler çıktığında bile bunları genel külliyatın içine dahil ediyorum.

Bu serinin birçok farklı kentte çekilmiş olmasının avantaj sağladığını düşünüyorum. Sanat izleyicisi, alıcısı kendi yaşadığı kente ve oradaki hayatına dair bir şeyler görmek istiyor. Bunu değişik kültür ve ortamlarda çeşitli defalar gözledim. Somut örneklerden birisi şöyle: C.A.M Galeri dışında çalıştığım ikinci galeri olan, beni Belçika ve Hollanda’da temsil eden ARTITLED! adlı galeri ile katıldığımız fuarlarda gördük ki, Hollandalılar genelde Hollanda’da üretilmiş görüntülerle ilgileniyorlar. Yurtiçindeyse batılı coğrafyalarda yaratılmış işlerin şimdiye kadar pek ilgi görmediğini dikkate alırsak, her kültürde ilginin yerel malzemeye odaklandığını söylemek olası. Seride herkes bağını kurabileceği bir kentsel ortam bulabiliyor. Bunun sonucu olarak seri farklı ortamlarda paylaşıldı, sahiplenildi: Wired ve GUP (Guide to Unique Photography) gibi önemli dergiler seriden örnekleri yayınladılar, daha sergisi açılmadan galeriden yapılan 30’a yakın edisyon satışı dışında Marakeş Sanat Fuarı ve Contemporary Istanbul gibi uluslararası fuarlarda 10 adeti geçen satış gerçekleşti, ISEA 2011 (Istanbul) ve Computational Aesthetics – CAe 2011 (Vancouver) gibi elektronik sanatın öncü konferanslarına tebliğ / sergi olarak kabul edildi, Istanbul Modern ve Proje4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi gibi müzelerin koleksiyonlarına alındı, O Estado de Sao Paulo adlı Brezilya’nın en çok satan ikinci gazetesinde röportaj olarak yer aldı, Hollanda’da Pieter Wisse tarafından oluşturulan bir fotoğraf veritabanı blogu olan “500 photographers”a girdi, Christie’s ve Sotheby’s gibi çağdaş sanat müzayedelerinde çeşitli edisyonları satıldı.

İstanbul’da son örneğini Tarlabaşı’nda gördüğümüz mutenalaştırma projesi gibi kentsel dönüşüm projeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kapitalizm sürdürülebilir olmak, tüketim alanı yaratmak için devamlı akım icat eder. Bu akımlar moda, tasarım, mimarlık, sanat gibi çeşitli yaratı platformlarında kendilerine yer bulur. Benzer bir hâlin kentlerde farklı mahallelerin “moda” yapılmasıyla gerçekleştirildiğini düşünüyorum. Amaç yeni inşaat faaliyetine zemin sağlamak; ne de olsa inşaat ekonominin lokomotifi. Eskiden yüksek gelir grubu merkezde yaşardı, onları doğaya yakın olma bahanesiyle kent periferisinde yaşamaya ikna ettiler (sanki kentsoylular çok da takarmış gibi doğayı) ve yeni lüks konutlar inşa edildi. Şimdiyse kentsoylular bunun heyecanlı olmadığını, evler saray yavrusu bahçeler gani de olsa banliyö kültürü ile yaşayamayacaklarını anladılar. Sistem onları eski mahallelerine, evlerine geri çağırıyor rağbet yaratarak. Eski binaları restore etmek yeni bina yapmaktan daha pahalıdır, sonuç: Kârlı iş… Mutenalaştırmayı destekliyor muyum? Hayır, ama sisteminiz kapitalizmse mutenalaştırma her zaman olacaktır.

Muta-Morphosis serisinin çok perspektifliliğin de etkisiyle minyatür estetiğine yakın bir duruş sergilemesi, sizin yola çıkarken belirlediğiniz bir hedef miydi, yoksa kendiliğinden gelişen ve sizin de işleri oluştururken fark ettiğiniz bir süreç mi?

Çok güzel bir soru. Süreç sırasında keşfettiğim bir şey oldu bu yakınlık. Yaratı sırasındaki süreç benim için önemli olduğundan bu durumdan hoşlanıyorum.

Kentlerin de canlılar gibi evrildiği hesaba katılacak olursa, güçlü olanın metamorfoz veya mutasyonla da olsa hayatta kalmayı başardığı bir dünyada kentler nasıl hayatta kalacak? Sizce “güçlü” ya da “güçsüz” kentler hangileri?

Bence güçlü kentler hibridleşmeye, çoğulculuğa, her gelir grubunun yaşama biçimine zemin sağlayabilen; kanaatkârlık gerektiğinde, ekonomik kriz olduğunda bunu soğurabilecek kentler olacak. Çok düzenli kentler fazla bütçe gerektiriyorlar; elzem olmayan, tüketmesi belli bir gelir gerektiren eylem, işlev, istihdam alanları yaratılıyor. Şimdinin donanımlı kentleri haddinden fazla teknolojiye bağımlı, halbuki ilerde bizi ciddi ekonomik krizler bekliyor. Geleceğin güçlü kentleri, teknolojinin getirdiği mental ve fiziksel tembelliğe alışmamış, anlık sorunlara pratik çözümler getirebilen bireylerin yaşadığı kentler olacak bence. Bir İstanbul hayranı falan değilim ama, her türlü sorununa karşın İstanbul’un mevcut hâlinin bu tarz bir kent olduğunu düşünüyorum. Bence kurtuluş melezlikte, püritanizmde değil…

Ülkemizde kent fotoğrafı alanında yapılan çalışmaları nasıl buluyorsunuz, kavramsal ve içeriksel boyutta doyurucu işler ürettiğini düşündüğünüz sanatçılar var mı?

Bu coğrafyada fotoğrafa dair hiç bir şey (makine, film, çip, teknoloji, yazılım, vb.) üretilmediği için ister istemez ülkemiz fotoğrafı her daim bu teknolojileri üreten lider kültürlerin fotoğrafından etkilendi. Kent fotoğrafı eğilimleri de mecburen bu etki alanı içinde. Buna karşın, kent ve mimarlık fotoğrafında farklı stil ve yaklaşımlarla sipariş veya sanatsal içerikli özgün üretim yapan azımsanmayacak sayıda usta fotoğrafçı var.

Dışarıdaki trendlerin yönlendirmesiyle kent fotoğrafına yoğun bir ilgi olduğu açık. Eskiden her şeyin fazlasıyla estetize edildiği, kentin turistik noktalarının seçildiği bir fotografik belgeleme eylemi vardı. Şimdiyse buna haklı bir tepki sonrası ortaya çıkan, “anti-estetik” yaklaşımda ve kentin kırık döküklüklerini belgeleyen bir kent fotoğrafçılığı var. Ama bu ne yazık ki, birçok önceki muhalif tavır gibi, moda oldu ve bir tepki olmaktansa neredeyse kaideye dönüştü. Bence her nesilden kent fotoğrafçısının bu konuda dikkatli olmasında fayda var. Buradan “Muta-morphosis” serisine atlama yapma gerekirse, fotoğrafları bu iki tavrın arasında bir yere yerleştirmeyi tercih ediyorum. Bu fotoğraflar ne çirkinliği ne de güzelliği yüceltme peşinde, sadece her ikisinin gerekli beraberliğine vurgu yapıyorlar…

Şehirlerin tanıtımlarında kullanılagelen fotoğraflar hakkında düşünceleriniz neler?

İyi ki sordunuz. İstanbul’da Aya Sofya, Sultanahmet veya Süleymaniye olduğunu vurgulamaya artık gerek yok. Hatta bunların var olduğunu bilmeyen turist İstanbul’a gelmesin:) Burada yerlileri ve ziyaretçileri çeken inanılmaz bir titreşim var, bunun vurgulanması lazım. Geçenlerde bir Yunanistan tanıtım filminde Akropol, Santorini, Mikonos gibi tipik yerlerin görüntüleri yerine taverna, eğlence, uzo, yemek, sirtaki içeren gamsız hayat görüntüleri vardı. Tamam, bunlar da Grek kültürü hakkında bilinen şeyler; ama hiç olmazsa anıt yerine yaşam keyfi vaadinde bulunmak bana daha insani geliyor…

Akademisyen kimliğinizle baktığınızda Türkiye’de yeni kuşak fotoğraf sanatçıları hakkında düşünceleriniz neler? Fotoğraf, görsel iletişim ve tasarımın yanında nerede duruyor?

Geniş yelpazeye sahip bir ortam var, farklı altyapıya sahip birçok birey kendilerine ait bir içerik oluşturabilmek için var güçleriyle çalışıyor. Böylesine üretken ve çoğulcu bir ortamın içinde olmaktan ziyadesiyle memnunum. Sanıyorum artık uluslararası ortamlarda Türkiye fotoğrafı diye bir olgudan göğsümüzü gere gere bahsedebiliriz.

Uluslararası çağdaş sanat dünyası ile karşılaştırıldığında fotoğraf koleksiyonlarının ve fotoğraf fiyatlarının seyri Türkiye’de ne durumda?

Şu sıralar fotoğraf en prestijli yıllarını yaşıyor belki de, bunu sanat çevrelerinde “fotoğraf altın yıllarını yaşıyor” cümlesiyle tarif etmeye çalışıyorum. Bunun nedeni, aynı resmin fotoğraf icat edildiğinde kendini tanıklık yapma zorunluğundan arındırdığı ve özgürleştiği gibi, fotoğrafın artık dünyayı belgeleme yanında yeni dünyalar yaratmak için de kullanılabiliyor olması.

Türkiye’de özellikle son 5-6 senede fotoğrafın koleksiyon değeri hayli arttı, daha önce zikretseniz herkesin “hadi canım!” diyeceği rakamlara fotoğraflar satılıyor. Tabi bununla birlikte edisyon kavramı iyice ciddiye alınmaya, satılan fotoğraflarla birlikte sertifikalar verilmeye başlandı. Çünkü yüksek fiyata fotoğraf satın alan koleksiyoner bu eserden başkalarında kaç tane olduğunu bilmek istiyor haklı olarak. Halbuki, toplamaya eski yıllarda başlamış olan ve çoğunlukla klasik eserlere sahip koleksiyonerler, önceleri böyle bir edisyon taahhüdü verilmediğini ya da aynı fotoğraftan 50 tane, hatta sınırsız sayıda olabileceğini bilirler. Şimdiyse bu sayının 1, 3, 5, 7, 12 gibi rakamlar arasında dolaştığını gözlüyoruz. Fiyatı yükselten bir diğer etken de baskı boyut, yöntem ve masraflarının değişmesi. Eskiden 20 x 30 cm gibi boyutlarda görmeye alıştığımız fotoğraf artık metrelerle telaffuz edilen ebatlarda ve diasec gibi pahalı yöntemlerle adeta bir “mücevher” gibi basılıyor, baskı masrafı binlerle lirayla ölçülüyor. Fotoğraf fiyatlarını yüksek bulanlar olabilir, ama tüm Türkiye sanatının fiyatı yüksek son zamanlarda; çünkü sermaye ortama balıklama daldı ve herkes bir şok içinde. Şok geçecek ve her şey normalize olacaktır…

Ciddiyetle fotoğraf koleksiyonu yapan çok sayıda kurum veya koleksiyoner yok ne yazık ki. Bireysel anlamda çok sayıda isim bilmiyorum maalesef; çağdaş fotoğrafı bitmeyen bir enerjiyle izleyen Tony Ventura, daha çok klasik eser toplayan Nejat Türkmen, genç nesilden Naim Nihmet bildiğim az sayıda fotoğraf koleksiyoneri (başka isimler varsa ne mutlu, atladıysam üzgünüm). Tanınmış diğer koleksiyonerler de fotoğraf alıyorlar ama fotoğraf koleksiyoneri değiller. Fotoğraf konusunda farklı bir bilinç geliştirmiş daha fazla sayıda koleksiyoner ve kuruma gereksinim olduğu açık.

Alan savunması

 

Alan savunması bir basketbol terimi gibi dursa da aynı zamanda milli geleneklerimizden birisi. Bu lafı ettikten sonra, okumakta olduğunuz metni derginin bir önceki sayısında yayınlanmış bir yazıya cevaben üretmiş olmak dolayısı ile, ben de alan savunması yapıyor gibi görünebilirim ve bu tuhaf bir hal yaratabilir haliyle. Bu metin bir savunma veya polemik için değil, yukarıda sözü geçen yazıdaki “alan savunması”na cevaben “aslında gerek yoktu” beyanını aktarabilmek için amaçlandı. Belli bir alanım olmadığı için onu da savunmak gibi bir derdim yok. Hoş bu tercih “nihilizm” adı altında gene de bir alana dahil edilebilir belki ama, şahsen böyle algılanmamasını tercih ederim.

 

Söz konusu yazı, “fotoğrafsız” dergisinin Kış 2010 dönemi 2. sayısında yayınlanan Mehmet Kaçmaz’ın “Başka türlü bir şey…” başlıklı yazısı. Bizim ülkede yazı yazmak zor zanaat; yanlış anlaşılmalar oluyor, isim anmasanız bile alınmalar oluyor, kelime veya cümleler bağlamlarından koparılarak anlam değişikliklerine maruz kalabiliyorlar, vb. Örneğin, “Hamamlarda hijyenik sorunlar var” denildiğinde, “geri bildirim / bilgi için teşekkürler, icabına bakmaya çalışacağız” gibi bir proaktif bir tavır da mümkün iken, Hamamcılar Derneği başkanı çıkar ve belki de iyi niyetle yapılmış beyanatı kınar genelde. Başka bir örnek gerekirse; havanın iyi olmadığı bir gün ortaya “hava kötü” diye bir laf atılınca “yahu hiç mi güzel günler olmadı!” diye cevap vermek alınganlık değil midir? Hava bazen iyidir, bazen kötüdür; “bugün hava kötü” deyince iyi havayı nostaljiyle anarsınız aslında, kastedilen “iyi hava hiç olmadı, olmayacak!” değildir. Bilakis, iyi havanın mümkün olduğunu bilir, onu istersiniz…

 

Mehmet Kaçmaz’ın konuyla ilgili yazmasına neden olan ifadelerimden sanıyorum en önemlisi, belgesel fotoğraf çalışmalarının alternatif olarak anonim bir şekilde sunulması önerim idi (kendisi ile şahsen tanıştığımız için bundan sonra soyadıyla değil adıyla hitap edeceğim). Bu öneri için, Mehmet’in yazısından önce, hiç ummadığım ve şu an burada adlarını kendilerine olan saygımdan dolayı açıklamak istemediğim bazı fotoğrafçılardan öyle sert tepkiler aldım ki, biraz şaşırdım ve hayal kırıklığına uğradım. Ne naifliğim kaldı (ki naif bir insan olduğumu kabul ediyorum ve bundan hiç şikayetçi değilim “kurt”larla dolu ortamın içinde), ne de iş bilmezliğim… Belli ki birilerinin erk alanına girmiştim farkına varmadan, hiç amaçlamadan. “Demek ki ‘ulvi’ amaç taşısa bile bir işin altına atılan imza vazgeçilemeyecek kadar önemli imiş” diye düşündüm. Gerçekten de bir işi kimin yaptığını bilmek, o işe daha çok zaman ayırmanıza, daha fazla özen göstermenize yol açabilir. Ama bu, altında imza olmayan başarılı bir çalışmayı görmemezlikten gelmek gerektiği anlamına gelmez. Anadolu’da anonim hikaye, müzik, gelenek, fıkra, folklorik üretim aktarımları ganidir ve bunların tercihe göre bazılarını / hepsini bazı bireyler / herkes severek “tüketir”. Anonim üretimlerin telif hakları, kişisel çıkar boyutları söz konusu olmadığı için aktarılan mesajı, eleştirel bile olsa, kimse kişisel almaz hatta sahiplenir. Karadeniz fıkralarındaki durum söz konusu olur bir nevi; fıkradaki Temel, Dursun gibi anonim karakterler üzerinden dolaylı yapılan eleştiri bize ulaşan hatırlatma notları gibidir. Siz oradaki karakterlere jenerik isimler yerine spesifik isim soy isim vermeyegörün, iş adam vurmaya kadar varabilir.

 

Aslında buna benzer bir yanlış algılama daha önce de başıma geldiğinden dolayı alışık sayılırım bu tür durumlara. Orhan Cem Çetin’in kurucu ve yürütücülüğünü yaptığı Paralax adlı çevrimiçi paylaşım ortamında; çağdaş sanat ortamında kavram, tema, seri, “cin fikir” gibi bileşenlerin, bazen, içi boş işleri meşru kılmak için kullanıldığını açıklamaya çalışan bir yazı paylaşmıştım. O sefer de, istemeden, başka bir erk alanına girdiğimi sonrasında anladım; çünkü Nazif Topçuoğlu beni, aynı ortamdaki cevap yazısı ve ayrıca kitabında temaya, kavrama karşı birisi olarak ilan etmişti. Halbuki sorunum “kavramsal sanat” veya “tema, kavram” ile değildi; çağdaş sanat adına yapılan bazı içi boş işlerin, kavramsal sanat tanımının esnekliğini araç olarak kullanarak, önümüze “işmiş” gibi sunulması eğilimi ileydi. Kavrama karşı olmam ise olası değil(di), çünkü açtığım sergilerde, benim için en az fotoğraflar kadar önemli bir kavram metni hep oldu ve onun da ötesinde fotoğraflardan daha “değerli” bir yere konumlandırıldı / konumlandırılıyor.

 

Hazır sergilerde yer alan metinlerden bahsetmişken, geçen sene İstanbul Modern fotoğraf galerisinde açılan “Yol” adlı kişisel sergimdeki kavram yazısından alıntı yapmak istiyorum, çünkü yürütmeye çalıştığım hayat anlayışımı biraz özetliyor gibi:

 

“Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan biri; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında gücü ellerine geçirdiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmezden gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmak istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih eden bireylerin ise asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını, bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız bir birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü veya yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ille ya bir gruba ya da diğerine dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, sınıflandırmadan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

 

Yol bize bulmayı öğretir ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…”

 

Bu metinden yola çıkarak, belgesel fotoğraf hakkında olumsuz bulduğum bazı konulara dikkat çekmek, beni ne belgeselci ne de belgeselci karşıtı yapıyor. Devam ettirmekte olduğum fotoğraf eylemini bir gruba / stile / akıma dahil etmeye çalışanlara uyarıda bulunarak bu bağları reddetmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar yaptığım işlerde tam anlamıyla belgesel sayabileceğimiz işler de oldu, bütünüyle post-prodüksiyon kurgusu ile üretilmiş, neredeyse gerçek ötesi sayabileceğimiz işler de. Becerebildiğim kadarı ile farklı alanlarda farklı diller kullanarak var olmayı seviyorum. Alan değiştirmek bana çok iyi geliyor, bu platformlar, alanlar arası hareket; sadece bir alanın içinde kalındığında karşımıza çıkan bir tehlike olan, o alanın müridi / bekçisi olmaktan koruyor beni. O alanın içindeki olumsuzlukları futbol takımı fanatiği misali görmemezlikten geleceğime, alan dışına çıkıp tutarsızlıkları algımın, aklımın sınırları dahilinde gözlemleme şansım olabiliyor. Farkındayım ki, bir alana, gruba bağlı olmamak zordur; böyle bir halde sadece tek alandan değil bir çok alandan karşı görüş gelir ve kimse sizi bir türlü bağrına basmaz…

 

Yazdıklarımın muhatapları; işlerine, amaçlarına, şahsına epey samimi bir saygı, sevgi duyduğum / bundan sonra da duymakta devam edeceğim Mehmet Kaçmaz, üyelerinin işlerini heyecanla izlediğim NarPhotos grubu fotoğrafçıları veya Mehmet gibi saygıdeğer tutumlarla onurlu bir şekilde toplumsal içerikli belge fotoğrafçılığı pratiği yürüten fotoğrafçılar değildi şüphesiz. Konuya “Hocam bu ara bakırcıları çalışıyorum, sen neyi çalışıyorsun?”, “Çok iyiymiş abi zengin konu, ben de keçecileri çalışıyorum; ışığın bol olsun…” tarzı bir sığlıkla yaklaşan, yeteri kadar araştırma yapmayarak işten arta kalan vakitlerde “bir şeyleri” belgelemekle kayda değer, “tarihe geçecek” bir belgeleme eylemi yaptığını zanneden, hamasi ve ezbere tutumlar içinde çalıştıkları konuları bilinçsizce tüketenler muhatapların içine giriyor. Bundan çok daha önemlisi; Reuters, AFP, Associated Press gibi dünyaya egemen kültürlerin imge veri tabanı olan, Batılı algı biçimlerini empoze etmek için kullanılan fotoğrafları genellikle yanlı bir şekilde servis eden ajanslara çalışan bazı fotoğrafçılar da bu kapsama girebiliyor. Örnek vermek gerekirse, bu ajanslar Amerikalıların Irak’ta gerçekleştirdiği Felluce katliamı hakkında fotoğraf servis etmedi diye bu katliam sanki olmamış gibi algılanabiliyor. Bu ajanslara çalışan haber fotoğrafçıları bu katliam sırasında neredeydi, yoksa Felluce’de olan bitenin olası belgeleri fotoğrafçılara ulusal ya da uluslararası ödül kazandıracak potansiyeli arz etmiyor muydu?

 

Mehmet, yazısının sonunda beni şaşırtan ve bu metni yazmaya iten cümlesinde şöyle diyor: “Germen’in açmış olduğu başlıkların çoğu ciddiyetle tartışmaya değer olsalar da bu tezleri desteklemeye niyetlenen argümanlarının ve çözüm önerilerinin başka türlü bir yapıp etme biçimine şans tanımayan kesinlikte dile getirildiğini de eklemeliyim.” İlk tepkim şu oldu: “Ben kimim ki, sosyal belgesel alanında türlü türlü yapıp etme biçimlerine şans tanımayan kesinlikte konuşayım!” Belgeleme fotoğrafın tabiatında var ve ortaya çıkış, varoluş nedeni. Belgesel fotoğraf alanını hiçe saymak şöyle dursun, üniversitede verdiğim iki adet fotoğraf dersinin daha ileri seviye olanında her dönem hiç vazgeçmeden verdiğim ödevlerden birisi belgesel ödevi. Bu çalışmada öğrenciler tarafından önerilen konuların en az yarısı sosyal belgesel sınıfına girebiliyor. Fotoğraflar daha gelmeden konu önerilerini tartışıyoruz, konuların neden seçildiğine, olası sonucun ne olabileceğine, konunun nasıl görüntülenmesi, paylaşılması gerektiğine dair etik ve teknik sorgulamalar yapıyoruz. Dersin asistanları ile birlikte, öğrencilerin kolaycı bir tavır içinde yakınlarında olan ve / veya ilk akla gelen bir konunun ötesine geçip, hayatlarında kafayı taktıkları konulara samimiyetle yönelmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Beylik belgesel çözümlerine alternatif bulabilir miyiz diye bu kadar debelenirken, “sosyal belgesel alanında türlü türlü yapıp etme biçimlerine şans tanımayan kesinlikte konuşan” birisi olarak algılanmak insanı üzüyor.

 

Mehmet yazının başlarında yazımdan alıntı yaparken önemli bir kelimeyi atlamış gibi görünüyor. “Sosyal konularda duyarlılık sahibi isek, aktivist bir tavır sergileyip haksızlıklara karşı durmak istiyorsak (ki istiyoruz), bunu alternatif olarak iki şekilde yapabiliriz…” diye giden cümlemde, yukarıda altı çizilen “alternatif” kelimesi çok önemli. Önerilerim “tek yol” veya “zorunluluk” ya da “doğrusu bu” olarak sunulmadı, sadece “alternatif” önerilerdi. Bu önerileri “şans tanımayan” bir “kesinlikte” algılamak biraz dereyi görmeden paçaları sıvamak olmuyor mu?

 

Gelelim yazının bir başka bölümüne: Mehmet, Vietnam’da napalm bombasından kaçan çaresiz kızın fotoğrafçısının çok azımız tarafından bilindiğini öne sürüyor. Hemen aklımıza gelmese de öğrenmemiz çok kolay: Hemen bir internet araştırması yürütüyorum ve Google arama satırına “napalm kız bomba vietnam” parametrelerini giriyorum, Google Görseller sayfasındaki ilk pul görüntüye tıklıyorum, karşıma çıkan sayfada diğer “ünlü” fotoğraf(çı)ların arasında yer alan ve Mehmet’in sözünü ettiği fotoğrafın altında şöyle bir ibare yer alıyor: “Tarihe My Lai Katliamı adıyla geçen bu fotoğraf, Associated Press muhabiri Nick Ut’a Pulitzer ödülü, fotoğraftaki küçük kız Kim Phuc’a ise şöhret getirmişti. Mayıs, 1972”. Dikkat çekmek istediğim tam da bu işte. Fotoğraf, Amerika’nın, bitmek bilmeyen ve artık inandırıcılığını tümüyle yitiren özgürlük tantanası bahanesiyle sömürülecek enerji ve kaynakların olduğu coğrafyalara saldırmasını engellemiyor; ama, hem fotoğrafçısına ödül hem de fotoğrafı çekilen kıza şöhret getiriyor. Burada gene de iyi bir durumla karşı karşıyayız, hiç olmazsa durumdan fotoğrafın öznesi kız da faydalanmış, halbuki bir çok diğer örnekte fotoğrafçının adı her zaman tarihe kalır, fotoğraflanan öznenin adı ise genelde bilinmez. Bu ikinci vaka için de Mehmet’in ikinci örneğini araştıralım: Türkçe aramadan iyi sonuç çıkmadığı için İngilizce arama yaptım ve Google arama satırına “vietnam war protest woman rifle flower” (vietnam savaş protesto kadın tüfek çiçek) yazdım, karşıma çıkan onuncu görselin bulunduğu Time dergisi sayfasında (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1887394_1861267,00.html) fotoğrafın hemen altında “Marc Riboud, Magnum” yazıyordu ve askerlere çiçek sunan kadının kim olduğu konusunda bilgi yoktu. Dolayısı ile burada Mehmet’in argümanlarına katılmam kolay değil.

 

Geçenlerde Facebook hesabımın mesajlar bölümüne yüzlerce kişiye gönderilmiş bir mesaj düştü. Deprem sonrası hasarı belgelemek üzere bir muhabir / fotoğrafçı Japonya’ya gönderilmişti ve çalışmanın ardından ortaya fotoğraflar “Bu kareleri bir Türk çekti” gibi hamasi bir mesajla “beğeni”mize sunuluyordu. Bu mesaja bir çok cevap geldi (ve sıklığı azalmış olsa da halen gelmekte). Ne ilk mesajı yollayan kişinin ne de cevap mesajları yollayan kişilerin adlarını zikretmeyi doğru bulmadığım için vermiyorum. Ama, mesajların içeriğini aktarmanın anlatmaya çalıştığım konuyu destekleyeceğini düşündüğüm için dahil etmeden duramayacağım. Allah bilir bunları paylaştığım için de başıma dert açılacak ama olsun varsın. Aşağıda ayrı satırlarda yapacağım alıntılarda her mesajda istisnasız mevcut olan imla ve Türkçe karakter hatalarını düzeltmek zorunda hissettim kendimi, metindeki küçük-büyük harf dengesine dokunmadım, ayrıca direkt isme hitapları “xxx” olarak değiştirdim:

–     “xxx”cimm yaa inan çok gururlandım bir arkadaşın olarak…. taaa oralara gidip bu görüntüleri alan bir arkadaşım olduğu için…. çok başarılı çekimler yapmışsın her ne kadar üzücü fotoğraflar olsa da…. yolun açık olsun arkadaşım….

–     Kadrajından yansıyan kareler çaresizliği ve hüznü yansıtsa da, adına güzel bir başarı diye düşünüyorum. Helal diyorum 🙂 Tebrik ederim…

–     çekimlerini çok güzel buldum, başarılarının devamını diliyorum “xxx”cim. umarım çok çok daha güzel yerlere gelirsin 🙂

–     olay çok üzücü olsa da çekimler çok başarılı olmuş…tebrik ederim…

–     tebrik ederimmm “xxx” kardeş

–     tebrikler :)))

–     alkışlar senin içinnn dedeeee.

–     ben daha yeni gördüm ya süper

–     tebrikler:)

–     Tebrikler “xxx”…

–     tebrikler “xxx”ciğim eline sağlık

Aslında burada uzun uzun yorum yapıp uzatmaya gerek yok sanırım. Son zamanların en büyük afetinden bahsediyoruz; onbinlerce insanın öldüğü, gene onbinlerce insanın kaybolduğu, dünya üzerindeki pek çok ülkeyi çökertecek büyüklükte hasarın oluştuğu bir felaket söz konusu… Mesajların genel tonuna bakarsak fotoğrafçı tebrik ediliyor, kendisine “yolun açık olsun” gibi dileklerle alkış tutuluyor. Birilerinin devasa acısı bir başkasının cüzi başarısına dönüşüyor. Bundan rahatsız olmuyorsak bence burada bir tuhaflık var…

 

Yazıyı bitirmeden yakın zamanlarda internetin paylaşım gücü sayesinde edindiğim iki linkten oluşan haberi aktarmak istiyorum (http://j.mp/fuENrfhttp://j.mp/mb3uRa). Bu linklerde Haiti’deki deprem sonrasında 19 Ocak 2010’da polis tarafından vurularak öldürülen 15 yaşındaki Fabienne Cherisma’nın haber fotoğrafçıları tarafından fotoğraflanmasının etik sorgulaması yapılıyor. Fabienne’in ölü bedenini resmeden fotoğraflarla Kanadalı fotoğrafçı Lucas Oleniuk ulusal, İsveçli fotoğrafçı Paul Hansen ise gene ulusal birer ödül kazanmışlar. Daha sonra ortaya çıkan, Amerikalı fotoğrafçı Nathan Weber’ın Fabienne’in ölüsü etrafında toplaşmış, şöhretli bir karakteri fotoğraflayan paparazzilere benzeyen çok sayıda haber fotoğrafçısını görüntülediği fotoğraf ise web sayfasındaki kuşkuya temel oluşturuyor. Fotojurnalizmin yürütülüş biçimi, haber fotoğrafçılarının bu vakadaki tutumunun “vulture behavior” yani ‘akbaba davranışı’na benzetilmesi ile eleştiriliyor. Bunun da ötesinde, çekilen fotoğrafların Haiti’ye yapılan yardımlarda bir faydası olup olmadığı sorgulanıyor; iletişimde ‘fotoğrafın gücü’ diye bir şeyden bahsediliyorsa bu gücü ölçmek veya tanımlamak için belli kıstaslar önerilmesi gerektiğinden dem vuruluyordu.

 

Fotoğrafın bizim düşündüğümüzden çok daha güçlü bir imge olduğunu, bizim amaçladığımız aktarımlardan çok daha farklı biçimlerde algılanabileceğini, bir yerden sonra bizim kontrolümüz dışına çıkabilen, haddinden fazla güçlü bir iletişim aracı olduğunu unutmamakta fayda var. Hayli iyi niyetle oluşturulmuş bir içerik; yeni bir ortamda, bağlamda, sunumla ve yorumla bambaşka bir boyut kazanabilir ve biz bunu öngörmekten, ona göre önlem almaktan, gelecek olası eleştirileri ciddiye almaktan sorumlu sayılabiliriz. Bu beklenmedik boyutlar hep var olacaktır ve buna hazır olmak gerekebilir…

 

Son olarak; anonimite fikri insanın nasıl her şeyi kendine yonttuğuna dair bir hayal kırıklığı sonucu ile doğdu. Samimi bir öneridir, şahsıma böyle bir teklif gelirse uygulamaya hazırım. Bu öneri kimsenin icraat / yaşam biçimi / makam / erk alanına bir saldırı olarak görülmemeli, belli bir fotoğrafçı kimliğinin haklı varlık nedenini görmemezlikten gelen bir vurdumduymazlık olarak algılanmamalı… Halkların, bireylerin nedense tüm ağırlıklarını verdikleri toplumsal, ideolojik payandaları yıkmayı teklif etmiyorum; ya da üstünde durmak için neredeyse insanüstü bir çaba sarf edilen halıyı altlarından çekmeye niyetim yok. Taraftarlık psikolojisinden kurtulmayı, bu yapılamıyor veya tercih edilmiyorsa, taraftarı olunan tarafın yanlışlarını tespit edebilmeyi, mümkünse onlara çözümler getirebilmeyi naçizane hatırlatabilmeyi umuyor ve arzu ediyorum… “Sen de kimsin!” diyebilirsiniz haklı olarak; evet “ben de kimim ki?”

 

Murat Germen, Temmuz 2011







http://aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-29884-kaybolan-cennet-bulunan-iletisim.html

%d bloggers like this: