Skip navigation

Alan savunması

 

Alan savunması bir basketbol terimi gibi dursa da aynı zamanda milli geleneklerimizden birisi. Bu lafı ettikten sonra, okumakta olduğunuz metni derginin bir önceki sayısında yayınlanmış bir yazıya cevaben üretmiş olmak dolayısı ile, ben de alan savunması yapıyor gibi görünebilirim ve bu tuhaf bir hal yaratabilir haliyle. Bu metin bir savunma veya polemik için değil, yukarıda sözü geçen yazıdaki “alan savunması”na cevaben “aslında gerek yoktu” beyanını aktarabilmek için amaçlandı. Belli bir alanım olmadığı için onu da savunmak gibi bir derdim yok. Hoş bu tercih “nihilizm” adı altında gene de bir alana dahil edilebilir belki ama, şahsen böyle algılanmamasını tercih ederim.

 

Söz konusu yazı, “fotoğrafsız” dergisinin Kış 2010 dönemi 2. sayısında yayınlanan Mehmet Kaçmaz’ın “Başka türlü bir şey…” başlıklı yazısı. Bizim ülkede yazı yazmak zor zanaat; yanlış anlaşılmalar oluyor, isim anmasanız bile alınmalar oluyor, kelime veya cümleler bağlamlarından koparılarak anlam değişikliklerine maruz kalabiliyorlar, vb. Örneğin, “Hamamlarda hijyenik sorunlar var” denildiğinde, “geri bildirim / bilgi için teşekkürler, icabına bakmaya çalışacağız” gibi bir proaktif bir tavır da mümkün iken, Hamamcılar Derneği başkanı çıkar ve belki de iyi niyetle yapılmış beyanatı kınar genelde. Başka bir örnek gerekirse; havanın iyi olmadığı bir gün ortaya “hava kötü” diye bir laf atılınca “yahu hiç mi güzel günler olmadı!” diye cevap vermek alınganlık değil midir? Hava bazen iyidir, bazen kötüdür; “bugün hava kötü” deyince iyi havayı nostaljiyle anarsınız aslında, kastedilen “iyi hava hiç olmadı, olmayacak!” değildir. Bilakis, iyi havanın mümkün olduğunu bilir, onu istersiniz…

 

Mehmet Kaçmaz’ın konuyla ilgili yazmasına neden olan ifadelerimden sanıyorum en önemlisi, belgesel fotoğraf çalışmalarının alternatif olarak anonim bir şekilde sunulması önerim idi (kendisi ile şahsen tanıştığımız için bundan sonra soyadıyla değil adıyla hitap edeceğim). Bu öneri için, Mehmet’in yazısından önce, hiç ummadığım ve şu an burada adlarını kendilerine olan saygımdan dolayı açıklamak istemediğim bazı fotoğrafçılardan öyle sert tepkiler aldım ki, biraz şaşırdım ve hayal kırıklığına uğradım. Ne naifliğim kaldı (ki naif bir insan olduğumu kabul ediyorum ve bundan hiç şikayetçi değilim “kurt”larla dolu ortamın içinde), ne de iş bilmezliğim… Belli ki birilerinin erk alanına girmiştim farkına varmadan, hiç amaçlamadan. “Demek ki ‘ulvi’ amaç taşısa bile bir işin altına atılan imza vazgeçilemeyecek kadar önemli imiş” diye düşündüm. Gerçekten de bir işi kimin yaptığını bilmek, o işe daha çok zaman ayırmanıza, daha fazla özen göstermenize yol açabilir. Ama bu, altında imza olmayan başarılı bir çalışmayı görmemezlikten gelmek gerektiği anlamına gelmez. Anadolu’da anonim hikaye, müzik, gelenek, fıkra, folklorik üretim aktarımları ganidir ve bunların tercihe göre bazılarını / hepsini bazı bireyler / herkes severek “tüketir”. Anonim üretimlerin telif hakları, kişisel çıkar boyutları söz konusu olmadığı için aktarılan mesajı, eleştirel bile olsa, kimse kişisel almaz hatta sahiplenir. Karadeniz fıkralarındaki durum söz konusu olur bir nevi; fıkradaki Temel, Dursun gibi anonim karakterler üzerinden dolaylı yapılan eleştiri bize ulaşan hatırlatma notları gibidir. Siz oradaki karakterlere jenerik isimler yerine spesifik isim soy isim vermeyegörün, iş adam vurmaya kadar varabilir.

 

Aslında buna benzer bir yanlış algılama daha önce de başıma geldiğinden dolayı alışık sayılırım bu tür durumlara. Orhan Cem Çetin’in kurucu ve yürütücülüğünü yaptığı Paralax adlı çevrimiçi paylaşım ortamında; çağdaş sanat ortamında kavram, tema, seri, “cin fikir” gibi bileşenlerin, bazen, içi boş işleri meşru kılmak için kullanıldığını açıklamaya çalışan bir yazı paylaşmıştım. O sefer de, istemeden, başka bir erk alanına girdiğimi sonrasında anladım; çünkü Nazif Topçuoğlu beni, aynı ortamdaki cevap yazısı ve ayrıca kitabında temaya, kavrama karşı birisi olarak ilan etmişti. Halbuki sorunum “kavramsal sanat” veya “tema, kavram” ile değildi; çağdaş sanat adına yapılan bazı içi boş işlerin, kavramsal sanat tanımının esnekliğini araç olarak kullanarak, önümüze “işmiş” gibi sunulması eğilimi ileydi. Kavrama karşı olmam ise olası değil(di), çünkü açtığım sergilerde, benim için en az fotoğraflar kadar önemli bir kavram metni hep oldu ve onun da ötesinde fotoğraflardan daha “değerli” bir yere konumlandırıldı / konumlandırılıyor.

 

Hazır sergilerde yer alan metinlerden bahsetmişken, geçen sene İstanbul Modern fotoğraf galerisinde açılan “Yol” adlı kişisel sergimdeki kavram yazısından alıntı yapmak istiyorum, çünkü yürütmeye çalıştığım hayat anlayışımı biraz özetliyor gibi:

 

“Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan biri; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. Azınlık konumunda olanların bile, haklı bir mücadele sonrasında gücü ellerine geçirdiklerinde, mağrur ve bağımsız azınlıklar olarak kalmayı tercih etmek yerine, ellerindeki güçle yetinmeyip çoğunluk olmayı arzuladıklarını gördüm sıklıkla; insanların sistemleri yıkmak istemelerinin tek nedeninin kendi sistemlerini inşa etmek olduğunu gördüm hayal kırıklığı ile. Neredeyse herkesin var olabilmek için bir gruba bağımlı olmayı ve bu grubu, yanlışlarını görmezden gelerek, yüceltmeyi tercih ettiklerini gözlemledim. İnsanların her daim taraf olmak istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih eden bireylerin ise asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını, bağımsızlık isteğinin sanki belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Sizi bağımsız bir birey gibi göremeyenlerin ise, verdiğiniz sözlü veya yazılı beyanlar sonrası sizi her seferinde ille ya bir gruba ya da diğerine dahil ettiklerini şaşırarak izledim. Yolda olmak beni bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, sınıflandırmadan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak…

 

Yol bize bulmayı öğretir ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi. Yola çıkmadıkça bulma, kurtulma şansımız daha az olur; hayatı değiştirebilecek rastlantılar ancak yoldayken karşımıza çıkar. Yoldayken bulduklarımızla yola çıkmadan önce yapılan planlar değişebilir, bu yüzden de yol aslında yürürken oluşur. Kısacası, yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri yola çıkmaktır… Yol iki taraf arasındaki araftır; devamlı bir yolda olma hali ve aydınlanma düşlüyorum…”

 

Bu metinden yola çıkarak, belgesel fotoğraf hakkında olumsuz bulduğum bazı konulara dikkat çekmek, beni ne belgeselci ne de belgeselci karşıtı yapıyor. Devam ettirmekte olduğum fotoğraf eylemini bir gruba / stile / akıma dahil etmeye çalışanlara uyarıda bulunarak bu bağları reddetmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar yaptığım işlerde tam anlamıyla belgesel sayabileceğimiz işler de oldu, bütünüyle post-prodüksiyon kurgusu ile üretilmiş, neredeyse gerçek ötesi sayabileceğimiz işler de. Becerebildiğim kadarı ile farklı alanlarda farklı diller kullanarak var olmayı seviyorum. Alan değiştirmek bana çok iyi geliyor, bu platformlar, alanlar arası hareket; sadece bir alanın içinde kalındığında karşımıza çıkan bir tehlike olan, o alanın müridi / bekçisi olmaktan koruyor beni. O alanın içindeki olumsuzlukları futbol takımı fanatiği misali görmemezlikten geleceğime, alan dışına çıkıp tutarsızlıkları algımın, aklımın sınırları dahilinde gözlemleme şansım olabiliyor. Farkındayım ki, bir alana, gruba bağlı olmamak zordur; böyle bir halde sadece tek alandan değil bir çok alandan karşı görüş gelir ve kimse sizi bir türlü bağrına basmaz…

 

Yazdıklarımın muhatapları; işlerine, amaçlarına, şahsına epey samimi bir saygı, sevgi duyduğum / bundan sonra da duymakta devam edeceğim Mehmet Kaçmaz, üyelerinin işlerini heyecanla izlediğim NarPhotos grubu fotoğrafçıları veya Mehmet gibi saygıdeğer tutumlarla onurlu bir şekilde toplumsal içerikli belge fotoğrafçılığı pratiği yürüten fotoğrafçılar değildi şüphesiz. Konuya “Hocam bu ara bakırcıları çalışıyorum, sen neyi çalışıyorsun?”, “Çok iyiymiş abi zengin konu, ben de keçecileri çalışıyorum; ışığın bol olsun…” tarzı bir sığlıkla yaklaşan, yeteri kadar araştırma yapmayarak işten arta kalan vakitlerde “bir şeyleri” belgelemekle kayda değer, “tarihe geçecek” bir belgeleme eylemi yaptığını zanneden, hamasi ve ezbere tutumlar içinde çalıştıkları konuları bilinçsizce tüketenler muhatapların içine giriyor. Bundan çok daha önemlisi; Reuters, AFP, Associated Press gibi dünyaya egemen kültürlerin imge veri tabanı olan, Batılı algı biçimlerini empoze etmek için kullanılan fotoğrafları genellikle yanlı bir şekilde servis eden ajanslara çalışan bazı fotoğrafçılar da bu kapsama girebiliyor. Örnek vermek gerekirse, bu ajanslar Amerikalıların Irak’ta gerçekleştirdiği Felluce katliamı hakkında fotoğraf servis etmedi diye bu katliam sanki olmamış gibi algılanabiliyor. Bu ajanslara çalışan haber fotoğrafçıları bu katliam sırasında neredeydi, yoksa Felluce’de olan bitenin olası belgeleri fotoğrafçılara ulusal ya da uluslararası ödül kazandıracak potansiyeli arz etmiyor muydu?

 

Mehmet, yazısının sonunda beni şaşırtan ve bu metni yazmaya iten cümlesinde şöyle diyor: “Germen’in açmış olduğu başlıkların çoğu ciddiyetle tartışmaya değer olsalar da bu tezleri desteklemeye niyetlenen argümanlarının ve çözüm önerilerinin başka türlü bir yapıp etme biçimine şans tanımayan kesinlikte dile getirildiğini de eklemeliyim.” İlk tepkim şu oldu: “Ben kimim ki, sosyal belgesel alanında türlü türlü yapıp etme biçimlerine şans tanımayan kesinlikte konuşayım!” Belgeleme fotoğrafın tabiatında var ve ortaya çıkış, varoluş nedeni. Belgesel fotoğraf alanını hiçe saymak şöyle dursun, üniversitede verdiğim iki adet fotoğraf dersinin daha ileri seviye olanında her dönem hiç vazgeçmeden verdiğim ödevlerden birisi belgesel ödevi. Bu çalışmada öğrenciler tarafından önerilen konuların en az yarısı sosyal belgesel sınıfına girebiliyor. Fotoğraflar daha gelmeden konu önerilerini tartışıyoruz, konuların neden seçildiğine, olası sonucun ne olabileceğine, konunun nasıl görüntülenmesi, paylaşılması gerektiğine dair etik ve teknik sorgulamalar yapıyoruz. Dersin asistanları ile birlikte, öğrencilerin kolaycı bir tavır içinde yakınlarında olan ve / veya ilk akla gelen bir konunun ötesine geçip, hayatlarında kafayı taktıkları konulara samimiyetle yönelmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Beylik belgesel çözümlerine alternatif bulabilir miyiz diye bu kadar debelenirken, “sosyal belgesel alanında türlü türlü yapıp etme biçimlerine şans tanımayan kesinlikte konuşan” birisi olarak algılanmak insanı üzüyor.

 

Mehmet yazının başlarında yazımdan alıntı yaparken önemli bir kelimeyi atlamış gibi görünüyor. “Sosyal konularda duyarlılık sahibi isek, aktivist bir tavır sergileyip haksızlıklara karşı durmak istiyorsak (ki istiyoruz), bunu alternatif olarak iki şekilde yapabiliriz…” diye giden cümlemde, yukarıda altı çizilen “alternatif” kelimesi çok önemli. Önerilerim “tek yol” veya “zorunluluk” ya da “doğrusu bu” olarak sunulmadı, sadece “alternatif” önerilerdi. Bu önerileri “şans tanımayan” bir “kesinlikte” algılamak biraz dereyi görmeden paçaları sıvamak olmuyor mu?

 

Gelelim yazının bir başka bölümüne: Mehmet, Vietnam’da napalm bombasından kaçan çaresiz kızın fotoğrafçısının çok azımız tarafından bilindiğini öne sürüyor. Hemen aklımıza gelmese de öğrenmemiz çok kolay: Hemen bir internet araştırması yürütüyorum ve Google arama satırına “napalm kız bomba vietnam” parametrelerini giriyorum, Google Görseller sayfasındaki ilk pul görüntüye tıklıyorum, karşıma çıkan sayfada diğer “ünlü” fotoğraf(çı)ların arasında yer alan ve Mehmet’in sözünü ettiği fotoğrafın altında şöyle bir ibare yer alıyor: “Tarihe My Lai Katliamı adıyla geçen bu fotoğraf, Associated Press muhabiri Nick Ut’a Pulitzer ödülü, fotoğraftaki küçük kız Kim Phuc’a ise şöhret getirmişti. Mayıs, 1972”. Dikkat çekmek istediğim tam da bu işte. Fotoğraf, Amerika’nın, bitmek bilmeyen ve artık inandırıcılığını tümüyle yitiren özgürlük tantanası bahanesiyle sömürülecek enerji ve kaynakların olduğu coğrafyalara saldırmasını engellemiyor; ama, hem fotoğrafçısına ödül hem de fotoğrafı çekilen kıza şöhret getiriyor. Burada gene de iyi bir durumla karşı karşıyayız, hiç olmazsa durumdan fotoğrafın öznesi kız da faydalanmış, halbuki bir çok diğer örnekte fotoğrafçının adı her zaman tarihe kalır, fotoğraflanan öznenin adı ise genelde bilinmez. Bu ikinci vaka için de Mehmet’in ikinci örneğini araştıralım: Türkçe aramadan iyi sonuç çıkmadığı için İngilizce arama yaptım ve Google arama satırına “vietnam war protest woman rifle flower” (vietnam savaş protesto kadın tüfek çiçek) yazdım, karşıma çıkan onuncu görselin bulunduğu Time dergisi sayfasında (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1887394_1861267,00.html) fotoğrafın hemen altında “Marc Riboud, Magnum” yazıyordu ve askerlere çiçek sunan kadının kim olduğu konusunda bilgi yoktu. Dolayısı ile burada Mehmet’in argümanlarına katılmam kolay değil.

 

Geçenlerde Facebook hesabımın mesajlar bölümüne yüzlerce kişiye gönderilmiş bir mesaj düştü. Deprem sonrası hasarı belgelemek üzere bir muhabir / fotoğrafçı Japonya’ya gönderilmişti ve çalışmanın ardından ortaya fotoğraflar “Bu kareleri bir Türk çekti” gibi hamasi bir mesajla “beğeni”mize sunuluyordu. Bu mesaja bir çok cevap geldi (ve sıklığı azalmış olsa da halen gelmekte). Ne ilk mesajı yollayan kişinin ne de cevap mesajları yollayan kişilerin adlarını zikretmeyi doğru bulmadığım için vermiyorum. Ama, mesajların içeriğini aktarmanın anlatmaya çalıştığım konuyu destekleyeceğini düşündüğüm için dahil etmeden duramayacağım. Allah bilir bunları paylaştığım için de başıma dert açılacak ama olsun varsın. Aşağıda ayrı satırlarda yapacağım alıntılarda her mesajda istisnasız mevcut olan imla ve Türkçe karakter hatalarını düzeltmek zorunda hissettim kendimi, metindeki küçük-büyük harf dengesine dokunmadım, ayrıca direkt isme hitapları “xxx” olarak değiştirdim:

–     “xxx”cimm yaa inan çok gururlandım bir arkadaşın olarak…. taaa oralara gidip bu görüntüleri alan bir arkadaşım olduğu için…. çok başarılı çekimler yapmışsın her ne kadar üzücü fotoğraflar olsa da…. yolun açık olsun arkadaşım….

–     Kadrajından yansıyan kareler çaresizliği ve hüznü yansıtsa da, adına güzel bir başarı diye düşünüyorum. Helal diyorum 🙂 Tebrik ederim…

–     çekimlerini çok güzel buldum, başarılarının devamını diliyorum “xxx”cim. umarım çok çok daha güzel yerlere gelirsin 🙂

–     olay çok üzücü olsa da çekimler çok başarılı olmuş…tebrik ederim…

–     tebrik ederimmm “xxx” kardeş

–     tebrikler :)))

–     alkışlar senin içinnn dedeeee.

–     ben daha yeni gördüm ya süper

–     tebrikler:)

–     Tebrikler “xxx”…

–     tebrikler “xxx”ciğim eline sağlık

Aslında burada uzun uzun yorum yapıp uzatmaya gerek yok sanırım. Son zamanların en büyük afetinden bahsediyoruz; onbinlerce insanın öldüğü, gene onbinlerce insanın kaybolduğu, dünya üzerindeki pek çok ülkeyi çökertecek büyüklükte hasarın oluştuğu bir felaket söz konusu… Mesajların genel tonuna bakarsak fotoğrafçı tebrik ediliyor, kendisine “yolun açık olsun” gibi dileklerle alkış tutuluyor. Birilerinin devasa acısı bir başkasının cüzi başarısına dönüşüyor. Bundan rahatsız olmuyorsak bence burada bir tuhaflık var…

 

Yazıyı bitirmeden yakın zamanlarda internetin paylaşım gücü sayesinde edindiğim iki linkten oluşan haberi aktarmak istiyorum (http://j.mp/fuENrfhttp://j.mp/mb3uRa). Bu linklerde Haiti’deki deprem sonrasında 19 Ocak 2010’da polis tarafından vurularak öldürülen 15 yaşındaki Fabienne Cherisma’nın haber fotoğrafçıları tarafından fotoğraflanmasının etik sorgulaması yapılıyor. Fabienne’in ölü bedenini resmeden fotoğraflarla Kanadalı fotoğrafçı Lucas Oleniuk ulusal, İsveçli fotoğrafçı Paul Hansen ise gene ulusal birer ödül kazanmışlar. Daha sonra ortaya çıkan, Amerikalı fotoğrafçı Nathan Weber’ın Fabienne’in ölüsü etrafında toplaşmış, şöhretli bir karakteri fotoğraflayan paparazzilere benzeyen çok sayıda haber fotoğrafçısını görüntülediği fotoğraf ise web sayfasındaki kuşkuya temel oluşturuyor. Fotojurnalizmin yürütülüş biçimi, haber fotoğrafçılarının bu vakadaki tutumunun “vulture behavior” yani ‘akbaba davranışı’na benzetilmesi ile eleştiriliyor. Bunun da ötesinde, çekilen fotoğrafların Haiti’ye yapılan yardımlarda bir faydası olup olmadığı sorgulanıyor; iletişimde ‘fotoğrafın gücü’ diye bir şeyden bahsediliyorsa bu gücü ölçmek veya tanımlamak için belli kıstaslar önerilmesi gerektiğinden dem vuruluyordu.

 

Fotoğrafın bizim düşündüğümüzden çok daha güçlü bir imge olduğunu, bizim amaçladığımız aktarımlardan çok daha farklı biçimlerde algılanabileceğini, bir yerden sonra bizim kontrolümüz dışına çıkabilen, haddinden fazla güçlü bir iletişim aracı olduğunu unutmamakta fayda var. Hayli iyi niyetle oluşturulmuş bir içerik; yeni bir ortamda, bağlamda, sunumla ve yorumla bambaşka bir boyut kazanabilir ve biz bunu öngörmekten, ona göre önlem almaktan, gelecek olası eleştirileri ciddiye almaktan sorumlu sayılabiliriz. Bu beklenmedik boyutlar hep var olacaktır ve buna hazır olmak gerekebilir…

 

Son olarak; anonimite fikri insanın nasıl her şeyi kendine yonttuğuna dair bir hayal kırıklığı sonucu ile doğdu. Samimi bir öneridir, şahsıma böyle bir teklif gelirse uygulamaya hazırım. Bu öneri kimsenin icraat / yaşam biçimi / makam / erk alanına bir saldırı olarak görülmemeli, belli bir fotoğrafçı kimliğinin haklı varlık nedenini görmemezlikten gelen bir vurdumduymazlık olarak algılanmamalı… Halkların, bireylerin nedense tüm ağırlıklarını verdikleri toplumsal, ideolojik payandaları yıkmayı teklif etmiyorum; ya da üstünde durmak için neredeyse insanüstü bir çaba sarf edilen halıyı altlarından çekmeye niyetim yok. Taraftarlık psikolojisinden kurtulmayı, bu yapılamıyor veya tercih edilmiyorsa, taraftarı olunan tarafın yanlışlarını tespit edebilmeyi, mümkünse onlara çözümler getirebilmeyi naçizane hatırlatabilmeyi umuyor ve arzu ediyorum… “Sen de kimsin!” diyebilirsiniz haklı olarak; evet “ben de kimim ki?”

 

Murat Germen, Temmuz 2011







Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: