Skip navigation

Category Archives: mülakat

** Sizi kent fotoğraflarınızla tanıyoruz. Şimdi HES alanlarının fotoğrafını çekiyorsunuz. Yolculuk nasıl başladı?

Suya karşı bir yakınlığım var eskiden beri. Su içmeyi, yüzmeyi, suyu seyretmeyi, suyu dinlemeyi çok severim. Geçen aylar boyunca çok ciddi bir su sıkıntısı yaşadık ve hala yaşamaktayız malum. Bu yüzden, zaten senelerdir yapmayı arzuladığım ama bir türlü bir vesile yaratamadığım, su üzerine bir projeye başlama kararı aldım. HES’leri konu edinmemin nedeni ise, aynı, yakından izlediğim kentsel dönüşüm denen rant sürecinde olduğu gibi, projelerin yangından mal kaçırırcasına ardı ardına eşzamanlı başlatılmasıyla kafalarda oluşan soru işaretleri. Enerji gereksinimi bahane edilerek başlatılan bu projelerin arka planındaki olası çıkış noktalarına bakıldığında, aslında su haklarının özelleştirilmesi niyetinin olduğu görmek için komplo teorilerine meraklı veya dahi olmak gerekmiyor. Türkiye’de mevcut ve yapılmakta olan projeler de dahil olmak üzere tüm HES’lerin üretebileceği toplam enerjinin, iyi niyetle, ülkenin toplam enerji ihtiyacının %5’ini ancak karşılayacağı aktivistler tarafından defaten dile getirilen bir olgu. Kendi coğrafyalarında HES projelerine karşı çıkmak için uğraşan elleri öpülesi cesur insanlar, sermayenin himayecisi devletin iddia ettiği gibi enerjiye veya sermayeye düşman olduklarından değil, yıllardır kullandıkları sularının devlet tarafından bir ticari meta haline getirilip özel sermayeye peşkeş çekilmesine razı olmadıkları için kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

** Türkiye’deki HES alanlarını geziyorsunuz. Bugüne kadar nereleri çektiniz, rotada nereler var? Şimdiye dek nelere şahit oldunuz?

Bugüne kadar Diyarbakır ve çevresi, neredeyse tüm Karadeniz, Antalya ve İstanbul yakınlarına gittim. HES deyince ilk akla gelen doğal olarak Karadeniz Bölgesi; benim amacım ise, bu saldırının sadece Karadeniz’de değil tüm ülke sathında ilerlediğini ispat etmek. Bu yüzden Ege Bölgesi, Orta Anadolu, Batı Karadeniz – İstanbul hattı gibi daha çekim yapamadığım yerlere gidip çekimleri bitireceğim. Aslında, tahmin edebileceğinizden çok daha fazla HES projesi var ama bu proje için mali destek almadığım ve her hâlükârda hepsine gidecek zamanım olmadığı için tüm projeleri sergide kapsayamayacağım.

Eşim Sema Uygur Germen ile beraber yaptığımız çekimler sırasında tanışmaktan heyecan duyduğumuz ve ileride dost kalmayı arzu ettiğimiz aktivistler tanıdık. Doğdukları, yaşadıkları doğayı hiç teslim etmeye niyetleri olmadıklarını gördük, bu bize cesaret verdi. Son zamanlarda kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar baskı altında hissediyorum, bazen yurtdışına göçmeyi düşünecek kadar. Mücadele veren ve başarı kazanan iyi kalpli insanları gördükçe vazgeçiyorum…

** Bu projeyi önümüzdeki yıl sergileyeceksiniz. Sergiden, kapsamından söz eder misiniz? Çoklu bir etkinlikten söz etmiştiniz…

Sergi Milli Reasürans Galerisi’nde olacak. Büyük olmayan ebatlarda çok sayıda fotoğrafı, vadi vadi dikey olarak derlenmiş bir şekilde duvarlara astıktan sonra, fotoğrafların yanına kalın uçlu kalemlerle çekim sırasında yaşadığım tecrübeleri, edindiğim bilgileri el yazısı ile yazmayı düşünüyorum. Tüm sergileme yerleştirmesi bittikten ve sergi açıldıktan sonra ise, bu kalemleri duvara yakın bir şekilde konumlandırıp ziyaretçilerin de görüş bırakmasını, katkıda, katılımda bulunmasını; yorum, öneri, eleştiri yapmasını sağlamak istiyorum. Bu şekilde izleyicinin konuyu sahipleneceğini umuyorum. Su konusu çok önemli, biliyorsunuz son zamanlarda ilerdeki savaşların petrol üzerine değil de su üzerine olacağı sıklıkla zikredilmeye başlandı.

Ayrıca, olası bir sanatçı konuşması yerine, su hakları için uğraş veren aktivistleri çağırarak mücadeleleri hakkında konuşmalarını sağlamayı amaçlıyorum. Dolayısı ile bu sergi, kolektif boyutta baktığımızda önümüzdeki yıllardaki jeo-politik strateji, konum ve siyasetimizi, daha da önemlisi kişisel boyutta sağlığımızı, hayatımızı, cebimizi ilgilendiren çok önemli bir konuda farkındalık yaratmak için düşünüldü.

** “Facsimile” fotoğraf serisinde de kentler üzerinden insan-doğa arasındaki gerilimi işlemiştiniz. HES alanlarında, yani doğada, insan-doğa arasında nasıl bir gerilim, ilişki var? Bu ilişki kentlerden nasıl farklılıklar gösteriyor?

Evet, bunu gündeme getirdiğinize sevindim; bu yüzden Facsimile’den tümüyle doğaya geçişimin de belli bir dizisel anlamı var. İnsan devamlı doğaya müdahale ediyor, doğayı bu kadar hırpalayan başka bir canlı türü sanırım yok. Doğanın içindeki döngünün dışında kalan, kendiliğinden huzurla akan işleyişe çomak sokmadan duramayan bir tek insan var, bu yüzden insanı hiç bir zaman “eşref-i mahlûkat” olarak göremedim. Geçenlerde “tanrı cc” adlı Twitter kullanıcısının bir tweet’ine denk geldim: “Şüphesiz ki insan iyi bir fikir değildi, ben de kabul ediyorum” diyordu; hoşuma gitti 🙂

Buradan HES’lere geçiş yaparsak; HES’ler binalar gibi değiller, çok daha büyük boyuttalar, dolayısı ile müdahalenin boyutu çok daha büyük. Barajlar, suyun kendi içindeki olağan akış sistemini değiştiriyorlar, bu yüzden de doğada suyun yarattığı mikro-klima değişiyor. Su yok olunca ya da yatağı değişince çiçekler yok oluyor veya türleri değişiyor, bunu takiben arılar bal üretememeye ve dolayısı ile o doğayı terk etmeye başlıyorlar. Arılar yaşam döngüsünün çok önemli bileşenleri, bir yerde arıların varlıkları ile ilgili bir sorunun yaşanması burada doğanın tahribata uğradığının göstergelerinden birisi olarak görülüyor. Onun dışında, nem ve sıcaklık artışları da cabası.

Kentlerde olan bitenle fark şu: Özellikle bizdeki şehirler herhangi bir doğallık taşımayan, tümüyle insan yapısı, aralarda kalan yeşillerin bile imara açıldığı, kazanç uğruna geleneklerin, kültürel mirasın, onurun yok edildiği; kısacası zaten insanın tecavüzüne uğradığı yerler. Bu yüzden kent ortamında “kentsel dönüşüm” adı altında kakalanan yeni rant betonlaşmaları durumu çok daha vahim hale getirmiyor, çünkü kentlerde durum zaten vahim. HES’ler ise çok daha fazla zarara yol açıyorlar, imara açılmaktan kurtulup geriye kalan doğa parçalarını bitiriyorlar çünkü…

** “Facsimile”, “Muta-morfoz”, “İnşa” gibi fotoğraf serilerinizde hep kente odaklandınız. Kentlerin dönüşümüne… Kentler, yaşayan varlıklar. Doğuyor, büyüyorlar; peki ölürler mi? Bunu özellikle İstanbul’u düşünerek soruyorum…

Kent diye sunulan yerler kültür üretemedikçe, hatta kültür üreten kurumlar büyük bir hızla engellenip, kapatılıp yerlerini AVM’ler ve yüksek katlı sosyal konutların “rezidans” diye yutturulduğu devasa gayrı insani yapılara bıraktıklarında, kent olmaktan çıkıyorlar ve mega-köylere dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar. Salt barınma ve tüketme üzerinden yapılan inşai tatbikat, kente bir yarar getirmekten çok zarara yol açıyor. Bu tür temel kırsal ihtiyaçlara cevap vermek ve seçmen potansiyeli yaratmak için durmaksızın ortaya atılan, bazıları da “çılgın” olan projeler kentin çok ihtiyacı olan yeşil alanları ve su havzalarını tehdit ediyor. Rant, güç ve para hırsı ile gözü hiç bir şey görmez hale gelen ve diktatörleşen siyaset-din-para ittifakları, muhafazakâr olduklarını öne sürmelerine karşın; kente, kültüre ve özellikle de doğaya dair neredeyse hiç bir şeyi muhafaza etmemekteler. Sorunuza dönersek; evet, kentler ölebilirler bence. Şu an İstanbul’un can çekiştiğini gözlemleyebiliyorsak, İstanbul’un ölebileceğini olasılığını da değerlendirmemiz gerekiyor.

** Can Yücel’in bir şiiri var: “Hani nerde o İstanbul? / Nassı koymuşlar ki ona / İstanbul’u kodunsa bul!” Örneğin siz 3. köprü alanının da fotoğraflarını çektiniz. Hem bir sanatçı hem de mimar olarak İstanbul’un son on yıldaki değişimi üzerine neler söylersiniz?

Kasım 2010’da, FotoAtlas İstanbul sayısı için “Şeytan tüyü: İstanbul” başlıklı bir yazı yazmıştım (https://muratgermen.wordpress.com/2011/03/06/seytan-tuyu-istanbul/). Bu yazıdan bazı alıntılar yapmak isterim:

İstanbul tuhaf yer. Öldürür de, yaşatır da, üzer de, sevindirir de… Kantarı, topuzu, ayarı yok gibidir İstanbul’un. Saniyeler içinde müthiş bir sevinç duygusu üzüntü veya öfkeye, ışıl ışıl bir hava ıslak ve sevimsiz bir atmosfere, hali vakti yerinde gibi görünen bir yer anında fukara mahallesine dönüşebilir. İstanbul belki de samimidir, saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır. Yoksa acaba bu haller İstanbul telaşlı, özensiz, vakitsiz, bilinçsiz, sahipsiz olduğu için midir?

Gayrimenkul spekülatörleri, arazi rantçıları her ne kadar İstanbul’u yüksek binalara boğmaya çalışsa da bu kent aslen yatay gelişmiş ve gelişen bir canlı organizmadır. İstanbul’un güzelliği yataylığındadır, dikeyliğinde değil, İstanbul Manhattan olmaya asla öykünmemelidir…

İstanbul 7 tepe ya, belki bu yüzden İstanbul’u herkes tepe tepe kullanır, çünkü İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. İstanbul’a bir çok kişi para kazanmaya gelir, “memleket” İstanbul değildir bir çok kişi için. İstanbul’u kağıt mendil misali kullanıp atan pek çok misafir “memleket”e bunu reva görmez; memleket hep daha kutsaldır, bu yüzden de misafirliklerini bir türlü atamazlar üzerlerinden…

Özellikle son paragraf sorduğunuz soruya kısmen cevap veriyor sanırım: İstanbul; İstanbul’u “taşı toprağı altın” kafasıyla bir rant alanı olarak görerek bu kıymetli şehri taşa toprağa boğan, kent ile kentli değerlerden pek hazzetmeyen, kenti bir mega-köye dönüştürmeye çalışan, kasaba kurnazı ve kıt kafalı bir anlayışın işgali altında…

** Shakespeare de “Kent dediğin insanlardan başka nedir ki?” diyor. Sizin fotoğraflarınızda da insan başat bir rolde… Oysa artık kentler içinde yaşayanların ihtiyaçlarına, özlemlerine göre şekillenmiyor. Kenti savunmak yine onlara düşüyorsa da…

Aslında fotoğraflarımda insan bildik anlamıyla başrolde değil, örneğin portre fotoğrafı çok nadir çekerim. Ama gene de, ürettiğim fotoğrafların tümü insan üzerine; insanı yaptıkları, inşa ettikleri, tükettikleri üzerinden resmetmeye çalışıyorum. İnsanı, arkasında bıraktıkları ile çok daha detaylı bir şekilde tasvir edebiliyorsunuz; çünkü, çok daha uzun bir zaman dilimini gündeme getirebiliyorsunuz, halbuki bir portre fotoğrafı sadece çekildiği ana ilişkin ipuçları verebilir…

** Fotoğrafın ifade aracı olduğu kadar, araştırma aracı olduğunu söylüyorsunuz. Sizin fotoğrafla ilişkinizden de söz edelim istiyorum. Tüm çalışmalarınızın belirgin bir meselesi var. Belgesel nitelikli fotoğraflar çekiyorsunuz. Oradan bakarsak, fotoğraf nasıl bir araştırma aracı?

Fotoğraf aslen bir temsil aracı, temsil ise çok önemli bir araştırma alanı. Çizim, pentür, karikatür, minyatür, üçboyutlu bilgisayar grafikleri ve benzeri görselleme teknikleri de diğer bazı temsil araçları. Bir yeri, hâli, ânı, duyguyu, düşünceyi, algıyı temsil eden imgeyi oluştururken bu imgenin gelecekteki olası algılarından sorumluyuz. “Ben bulunduğum yerdeki durumu aktaran bir fotoğraf çektim, sonrası beni ilgilendirmez!” anlayışı kabul edilebilir bir yaklaşım değil. İşin içine çeşitli etik, kültürel, toplumsal, bilişsel, idraksal, algısal boyutlar giriyor ve bunları hesaba katmak durumundayız. Teorik araştırmalar, okumalar yapmadıkça da bu boyutlar konusunda tutum ve strateji geliştiremeyiz, çektiğimiz fotoğrafın arkasında duramayız. Gelişmiş toplumlara bakıldığında bu araştırmaların sıklıkla yapıldığını, teori ve pratiğin el ele sağlıklı bir şekilde ilerlediğini görüyoruz.

** “Aura” serisinin diğerlerinden ayrılan bir yanı var. Sanatı ve sanatçının durduğu yeri sorguluyorsunuz. Piyasa ekonomisi ve sanatçı ilişkisi… Siz elbette profesyonel fotoğraflar da çekiyorsunuz. Kendinizi bu ilişki içinde nerede konumluyorsunuz?

Eleştirdiğim sistemin bir parçasıyım, bunu samimi bir şekilde belirtmem gerekir. Ama bu durum sistemin tutarsızlıkları hakkında endişe ve şikayet edemeyeceğim anlamına gelmiyor. Aura serisinde daha çok üzerinde durduğum ve eleştirdiğim; “başarılı” olabilmek adına, üretilen eserlerin kendinden menkul sanatsal ve toplumsal değerlerinden çok, sansasyondan ve dedikodudan beslenenlerin usulleri idi. Medyatik olma aracılığı ile daha çok dikkat toplamak, çalışmak yerine gündemde daha çok ismini tutmak için açılış ve kokteyllerde vakit geçirmek ve insanların arkalarından konuşarak çelme takmaya çalışmak gibi varlık sürdürme yöntemlerinden hiç hazzetmiyorum. Bu tavırlar bana aynen, pazaryerlerinde daha çok mal satmak için sesini diğerlerine göre daha fazla yükselten çığırtkanları hatırlatıyor. Bırakın ürettiğiniz eser; su gibi kendi yolunu, çatlağını, konumunu bulsun…

cumhuriyet

Advertisements

Türkiye’de fotoğrafçı olmanın zorlukları nelerdir? Kendinize nasıl bir yol çizdiniz?

Yaratı alanlarının herhangi birinde geçerli olan zorluklar fotoğraf alanında da var. Yani; teknolojinin ve dolayısı ile teorinin bizim topraklarda geliştirilmemiş ve hâlâ da geliştirilmiyor olmasının getirdiği bazı oturmamışlıklarla mücadele etmek zorunda kalınabiliyor. Ek olarak, fotoğrafın, yani imgenin ne derece güçlü bir iletişim aracı olduğunun, algı yönetimi ile olan ilişkilerinin, metin ile olan bağlarının yeteri kadar farkında değil gibiyiz. Kendime çizmeye çabaladığım yol şöyle: İdealize edilmiş bir gerçeğin peşinde koşmaktansa, şahsi algıma en yakın görsel tasvirin ardından gidiyorum. Serilerle paylaştığım kavram metinleriyle de fotoğrafın aktar(a)madığı içeriği paylaşma yöntemini seçiyorum.

Üretim yaparken ne kadar deneysel olabiliyorsunuz? Piyasa koşullarına ayak uydurma baskısı oluyor mu?

Piyasaya ayak uydurmak gibi bir endişem yok, çünkü sanat dünyasına herhangi bir minnetim veya güvenim yok; diğer bir deyişle, sanat ortamının ipiyle kuyuya inmem. Tek gelir kaynağım eser satmak da olmadığı için, olası bazı baskılardan uzak kalabiliyorum. Beni rahatsız eden önemli bir olgu ise şu: Türkiye’de sanatçılar ve eserleri bir külliyat, bir bütün olarak algılanmıyor; daha çok belli serileri ön plana çıkartılıyor. Bu yüzden de azımsanmayacak sayıda sanatçının yıllardır aynı şeyleri yaptığını görüyoruz. 1 ya da 2 seriden ibaret bir sanatçı olarak algılanmayı reddediyorum, bir sürü farklı içerik ve görsel dili olan çalışmalarım var. Bunları paylaşabilmek için gelen grup sergisi tekliflerini değerlendiriyorum. Yakın zamanda ise atölyemi açtım ve galerilerde sergilenmeyen eserlerimi buradan paylaşacağım.

Kimlerin fikirleri üretiminizde etkili oluyor?

Sözüne değer verdiğim, görece bağımsız duruşu olan, kendini tanrı katında görmeyen, yaptığı işi özen, tutku ve ciddiyet ile yapan kültür-sanat dünyası insanlarının (sanatçı, küratör, sanat yöneticisi, izleyici, akademisyen, vb.) yapıcı fikirleri beni etkiler. Ama, bizim sanat dünyasının kısır döngüleri dolayısı ile ne yazık ki bu anlamda bir beslenme arzu ettiğim, ihtiyacım olan kadar gerçekleşmiyor. Genellikle ya aşırı övme ya da yıkıcı çamur atma halleri tercih ediliyor, ki bunun sanatçıya pek faydası yok.

Türkiye’de fotoğraf bilinci sizce ne kadar gelişmiş? Bu konuda neler yapılabilir?

Her geçen gün artıyor olsa da, daha tam oturmuş değil. Farklı tavırlarda iş yapanların çeşitli etkinlikler (seminer, konferans, sergi, portfolyo günleri vb.) aracılığı ile daha sıklıkla bir araya gelmeleri ve birbirlerinden beslenmeleri gerekiyor. Fotoğrafçıların çoğunluğu nesillere ayrılmış durumda ve her nesil birbirine burun kıvırıyor. Bunun sorumluluğunun, tümüyle olmasa da, biraz küratörlerde olduğunu düşünüyorum; farklı nesilleri kavuşturmayı amaçlayan çağdaş fotoğraf sergilerini neredeyse hiç göremiyorum. Ayrıca, Fransa ve İran’daki gibi, senenin belli bir ayının (mesela Kasım) fotoğraf ayı olarak belirlenmesi ve tüm kültür sanat ortamının bu ay boyunca fotoğrafa odaklanması çözümlerden birisi olabilir.

Son yıllarda internet sayesinde herkes fotoğraf çekmeye yönlendi. Sosyal medyanın fotoğraf sanatına nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

İletişimin giderek görsel ağırlık taşımaya başlaması bana insanlığın mağara resimleri üzerinden iletiştiği ilk günleri hatırlatıyor ve bu yüzden hiç yadırgamıyorum, görsel iletişim en temel iletişim platformu çünkü. Fotoğrafın daha kolay çekilebiliyor, editlenebiliyor ve paylaşılabiliyor olmasının, fotoğrafın içeriği ve estetiğine temsil-algı düzleminde yeni boyutlar kazandırabileceğini düşünüyorum. Görsel paylaşımlar arttıkça imgenin anlamı üzerinde daha çok kafa yormaya başlamamız ve bu sayede görsel okuryazarlığın genel düzeyinin artması söz konusu.

Yurtdışında bir fotoğrafçı olsaydınız sizce şu anda kariyerinizde ne noktadaydınız? Neden?

Örneğin bir Almanya, Finlandiya veya Japonya gibi fotoğrafın güçlü olduğu bir coğrafyada, burada olduğum konumda olsaydım; devlet ve/veya özel sektörden destek alıp daha büyük ölçekli ve daha uzun soluklu projeler yapabilirdim, daha çok kitabım olurdu, daha çok müzede eserim olurdu, uluslararası görünürlüğüm daha da artardı, akademik üretimimin sanatsal pratiğimle olan bağı değer kazanırdı, ulusal TV kanalları çoktan bir belgesel teklifinde bulunmuşlardı, vb. Uzar gider…

Kendinize örnek aldığınız, üretimlerinizde etkilendiğiniz sanatçılar kimlerdir?

Genel geçer moda akımların ve yaklaşımların dışında kalmayı becerebilenler; sayıları çok, saymayayım…

Sanatçı kitapları fotoğrafçılar için neden önemlidir?

Web sayfası herkesin erişimine açık, bu anlamda çok değerli. Ama kitabın izleyici ile ilişkisi farklı; kitap evde bir yerde durur, 3-5 sayfa bakar yerine koyarsın, sonra 3-5 gün / hafta / ay sonra tekrar bakarsın. Kitap evde yaşar, devamlı seninledir, kendini sana hatırlatır arada… Web sayfasının bu anlamda varlığı çok daha geçici, bir izleyicinin web sayfasına tekrar tekrar dönebilmesi için sanatçı ve eserlerine gerçekten takmış olması gerekiyor, ki hayatta kaç tane böyle meraklın olabilir ki?

Genç bir fotoğrafçıya nasıl önerileriniz olur?

Kendi her daim genç hissetmesi…

Baskılarınızı nerede-nasıl yapıyorsunuz? Kullandığınız malzeme/teknik ve içeriğiniz hakkında nasıl bir bağ var?

Baskılarımı DİFO’da C-print olarak yaptırıyorum. Eserin görsel içeriğine ve nerede, ne koşullarda sergileneceğine göre, Fuji Pearl parlak metalik veya mat fotografik kağıda, dijital dosyadan yola çıkarak kimyasal yöntemlerle bastırıyorum. Arada duvar kağıdına baskı veya lantiküler baskı tercih edebiliyorum, mürekkepli baskılara çok ilgim yok. Gene bağlama göre Diasec finiş, veya salt baskının kendisini sergiliyorum. Serinin içeriğine göre farklı sergileme biçimleri ve boyutlar tercih edebiliyorum.

Facsimile Vol.2’de yer alan Facsimile serisi, bir önceki serginiz ve seriniz olan Muta-morfoz’dan sonra nasıl bir kapı açıyor izleyiciye?

Kısaca açıklamaya çalışırsam, Muta-morfoz içeriği yoğunlaştırırken Facsimile seyreltiyor. Muta-morfoz şehirlerin kolektif yapısına, farklı zonların yanyanalığına, farklı kent bileşenlerinin vazgeçilmezliğine vurgu yaparken; Facsimile kentin içindeki güç dinamiklerini görünür kılmayı amaçlıyor.

“Yeni Türkiye” adlı bir monografiniz yayımlandı kısa süre önce. Bu kitapta 2000’li yıllardan bu yana ürettiğiniz işler bir araya getiriliyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda çekilen bu farklı seriler bu monografide nasıl bir “bir arada oluş” sergiliyor sizce?

Kitapta Türkiye’nin son zamanlarda içinden geçtiği süreçleri konu edinen bir sanat, fotoğraf ve metin birlikteliği var. Türkiye’nin son 10-20 yıllık dönemde bir atılım gerçekleştirdiğini, ya da atılım gerçekleştirmiş gibi durduğunu söylemek olası. Fotoğraf dolayısıyla gittiğim farklı yerlerde insanlarla sohbet etmeyi severim. Genellikle de siyasi konular açmayı tercih ederim, ki nabız tutabileyim. Bu sohbetlerden anladığım kadarı ile, sıkıntı çeken hala sıkıntı çekmeye devam ediyor. Sözü geçen atılım belli ki zaten zengin olana yaramış, özellikle de yandaş olanlara. Bu kitapta arka arkaya eklemlenen seriler bu duruma dikkat çekiyor. Örneğin, lüzumundan fazla hızla ilerleyen kentsel dönüşümü belgeleyen fotolar, insanların ellerinden gecekondularını 3 paraya alıp 33 paraya satan ve buna kentsel dönüşüm diyenlere gönderme yapıyor. Sanayiye odaklanan fotolar ise, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ülke olabilmesi için daha fazla üreten bir ülkeye dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor, devamlı ithal eden bir ülke değil. İnşaat süreci fotoğrafları; hem, gerçek değerinden kat kat fazlasına satılan sosyal konut kıvamındaki “rezidans”lara, hem de inşa kavramı üzerinden toplum mühendisliği olgusuna dikkat çekiyor. Bunların yanında; gelişmeyi yol yapmaktan ibaret sayan, toplu ulaşıma hala yeteri kadar yatırım yapmayan, özel arabaları kentin merkezinden uzak tutmayı bir türlü beceremeyen, 3. köprü, Kanal İstanbul gibi doğa katliamcısı projelere imza atmayı tercih eden rantçı zihniyetin ürünlerinin fotoğraflarını da bulabilirsiniz. Son olarak, kitabın tartışmaya açtığı diğer bir konu ise, sözde-kapitalist ekonominin vazgeçilmez bir parçası olan sanat ve sermaye arasındaki ilişkiler.

Sergi metinlerinde de “Yeni Türkiye”den ve ona dönük “kişiselleştirilmiş bir belgesel” yaklaşımından bahsediliyor. Fotoğraflarınızda, görsel deneyler ve estetik arayışların belge kavramıyla bir güç savaşına tutuştuğu oluyor mu?

Hayır. Belgesel fotoğraf da çekiyorum; örneğin, Gezi direnişi sırasında çektiklerim. Benim için kurgusal fotoğrafların yeri ayrı, belgesel fotoğrafların yeri ayrı; ama her ikisi de tersine amaçlarla kullanılabilir veya birbirlerini destekleyebilirler. Örnek vermem gerekirse; sanatsal motivasyonla ürettiğim Muta-morfoz serisi İstanbul kentinin talihsiz dönüşümünü anlatan belgesel bir kayıt olarak da kullanabilir, diğer yandan tümüyle belgesel amaçla ürettiğim kentsel yıkım fotoğraflarını sanatsal bir bağlamla da paylaşabilirim.

Bir söyleşinizde “fotoğraf sanatçısı” tanımlamasını kullanılmasını istemediğinizi okumuştum. “Sanatçı” ya da “fotoğrafçı” tanımlarını tercih ediyorsunuz. “Fotoğraf sanatçısı” nitelemesinde eksik ya da hatalı olan nedir sizce?

Her nasıl “heykel sanatçısı”, “resim sanatçısı”, “video sanatçısı” gibi terimleri kullanmıyorsak “fotoğraf sanatçısı” tanımını da kullanmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son dönemlerde fotoğraf alanında sizi en çok heyecanlandıran projeler hangileri oldu?

Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” projesi beni gerçekten heyecanlandırdı, şimdiye kadar rastladığım hayata en yakın sanat projelerinden birisi. Fotoğraf bize durumun temsilini iletir, bu yüzden fotoğrafçı bir aktarıcıdır ve o bize ne verirse onu kabullenmek durumundayızdır. Halbuki Serkan diyor ki: “Gel kendin bak, kendin gör!” Fotoğrafı temsilden öteye taşıyor bu proje, fotoğraf bir deneyim platformuna, sürece dönüşüyor.

Beni heyecanlandıran diğer bir proje ise, TED Konuşmaları Ödülü alan Fransız fotoğrafçı JR’ın insan portrelerini devasa boyutlarda binalara giydirerek kent ölçeğinde sergilemesi. Genellikle çeşitli toplumsal sorunlara odaklanan, şiddete veya baskıya maruz kalan insanları göz önüne taşıyan JR’ın; Filistin ve İsrail halkı ile gerçekleştirdiği, her iki taraftan portrelerin “öteki” tarafta büyük boyutlarda sergilendiği bir projesi de var. JR’ın icraatlarını anlattığı TED konuşmasını ne zaman öğrencilere göstersem; ya “onu buraya da çağıralım” ya da “biz de böyle bir proje yapalım” diyorlar.

Son olarak, geçenlerde monografik kitabımın son halini kontrole MAS Matbaa’ya gittiğimde, matbaanın patronu Ufuk Şahin Josef Koudelka’nın son projesi “The Wall”un kitabını gösterdi (ki ilginçtir bu proje de Filistin-İsrail çatışması üzerine); tek kelimeyle şahane… Koudelka benim çok saygı duyduğum biri; kendini her zaman aşabilen, bizleri şaşırtabilen ve ne çekeceğini, ne diyeceğini hep merak edeceğim bir fotoğrafçı.

Gerek Türkiye, gerekse uluslararası bazda fotoğraf üretimi ve koleksiyonerliği ne durumda sizce?

Bu soruya genel sanat halleri üzerinden cevap vereyim. Türkiye’de güven yaratan bir ortamın olduğunu söylemek zor. Son beş yıl içinde Türkiye sanatı fiyatları belli aktörler, artokratlar tarafından çok şişirildi. Bu dönemde Türkiyeli koleksiyonerler tarafından sanata ayrılan bütçe daha fazla, sanatçılar tarafından eserlerin üretimine ayırılan bütçe ise görece daha azdı. Galeriler ve sanatçılar bu durumdan bir pay çıkarıp daha şaşaalı, pahalı işler üretmeyi denediler; fakat bunun zamanlaması biraz yanlış oldu diye düşünüyorum, çünkü yanlış algılamıyorsam şayet, Türkiyeli koleksiyonerlerin Türkiye sanatına daha az bütçe ayırdıklarını gözlemlemeye başladım son zamanlarda. Bunun da nedeni fiyatların fazla şişmesi ve dünyaca tanınan önemli uluslararası sanatçıların küçük ebatlı ve/ya görece daha önemsiz işlerinin fiyatlarına yaklaşması ve hatta bazen geçmesi bence. Koleksiyonerler de “bu kadar para vereceksek bari dünya çapında bir isim olsun elimizde!” diye düşünmeye başladılar belki de.

Buradan şu noktaya geleyim: Ülkemizdeki sanat, kültür, teori, araştırma, kitap, yayın üretiminin hacmi, sanatçının rahat bir şekilde üretmeye devam etmesini sağlayacak mertebede değil. Bir çok sanatçı geçim derdinde ve bu yüzden sanat piyasasından gelen baskılara dayanmaları neredeyse imkansız. Devlet deseniz o başka bir mesele; devlet, sanatçısını çoğunlukla “terörist, çapulcu” olarak görüyor zaten, yandaş açıklamalarda bulunmadığınız sürece.

Bu verilerin ışığında, sanatçıyı, üretmeye devam edebilmesi için mali olarak destekleyecek koleksiyoner sayısı olması gerekenin çok altında. Bunun nedeni büyük olasılıkla güvensizlik, geleceğe cesaretle bakamama… Koleksiyoner sanatçının üretiminin sürekliliğinden, sanatçı ise koleksiyonerin desteğinin sürekliliğinden şüphe ediyor. SAHA gibi bir fon havuzunun başlaması çok iyiye işaret, yalnız bu fonların yönetimi ancak özel seçilmiş bazı kişilere erişim sağlayacak şekilde yürütülüyor ve sizi buraya önerecek artokratlarla aranız yoksa buralardan destek almanız çok zor. Bu yüzden bu tür destek fon havuzları sayısının artması gerekiyor.

Paris Photo’dan yeni döndünüz. Bu yılki fuarı nasıl yorumlarsınız?

Açıkça söylemem gerekirse, daha önceleri etkilendiğim kadar etkilenmedim. 2008 ve 2010’da gittiğim iki Paris Photo’da “yeni dünyalar” keşfetmiştim, bu sefer çok sayıda yeni yaklaşım gördüm hissi edinemedim maalesef. Çok sevdiğim işler vardı şüphesiz, fakat genel olarak bakarsak ve amiyane bir tabir kullanmama izin varsa, “dibim düşmedi.” Vintage fotoğrafların önceki senelere nazaran daha fazla sayıda sergilenmiş olması dikkatimi çeken bir başka nokta idi. Klasik fotoğrafların yüzdesinin yükselmesini ticari bulduğumu belirtmek isterim: Eserler küçük ebatlı ve taşıması kolay, bazen edisyon sayısı bile olmamasına rağmen fiyatlar binler veya onbinlerle avro yerine yüzbinlerle avroya kadar çıkabiliyor; kârlı iş…

Az da olsa stand tasarımındaki farklı 1-2 yaklaşım aklımda kaldı; özellikle Japonya’dan Taka Ishii Gallery, hem stand tasarımı, hem sergilenen fotoğrafların kalitesi hem de kartvizitlerinin sadeliği ile ayrı bir yerde duruyordu.

Hemen herkesin akıllı telefonlarıyla sürekli fotoğraf çekiyor olmasını ve dijital iletişim kanallarından bu denli yoğunlukta fotoğraf paylaşılması nasıl değerlendirilmeli / okunmalı sizce?

Daha önce sadece profesyoneller tarafından icra edilen (ya da edilmesi gerektiği düşünülen) yaratı platformları herkesin erişimine açık olunca ortaya bir imge üretimi enflasyonu çıkması çok doğal, ve gerekli. Zaman geçtikçe insanlar bundan bekledikleri hazzı tatmin ettikten, veya ettiklerini varsaydıktan sonra, ilk zamanlardaki kadar yoğunlukla bu eylemi tekrar etmeyeceklerdir diye düşünüyorum. Çektiğiniz fotoğrafların internet veya basılı medyadaki varlığının soluğunu ve değerini zaman belirleyecektir ve bir süre sonra doğal seleksiyon gereğince o fotoğraflar zihinlere kazınacak ya da zihinlerden silinecektir. Yani demem o ki; mevcut imge yoğunluğunu göz ardı etmeli, bu yoğunluk içinde kayda değer içeriği bulabilmek için de sabretmeliyiz.

http://ortaformatdergi.tumblr.com/post/17725329272/soylesi-murat-germen-ile-elestiriye-dair

Dijital teknolojinin olanaklarıyla sanatın dili zenginleşiyor – Yasemin Bay

Ahu Antmen bir yazısında şöyle bir tespitte bulunmuştu vaktiyle:  “Bugünün sanatçısının ‘masaüstü’ birtakım ikonlarla dolu, programlar, dosyalar, dijital görüntülerle.” Son derece yerinde bir tespit olduğu malumun ilamı. Artık sanatçılar dijital dünyalarda yol alırken, ürettikleri eserler de sanatın birçok dilini, pratiğini içeriyor. Günümüz sanatçıları dijital teknolojinin olanaklarıyla dilini zenginleştiriyor; kimisi bunu yaparken de bir yanıyla geleneksel olana da yaslanıyor. Dijital ortamda ürettikleri eserleri, kimileri tuvale, kimileri fotoğrafa aktarıyor. Çizgiler silikleşiyor; tüm üretim araçları iç içe geçiyor. Günümüz sanatında dijital ortamdan hareketle yol alan, teknolojinin yeniliklerinden de beslenen pek çok önemli isim var. Biz, dijital ortamda ürettikleri eserleri tuvale, fotoğrafa ‘başarıyla’ aktaran sanatçıları ‘kendi sözleriyle’ mercek altına alalım istedik. Onları, çalışma yöntemlerini ve dijital dünya ile ilgili görüşlerini bir araya getirdik.

(diğer sanatçıların işlerini de kapsayan makalenin bütününden sadece aşağıdaki bölüm alıntılanmıştır) – Yasemin Bay ve ARTAM Global Art’a teşekkürlerimle…

MURAT GERMEN

Murat Germen’i bizler ilk olarak mimari fotoğraflarıyla tanıdık. Mimarlık eğitimi alan sanatçı bu alanı fotoğraf ile birleştirip ortaya kendi bakış açısını koyuyordu. Dijital fotoğraf alanının öncülerinden biri olan sanatçı bir süredir ise özellikle şehre yöneltiyor objektifini. İstanbul Modern’de gerçekleşen “Çağdaş Fotoğraf Serileri”ni Orhan Cem Çetin ile birlikte yöneten Murat Germen, fotoğrafa yeni bir estetik katan çalışmalara imza atıyor. Özellikle mutasyon ve metamorfoz kelimelerinden türettiği “Muta-morfoz” başlıklı serisinde şehrin farklı yüzünü sunuyor. Şehrin sıkıştırılmış halini, çarpıklığını, teknolojik imkanlarla sunarken, bizlere dijital dilin ne kadar bambaşka imajlar sunabileceğini gösteriyor.

Uzunca bir süredir analog araç ve yöntemlerle çalışmadığını belirten Germen “Sayısal imge üretim ve işlem süreçleri hakkında 1980’lerin sonundan zamanımıza kadar yavaş yavaş gelişme göstermiş yoğun bir tecrübem var” diyor ve ekliyor: “Dijital fotoğraf Türkiye’de çok ciddiye alınmadığı dönemlerde, süreç hakkında birçok yazı kaleme alıp avantajlarına dair bilinç oluşturmaya çalıştım. Şimdilerde ise sayısal süreç ve yöntemleri; estetik, akademik ve kavramsal boyutlarda ilgimi çeken, beni heyecanlandıran konuların aktarımında bir görselleştirme aracı olarak kullanıyorum. Çeşitli fikirleri biriktirdiğim bir klasörüm var: yeni bir seriye başlama heyecanı belirdiğinde, belli bir fikrin ne derece kayda değer olabileceğini tarttıktan sonra, o seri için gerekli görselleştirme tarzını belirliyorum ve buna göre gerekli sayısal üretim biçimini seçiyorum.”

Sanatçı gün geçtikçe değişen, çeşitlenen araç ve yöntemleri yakından takip etmeyi önemsiyor. Öte yandan tüm bu araç ve yöntemler üzerindeki hâkimiyeti de su götürmez bir gerçek. Germen; yeni bir dil, estetik, fikir, içerik üretmenin artık o kadar da kolay olmadığına değiniyor- “Sanatta algıyı değiştirebilen, kilometre taşı niteliğindeki önemli sanatçıların teknolojinin sunduğu olanakları olabildiğince sonuna kadar kullandıklarını ve özgün sayılabilecek eserler ürettiklerini görebiliyoruz. Çalışma yöntemini teknolojinin sunduğu nimetler aracılığı ile güncel tutmak, yaratıcı olmak için gerekli tek şart değilse de, güncel bir içerik yaratmakta avantaj sağlayabiliyor.”

Dijital olanaklar, Germen’in anlatım diline şu açılardan katkı sağlıyor: “Beni bir proje yapmaya iten bir ortama, konuya, kavrama odaklandığım zaman, kafamda oluşan tasvirin aktarımında teknik bir sınırlama hissetmiyorum. Anlatıma katkıda bulunacağını varsaydığım bir boyutu çekim esnasında yakalayamıyorsam. onu post-prodüksiyon aşamasında bir şekilde elde edebileceğimi bilmek iyi bir şey. Tabi çekimi ona göre planlı bir şekilde gerçekleştirmek gerekiyor; yoksa hiç var olmayan bir içeriği, şayet üç boyutlu modelleme olanaklarını kullanmıyorsanız, imge işlem yazılımları ile yoktan var etmek pek imkân dâhilinde değil.

Olumlu katkıları yanında, kolaycılığa doğru kaçma potansiyeli yüzünden tehlikeler de barındırıyor dijital olanaklar. Bundan kaçınmanın yolu ise basit: Eserinize düşünsel ve/veya teknik boyutta özen katmak, insanlara ‘bunu ben de yapar(d)ım’ dedirtmemek…” Fotoğrafı aslında bir tuvalin yüzeyiymişçesine işleyen Germen, sanat eserinin paylaşım ortamlarından birine, internete dikkat çekiyor: “Kullanılan estetik, eserlerle olan etkileşim, sergileme biçimleri ve eser boyutları değişiyor. Örneğin fotoğrafta, baskı boyutlarının eskiye nazaran çok daha büyük yapılabilmesi ona göre içerik üretilmesine yol açabiliyor. Yoğun doku ve bilgi içeren eserler daha büyük basıldıklarında, yakından ve uzaktan farklı algılar sunabiliyorlar. Bunun dışında; galeri, müze gibi alışageldik paylaşım ortamlarına alternatif olarak internet ortamından bahsetmek gerekir. Artık sergileme çok daha demokratik bir şekilde ilerliyor, hem galeriye bağlı çalışan sanatçılar hem de galeride sergi açma fırsatı bulamayanlar, mobil cihazlarla hızlı bir şekilde ürettikleri görsellikleri anında izleyicileri ile paylaşabiliyorlar. Bu, ciddiye alınması gereken bir paylaşım biçimi; çünkü sanat ancak izleyicisi ile var olan bir platform ve izleyici nerede ise sanatçının da orada olması gerekiyor, izleyicinin algısını, fikrini, bulunduğu ortamı umursamayan bir sanatçının varlığını çok uzun süre devam ettirebileceğini sanmıyorum.”

Fotoğraflarınızda insan olmamasına rağmen insanı anlatabiliyorsunuz. Göndermelerle, metaforlarla insana öykünüyor yaptığınız işler. Çektikleriniz insana dair. Ürettikleri, terk ettikleri, bıraktıkları, hatta atıkları… Nedir sizin fotoğrafla derdiniz?

Fotoğraf çoğunlukla insanı merkeze alıyor, “insansız fotoğraf olmaz” diyen çok sayıda fotoğrafçı ve fotoğraf izleyicisi var. Fotoğrafı belge veya sanat haline getiren, belge ya da sanat olarak tüketen de insan sonuçta. Buna karşın; insana dair bir öykü, içerik, kavram aktarmak için fotoğrafın içinde ille de insan(lar) olması gerekmiyor. Doğa dışında pek çok şey insan elinden çıkma. İnsanın gerçekleştirdiği, icat ettiği, içinde yaşadığı, ürettiği, tükettiği, attığı, yaşattığı, varlığına son verdiği çeşitli ölçekteki farklı nesneler üzerinden insana dair bir çok öyküsel aktarım yapmak olası. Hatta, doğru nesnelere odaklanıp fotoğrafları doğru dizilendirirseniz, portrelerdeki alışageldik bazı ifadelere nazaran daha fazla bilgi nakledebilen insansız fotoğraflar üretmek olası.

Fotoğrafta “görmek” istediğiniz nedir?

Anı yakalamak ilk zamanlarda çok önemliymiş, hala da önemli şüphesiz fakat eskisi kadar değil, çünkü fotoğraf zamanımızda sadece belgelemek için kullanılmıyor. Önceleri, insan fotoğraflarında doğallık ve güçlü ruh hallerini yansıtan mimik, ifade ve vücut duruşları arandığı için bu halleri yakalayan fotoğraflara değer veriliyor ve onların bu değerini vurgulamak için “kritik an fotoğrafı” terimi kullanılıyordu. Şimdilerde çağdaş fotoğrafçılar, geçmişteki bu yaklaşıma tepki olarak görece daha “ruhsuz” insan fotoğrafları çekiyorlar ve bu tavır tüm dünyada pek çok çağdaş fotoğrafçının izlediği bir yola, hatta “deadpan” olarak anılan bir stile dönüşüyor. Yakalanmış anlar eskisi kadar heyecan vermiyor artık; çünkü o kadar çok an yakalandı ki, bunlar arasında ister istemez birbirine benzer fotografik betimlemeler oluştu ve “bu filmi daha önce görmüştüm” hissi uyanmaya başladı çoğumuzda. Fotoğrafı sanatsal ifade biçimi olarak kullananlar “an yakalamak” değil de “an yaratmak” peşindeler. Bu İngilizcede “make a photograph” ve “take a photograph” olarak ayırt ediliyor; “fotoğraf üretmek” ve “fotoğraf çekmek” arasındaki yaklaşım farkına dikkat çekmek amaçlanıyor burada. Belge fotoğrafçılığı alanında tanıklığın aktarımı söz konusu olduğundan fotoğraf “çekmek” söz konusu, burada herhangi bir kurguya yer yok çünkü olabildiğince yorum içermeyen, görece nesnel bir aktarım amaçlanıyor, bekleniyor. Fotoğrafın sanat alanındaki çağdaş icrasında ise daha çok fotoğraf “üretildiğini” görüyoruz. Burada amaç gündelik haber niteliğinde bir içeriğin insanlara ulaştırılmasında aracı olmak değil; öznel bir fikrin, olgunun, kavramın izleyiciye mümkün mertebe alışagelmişin dışında bir dille aktarılmasında rol oynamak. Bu yüzden kurgu devreye giriyor ve görselliğin bireysel algıya en yakın bir biçimde oluşabilmesini sağlamak için gerekli hiç bir müdahaleden kaçınılmıyor. Belki hiç olmamış, belki ilerde olacak, belki olmuş ama şahit olunmamış, belki de hızından veya yavaşlığından dolayı göremediğimiz anlar yaratılıyor ve fotoğraf bu yüzden daha da heyecan verici bir noktaya gelebiliyor. Artık fotoğraf yaşama değil yaşam fotoğrafa tanıklık ediyor.

Bir de manipülasyon var. Ezberleri bozmak ve yeni bir yaratım sağlamak siz “zaman”ı kullanıyorsunuz. Nedir ve de nasıldır zamanı manipüle etmek?

Fotoğraf genellikle yüksek hızlarda çekildiği için içerdiği zaman birimi hareketli görüntüye göre hayli sınırlı oluyor. Bu süreyi uzatmak üzere uzun pozlama kullanırsanız, bu sefer de hareketli nesne veya öznelerin hayalet görüntüler yaratması söz konusu oluyor. Daha uzun bir zaman birimini görüntülemeye veya zamanın akışını bozmaya niyetlenirseniz bunu tek fotoğrafla yapmak pek mümkün değil. Aynı konumdan veya farklı konumlardan çok sayıda fotoğraf çekip, bunları aynı yüzey üzerinde katmanlar aracılığı ile bir araya getirmek, zamanı tek fotoğrafta olduğundan farklı bir şekilde görüntülemek konusunda avantaj sağlıyor, Ayrıca fotoğraf, belli anın dondurulmasını belgelemekten ziyade dondurulmuş bazı anların üst üste gelmesi ile bir akışkanlığın, devinimin görselleşmesini sağlamış oluyor.

Sayısal görüntüleme ve imge işlem süreçleri ile günlük yaşamımıza giren “katman” ve “saydamlık” kavramları aracılığı ile bize farklı zaman dilimlerindeki çeşitli eklemeleri göstermek ve bize “ora”nın hikayesini anlatma potansiyeli taşıyan “parşömen” tadında bir belge yaratmak olası hale gelebiliyor. Üretilen süreci çeşitli aşamalara bölecek olursak yaklaşık şöyle bir sıralama elde edebiliriz: Görüntülenecek mekan dahilinde zaman içinde birikim, mekana ait kimliğin farklı bileşenlerini elde etmek, bu bileşenleri farklı katmanlara atmak, öze varmak üzere algılanabilir bir derinlik hissi vermeye çalışmak, ve belki de ruhu yakalama şansını elde etmek…

Makine estetiğini de seviyorsunuz. Endüstriyel dünyanın gizemi nedir?

Bizde estetik deyince hep “güzellik” kavramı akla geliyor. Halbuki çirkin olarak algılanan şeylerin de bir estetiği var. Makineler bir çok kişi tarafından soğuk, mekanik, neşesiz olarak görüldüklerinden ve tipik güzellik tanımlamalarının dışında kalan bir görselliğe sahip olduklarından çirkin olarak algılanabiliyorlar. Şahsen makine estetiğini, endüstri estetiğini çok seviyorum ve bunun üzerine Garanti Galeri’de 2005 yılında sergisini açtığım bir çalışmam var. Endüstriyel estetiğin kendini beğendirme, satma gibi bir endişesi yok; bu estetiği örnekleyen yapıların kendilerini var edebilmek için milyonlarca adet satılması gerekmiyor. Bu yüzden endüstri yapısı ne kadar gerekiyorsa “o kadar tasarlanıyor” ve ortaya, çok yalın, içten, yarışmayan ve en önemlisi kolay anlaşılır, dışlayıcı olmayan bir tasarım dili çıkıyor. Endüstri yapılarının tasarım ve görselliklerindeki içtenlik, yalınlık, sahicilik benim çok ilgimi çekiyor ve bir çok şeyin yüzeysel, sahte olduğu hatta ikiyüzlülük içerdiği günümüzde bu özelliklerin ne derece önemli olduğunu takdir edersiniz…

“Yol seçimdir, yol tavırdır, beklentidir…” diyordunuz “Yol” serginizde.

Şimdiye kadarki yaşamımda beni en çok rahatsız eden konulardan biri; insanın her daim mevcut konumunu, yaşam biçimini, politik görüşünü, ait olduğu çeşitli grupları bir makam ve tahakküm aracı olarak kullanması oldu. İnsanların, şikayetçi oldukları sistemleri sadece kendi sistemlerini inşa etmek için yıktıklarını gördüm hayal kırıklığı ile. İnsanların her daim taraf olmak istediklerini, daha zor olan arafta kalmayı beceremediklerini hissettim. Bağımsız kalmayı tercih eden bireylerin ise asilikle, aksilikle, dik başlılıkla suçlandığını, bağımsızlık isteğinin her daim belli bir gruba saldırı gibi algılandığını tecrübe ettim. Yolda olmak beni bu yükten, sıkıntıdan, cendereden, sınıflandırmadan kurtarır; bağımsız hissetmenin en etkin, heyecan verici, keyifli, devingen yoludur yolda olmak. Yol bize bulmayı öğretir ya da bulduğumuzu sandığımızdan kurtulabilmeyi; Yolunu gözlediğiniz çıkar yolu keşfetmenin yollarından biri de yola çıkmaktır…

Mimari eğitimini yıllar önce bir kenara bırakan ve görsel iletişim, fotoğraf sanatı üzerine yoğunlaşan Murat Germen, bir yandan da Sabancı Üniversitesi’nde akademisyen olarak genç neslin yetişmesine katkıda bulunuyor. “Muta-morfoz” adını verdiği serisinde, caz müziğine benzettiği İstanbul’u farklı bir gözle inceliyor ve sunuyor. İniş çıkışı, karmaşası, düzensizliği bol, şeytan tüyü eksik olmayan İstanbul fotoğraflarını, Murat Germen’in sanatını ve Türkiye’nin yakın tarihini konuştuk.

Artam Global Art olarak, Türk ve dünya çağdaş sanatını yakından takip etmeye çalışıyoruz ve Türkiye’deki sanatseverlere çağdaş sanatı tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlıyoruz. Sizin gibi deneyimli ve akademik çalışmalarına devam eden sanatçılar ile gerçekleştirdiğimiz röportajların bizi takip eden genç sanatçı ve sanatçı adayları için çok değerli bir bilgi aktarımı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden şöyle başlamak istiyoruz: 1980’ler Türkiye’de sosyal, ekonomik ve kültürel değişimin çok önemli kırılmaların başlamasına neden oldu. 1990’lar literatürde kayıp gençliğin (X generation) 10 yılı ilan edildi. Siz 2000’leri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanat nasıl bir noktaya ulaştı ya da ulaşıyor?

 

1980’ler askeri darbenin neden olduğu, ağır şoku atlatmaya çalışmakla geçti. Feodal bir toplumun böyle bir darbe silsilesinden geçmesine çok da şaşırmamak lazım. Bizim toplumumuzda mevcut her katmanda bunun izlerini görmek olası. En aydın, liberal, özgürlükçü geçinen insanlarda bile bir yüceleştirme, şeyhleştirme hali var. Birisi ikonik bir şahsiyeti ulu bir konuma taşırken, diğeri sırf ona karşı çıkayım diye bu topluma ait olmayan, küresel gibi duran ama aslında dünyaya egemen olanların dikte ettiği yüzeysel bazı yaklaşımları kutsallaştırıyor, başka bir kesim de bildik muhafazakar hayatına daha zenginleşmiş olarak devam ediyor. Bu farklı kesimlerdekilerin büyükçe bir çoğunluğu, düşüncelerine öyle bir fanatizmle bağlı ki, diğerleri ile iletişim kurmakta çok zorlanıyorlar; yobaz diye suçladıkları kesimler kadar yobazlaşıyorlar. Taassup ve beraberinde gelen önyargı her yerde ve bu yaklaşım, bir toplum için en zararlı durum belki de, çünkü ciddi bir parçalanma yaşanıyor.

 

1990’lar bu halden, bilinçli ya da bilinçsiz, ekonomik düzeyde kurtulunmaya çalışıldığı bir dönem olarak görülebilir. Daha yüksek GSMH, parçalanmış toplumu bir araya yapıştıran etkenlerden birisi; sağ eğilimli sivil hükümetin yeni ekonomi politikalarını benimseyen insanlar, para kazanma telaşıyla bu bağnazlıklarını unutur gibi oldular, çoğunluk aynı amacın peşinden koşmaya başladı. 2000’lere ise daha önce iktidar olmasına izin verilmeyen kesimin iktidarı damga vurdu ve onlara oy vermeyenlerin zihinlerinde doğan paranoyak tepkilerden dolayı tekrar parçalanma moduna geçildi. Bu dönemde daha önceleri tabu haline getirilmiş, lüzumundan fazla kutsallaştırılmış bazı kavramların sorgulanması yeni bir ivme getirir gibi oldu; halkın daha çok söz sahibi olması ihtimali heyecan yarattı. Fakat ne yazık ki, daha önceleri azınlık konumunda olan birçok insan grubu gibi bu grup da gücün, paranın, çoğunluk olmanın tılsımına kapıldı ve ivme durgunluğa dönüştü.

 

2000’leri, ekonominin 1990’larda olduğundan daha da iyiye gittiği; paranın, sahiplenildiği öne sürülen bazı ilkeleri neredeyse imha ettiği, kültür ve sanatın Türkiye’nin son zamanlarda güttüğü jeopolitik stratejinin araçlarından birisi olarak kullanıldığı zamanlar olarak değerlendirmek çok yanlış olmaz sanırım. Sermayenin de yakın ilgi, yardım ve sahiplenmesiyle dünya arenasına Türkiye sanatı diye bir kavram lanse edildi. Türkiye’de sanatın daha öncekinden çok daha farklı veya kaliteli bir konuma geldiğini düşünmüyorum, bu sadece finansal nedenlerden dolayı böyle gösterilmek isteniyor bence. Daha önceleri Batı sanatı taklit ve takip ediliyordu, şimdi de aynı olguyu gözlemlemek olası; yani, bu anlamda değişen pek bir şey yok. İşin ironik yanı, izi sürülen Batı sanatı ise, şu sıralar bir kısır döngü, tekrar içinde ve kabak tadı vermeye başladı. Türkiye’de değişen önemli bir konu ise şu: Daha fazla galeri, müze, sanatçı ve dolayısıyla dinamizm var. Nüfusumuz çok genç ve bu sayede ne mutlu ki çok sayıda genç sanatçımız var. Bakarsınız, dünya sanatında şahsen heyecanla beklediğim yeni bir kırılmanın gerçekleşeceği coğrafyalardan birisi bizimki olur. Marcel Duchamp, Joseph Beuys gibi sanatçıların başını çektiği, zamanında gerçekten devrimsel olan kırılma artık miadını tamamladı gibi görünüyor ve hatta devrim artık statükoya dönüştüğü için tersine çalışıyor. Son zamanlarda kavramsal sanat, izleyicisinden kopmaya başladı ve bu yüzden seçkinci, hatta umursamaz bir tavır içinde. Sergi gezmeden önce saatlerce araştırma yapmak zorunda bırakılıyorsunuz ve sonunda ortaya “bana ne yahu!” diyebileceğiniz gayet şahsi bir hikaye çıkıyor. İzleyicisini adam yerine koyarak, alana daha motive bir şekilde dönmesini sağlayacak, elitist olmayan, şimdikinden daha bağımsız, sığ mırıldanmalar ve sızlanmalardan daha çok insanın aklında şu veya bu şekilde yer edecek yeni bir sanat yaklaşımı lazım sanırım. Ya da belki sanat kendini tümüyle imha etmeli…

Arada kalmış bir genç kuşağın yetişmesinde bir akademisyen olarak da önemli rol alıyorsunuz. Bu arada kalıp sıkışma hali fotoğraf düzenlemelerinizde ve son serginizde ön plana çıkıyor. İstanbul’u sizin gözünüzden bir başka şekilde görüyoruz, peki biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

 

Bu tuhaf ama şeytan tüyü olan şehirde 15 dakika içinde çok farklı gelir seviyesine sahip bir mahalleden diğerine geçiş yapmak olası. İstanbul’da planlama eksikliği yüzünden çok belirgin zonlar yok. Bu olgu bir yandan olumsuz olarak algılanabilecekken, diğer yandan da demokratik olarak tanımlanabilecek ve kendisine hayran bırakan biricik titreşimin oluşmasına yol açan özelliklerden birisi. İstanbul’u caz müziğine benzetiyorum; ritmini ve sekansını öngöremezsiniz, aynı cazdaki gibi sizi sevindiren “inside”ları, şaşırtan “outside”ları vardır. Olumlu, olumsuz ya da hem olumlu hem olumsuz bir etki bırakır sizde, unutamazsınız; “daha önce böyle bir tını duymamıştım” dersiniz…

 

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım üzere İstanbul zaten bir kolaj-şehir. “Muta-morfoz” serisi bunu daha belirgin hale getiriyor. Gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. İşin ilginç tarafı, her ne kadar öyle durmasa da, bu fotoğraflar aslında bütünüyle belgesel nitelikte. Ortaya çıkan işlerde çekim sonrası ekleme veya çıkarma kesinlikle söz konusu değil, sadece sıkıştırma sürecinde yok olan bazı bileşenler var. Muta-morfoz tasvirlerinde İstanbul’u (ve diğer kentleri) daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade var. Hatta o derece hızlı anlatıyor ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

Türkiye’de genelde çok ciddi bir çarpık kentleşme var. 1980’ler ve 1990’lardaki gecekondulaşma süreci yerini kimi şehirlerde apartmankondulara da bırakıyor. Mimar gözüyle bir fotoğrafçı olarak bu süreci belgeleyen bir tarafınız var. Fotoğrafın bir arşiv üretme tarafı çok değerli… Bu değeri sizin eserlerinizde izlemek de bir o kadar buruk… Sizin projelerinizde amaç nedir? Süreç ve projeyi oluşturma süreci nasıl gelişiyor?

 

İstanbul öyle devingen bir kent ki, burada ürettiğiniz her fotoğraf tarihi belgeleyen arşiv malzemesi niteliğine çok kısa bir zaman içerisinde bürünebiliyor. Ama belge fotoğrafçısı veya arşivci olmadığım için asli amacım ve vaadim kentin gidişatının külliyatını üretmek değil. Bu amaç için gereken genişlikte bir yelpazede kayıt tutmuyorum zaten. Benim projelerimde amaç; üzerine çalıştığım kent, konu, kavram, mekan, ortam her ne ise onları becerebildiğim kadarı ile normal algıları dışında farklı bir algı ile sunmak. Önyargılara, yerleşik tanımlara, kestirip atmalara, dogmalara, kibire alerjim var. Fotografik tasvirlerimle bu kes(k)in tavırlara karşı durmaya çalışıyorum. İşlerime dair beni en mutlu eden yorumlar işin güzelliği veya estetiğiyle ilgili olanlar değil, anlatımın ve aktarılanın kendine haslığıyla ilgili olanlar.

Artık herkes fotoğrafçı… Herkesin elinde süper zoom yapan, dijital makineler var. Hatta kimisinde oldukça profesyonel makineler de görmek mümkün. Her yerde fotoğraf atölyeleri var, siz de hatta kimi zaman yurt içinde ve yurt dışındaki bu tarz atölyelerde yer alıyorsunuz. Fotoğrafa olan bu eğilimi (tabii ki ciddi anlamda tüketim toplumunun da yönlendirmesi ile patlama yaşayan) nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu durum, teknolojinin herkesin kullanımına açık olacak kadar ucuzlaması ile ilgili. Dünya tarihinde her aşamada bu gelişmeyi izlemek olası. Belli bir teknoloji, yöntem ilk ortaya çıktığında devlet, kurum, şirket, aristokrasi, yüksek gelir grubu gibi ayrıcalıklı grupların elinden hiyerarşik bir dizilenmeden geçtikten sonra halkın eline geliyor. Halkın eline geldiğinde ise bu teknoloji, yöntem ile üretilen yaratılar son noktayı koyuyor ve sonrasında yeni bir teknolojiye geçiliyor. Türkiye gibi dini nedenlerden dolayı imge üretmekte çok gecikmiş bir coğrafya için, bu patlamayı çok olumlu buluyorum. Bunun diğer bir faydası da şu: Daha önce ışık, kompozisyon, netlik gibi görece daha kolay sayabileceğimiz teknik becerilere dayanarak üretilmiş “ustalık” tanımları artık değişmek durumunda kaldı. Artık ustalığın başka kriterlerle tanımlanması söz konusu.

Farklı üniversitelerde dersler veriyorsunuz, kimi zaman davet üzerine farklı şehirlerde farklı öğrenci profilleri ile karşılaşıyorsunuz. Yeni nesil nasıl?

 

Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra, on yıldır Sabancı Üniversitesi’nde tam zamanlı olarak ders veriyorum. Hayatımda ilk defa bir kurumda bu kadar uzun süre kaldım, buna okulun sağladığı akademi ve araştırma ortamının kalitesi yol açtı. Bunun dışında çok sayıda farklı kurum ve yapılanmadan davet alıp zamanımın elverdiği kadarıyla hiçbirini aksatmadan gidiyorum ve çok farklı profillerle karşılaşıyorum dediğiniz gibi. Genelde devlet üniversiteleri ve İstanbul dışı kurumlardaki ilgiyi, paylaşımı daha sahici, sıcak, verimli ve kayda değer buluyorum. Öğrencilerimi pek çok yurtiçi ve yurtdışı fırsattan haberdar ediyorum, katılmalarını teşvik etmeye çalışıyorum. Aralarında çok ciddiyetli ve bunun değerini bilenler olsa da bazılarının kayıtsızlığı, minnetsizliği beni şaşırtıyor. Tamam, yeni neslin çeşitli donanımlara erişimi daha kolay bizim zamanlara göre; ama bir şeyi kaçırınca da kaçırıyorsun, bunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Bu kadar gençleri konuştuk, onlara tavsiyelerinizi de öğrenebilir miyiz? Genç fotoğrafçılar, tasarımcılar ve mimarlar için önerileriniz nelerdir?

 

Uzun süredir mimarlık yapmadığım için, bir tavsiye vermem yersiz olur. Sadece mimarlığın sermayeye çok bağımlı olduğunu ve bu yüzden de birey olarak bağımsız kalmanın hiç kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Tasarım alanında ise, bir ürünün gerekenden daha pahalıya satılmasını sağlayan tasarımlardan daha çok; kanaatkâr yaşam biçimlerini destekleyen, hayatımızı gerçekten kolaylaştıran ve ehven fiyatlı, elitist olmayan tasarımlara gereksinim olduğunu düşünüyorum. Genç sanatçıları ise şu konuda uyarmak isterim: Piyasa, sanatı yatırım aracı olarak kullanıyor, bu yüzden sanatçının “kullanım süresi”nin olabildiğince uzun olmasını tercih ediyor. Son zamanlardaki genç sanatçı pompalaması ve pohpohlanması biraz da bu yüzden yapılıyor. Piyasanın gazına gelip “neydim ne oldum” hallerine girmemeyi tavsiye ederim. Bu piyasa sizi nasıl yükseltirse aynı rahatlıkta alaşağı da edebilir, çok az sayıda kişi sizin eserinizin sanatsal kalitesi ile ilgileniyor. Burada önemli olan piyasada beraber çalıştığınız bireylere vefa göstermeniz, karşılayamayacağınız ve fazlaca idealize edilmiş vaatlerde bulunmamanız (ki ilerde tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalmayın), yaşı ne olursa olsun diğer sanatçılara saygı göstermeniz ve en önemlisi, her daim çalışkan olmanız…

http://istanbulmuseum.org/artists/murat%20germen.html

– Siz bir sanatçı olarak ne gibi değişiklikler gözlemlediniz İstanbul’da, Avrupa Kültür Başkenti ile ilgili olarak? İstanbul’da neler değişti, İstanbul neler kazandı neler kaybetti?

Gözlemlediğim bariz değişiklikler pek olmadı açıkçası. Bazı tarihi eserler restore edildiler sanıyorum ama bunun için Avrupa kültür başkenti olmayı beklemek gerekmiyordu. Bu tür koruma projelerinin sürdürülebilir bir şekilde devamlılık arz ederek icra edilmesi gerekiyor. İstanbul’un bir şeyler kaybettiğini hiç sanmıyorum ama ileriye dönük vizyoner projelerden de bahsedemeyiz izlediğim kadarı ile; umarım yanılıyorumdur. Kısa vadelerle düşünen, genel bir zenginlik yerine kişisel ölçekte cep doldurma peşinde olan, onlarla yıllık gelecek planları olmayan bir toplumdan da zaten ileriye dönük projeler beklemiyordum doğrusu. Böyle olacağını da tahmin ettiğim için şahsen veya kolektif olarak gerçekleştirilebilecek bütçeli proje başvurusu konusunda hiç heyecan taşıyamadım ne yazık ki. Halbuki donanımlarım ve yapabildiklerim dolayısı ile benim en az 3-4 projeye dahil olmam ve/veya önermem gerekirdi…

– Sizce kültür başkenti amacına ulaştı mı? İstanbul’daki kültür hayatının artması ve yaygınlaşmasından bahsedebilir miyiz?

Yapılanların belli bir amacı, ileriye dönük bir vizyonu olduğunu sanmadığım için ulaştığını da düşünmüyorum. Önemli sayılabilecek geçici bazı etkinlikler oldu ama kalıcı iz bırakan çok az sayıda proje var. Bir tanesi Ekmel Ertan’ın AmberPlatform girişimi oldu bence. Sanat Limanı’nda gayet önemli bazı sergiler oldu ama burasının kalıcı olup “Sanat Limanı” olarak devam etmeyeceğini öğrenmek hayal kırıklığına uğratıyor insanı. Her nasıl devlet İstanbul Modern’de esnek davranıp binayı sanata açtıysa, aynı tavrı bu antrepoda da gösterebilirdi. İstanbul’da kültür ve sanat ortamı son 5-10 yıl içerisinde zaten neredeyse korkutucu bir ivme ile büyüyor, kültür başkenti olmak buna esaslı bir ek ivme getirmedi bence. Öyle bir büyüme var ki sponsorluk adı altında prestij yatırımları, kara para aklama eylemleri ve sermaye gibi finansal bileşenler/süreçler balıklama daldılar sanat ortamına. Daha sanatın kültür üzerindeki geliştirici etkisini doyurucu bir şekilde yaşayamadan, metaalaşma sürecine el attık, gerekli hazım sürecini geçirmeden. Bir başka deyişle, ilkbaharı doğru dürüst yaşayamadan kıştan direkt yaza geçtik gibi oldu…

– Kültür başkenti sonrasında İstanbul’daki kültür sanat hayatının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Gerçekten bir kültür şehri kavramından bahsedebilir miyiz, böyle olması için ne olması gerekir?

Gerçek bir kültür şehri olabilmek için mevcut bazı kültür ögelerini sahiplenmek gerekiyor sanırım. İstanbul kenti, tarihi yapılara reva görülen eziyet yüzünden UNESCO Dünya Mirası listesinden çıkarılma tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Daha geçen hafta, dünyanın en önemli anıt-yapılarından birisi olan Ayasofya’nın tazyikli su ile temizlendiğini öğrendik gazetelerden. Su, tarihi yapılardan en çok uzak tutulması gereken iklimsel ögelerden birisi, siz bir de tazyikli bir şekilde binaya sıkıyorsunuz; şaka gibi!!! Elindekinin bu derece farkında olmayan bir toplumda kültür şehri kavramının hakkıyla oluşması, gelişmesi zor görünüyor. Bizde bir çok şey sadece para ettiği zaman ciddiye alınıyor. Örneğin, ne zaman yenilenen eski binalar tamire yatırılan parayı katlayarak kazanç ve prestij getirdi, ancak o zaman eski binalar sıklıkla yenilenmeye başladı. Halbuki kültür ve sanat söz konusu olduğunda bazen karşılık beklemeyeceksiniz, hem devlet hem de özel şirketler olarak. Bizde ne devlet ne de özel şirketler işin ucunda kazanç yoksa o işe girmez, bu şekilde de kültür ne doğru dürüst oluşur ne de korunur…

– Sanat ve galeri ilişkisinin tarihine baktığımızda bugün galeriler işlevsellik anlamında nasıl bir noktaya gelmiş durumda?

Galeriler farklı tavır ve yapılanmalar içinde son zamanlarda. İlk göze çarpan tip; çok iddialı, gizli ya da adı bilinen yatırımcıların destek olduğu, oyunlarını büyük oynayan, daha çok zengin alıcıyı hedef kitle olarak belirleyen, alıcı ile kontakta geçmek konusunda manipülatif sayabileceğimiz galeriler. Bu tür galeriler bir çok sanatçının rüyalarını o derece süslüyor ki, sanatçılar eskiden çalıştıkları veya çalışmakta oldukları galerilere ve sahiplerine olan minnet borçlarını unutup beklenmedik manevralar yapabiliyorlar. Çok acımasız bir yarış ortamı yaratılmış durumda ve eğitimli bir kesim olması beklenen sanatçılar bile birbirlerine diş biler hale getirilebiliyor. Bunların dünyadaki uç noktasına örnek olarak Larry Gagosian’ın sahibi olduğu Gagosian Gallery ya da Jay Jopling’in White Cube adlı galerisi verilebilir. Geçenlerde yayınlanan sanatın en güçlü 100 kişisi listesinde Larry Gagosian en tepede idi ve şahsen bu durumu çok tehlikeli buluyorum. Geçenlerde büyük gürültü ile Akaretler’de açılan tanınmış bir Amerikan galerisinin İstanbul’a gelmesini sağlayanın, bir ünlü Amerikalı emlak uzmanı olduğunu öğrendik. Bir emlakçının büyük paralarla yüksek gelir grubuna işler satacak bir galeriye zemin sağlaması bu işin içinde sermayenin ne derece güçlü bir şekilde var olduğuna işarettir bence…

Diğer bir galeri tipi ise arkasında kapital desteği bulunmayan, bu işi yıllardır yapmakta olan, manipülasyondan çok edindiği çevreye güvenen, sanatçı listesi arada ufak tefek değişiklikler geçiren ama genelde istikrar arz eden, sanatçıları birbirine köstek olmayan, bu işi çok daha insani bir çerçevede yapan yıllanmış galeriler ve onların sahipleri. Onlar için bu tatsız yarışma ortamında var olmak artık eskisi kadar heyecan verici değil büyük olasılıkla. Yukarıda sözü geçen tipte galerilerin arkasındaki gizli kapital gibi bir destekleri olmadığı için, eski nesil galeriler yarışta arkalarda gibi dursalar da, bilinçli alıcı bu galerilerin öneminin farkında olduğundan aslında hiç de geride kalmıyorlar. Bu galeri tipine eklemlenen diğer bir galeri tipi ise özellikle son zamanlarda sayıları çok artan genç sanatçıları hayli başarılı bir şekilde temsil eden, çoğunluğu Tophane bölgesinde bulunan genç galeriler.

Türkiye’de her galeri tipi yüksek gelir grubuna bağımlı genelde. Batı kültürlerinde ise galeriler daha küçük bütçeli alıcıya da zemin sağlayabilme şansına sahipler. Bu durum, özellikle fotoğraf söz konusu olduğunda farklı yaklaşımları beraberinde getiriyor. Türkiye’de fotoğrafla çalışan sanatçılar 3-5 edisyonun ötesine geçerse koleksiyonerler bundan rahatsız olabiliyor. Batı’da edisyon sayılarının 7 veya 9 gibi daha yüksek rakamlara, hatta aynı fotoğrafın küçük boyutunun üretilip 12 edisyon gibi bir rakamla toplamda 20 küsur edisyona ulaşılabilmesi, edisyon başına olan fiyatın düşürülebilmesini sağlıyor. Bu sayede orta gelir grubunda olan insanların da sanat eseri alabilmesi sağlanıyor. Bu tarz alıcılar sanatçının daha çok tatmin olabilmesine imkan sağlıyorlar aslında, çünkü bu kişiler eserleri yatırım için değil duvarlarına asmak için alıyorlar çoğunlukla. Türkiye’de ise böyle heyecanlı bir alıcı kesimi yok gibi, alıcılar ya kısa ya da uzun vadede eserleri aldıkları fiyatların birkaç katına müzayedelerde satarak elden çıkarıyorlar.

– Galeriler bugün sanatın gelişimine gerçekten katkıda bulunuyor mu, yoksa sanatı ticarileştirme ya da dondurma gibi olumsuz etkilere de sahip mi?

Galeriler ve sahipleri, arkalarında karşılıksız destek yoksa, satış ile yaşamak zorunda olan kurumlar. Dolayısı ile “ne satar, ne satmaz” konusunda insiyakları çok gelişmiş durumda. Bu yüzden de sanatçıya zorlama değil ama yönlendirme yapıyorlar ister istemez. Bir sanatçının belli bir serisi, çalışma dizisi daha çok satıyorsa, galeri sanatçıya o seriye devam etme konusunda telkin yapar. Bunu çok da kişisel olarak almaması lazım sanatçının. Bu biraz da koleksiyonerlerin zevk yelpazelerinin kısıtlı olmasından kaynaklanıyor, galeri ve bağlı çalışan sanatçı da satmak üzere yola çıktıkları için, alıcı başka bir seriye yönlenmedikçe satan seriye devam etmek neredeyse zorunlu. Alıcıların daha vizyoner oldukları ve ilgilerini daha geniş bir yelpazeye yaydıkları kültürlerde, sanatçı, satan işleri dışında diğer serilerini piyasaya sokma konusunda daha şanslı olabiliyor. Şayet işler sanatçının beklediği gibi gitmiyor ve sadece bir seri satıyorsa, sanatçı bu durumda satan serisini diğer işlerine sponsorluk yapan bir gelir kaynağı olarak görerek yoluna devam etmek durumunda. Bu durumu eleştiren kişiler ise ya sanatçı olarak yaşama tecrübesi geçirmemiş ya da hali vakti yerinde olup ille de satmak zorunda olmayan sanatçılardır büyük olasılıkla.

– Galeriler dışında bir sanat varlığını sürdürebilir mi? Sürdürse buna sanat denilebilir mi?

Şüphesiz ki denilebilir ve varlığını sürdürebilir, sürdürmeli. Sanat bir meslek değil ve içten gelen bir hezeyan hali. Galeriye bağlı olmadan da sanat üretebilir, ürettiğinizi başkaları ile paylaşabilirsiniz. Ama eser satmadan sanat yapmaya devam etmek için ya mirasyedi olmak, ya çok şanslı olup ortaçağlardaki gibi mesen(ler) tarafından desteklenmek, ya da bu işi hobi bazında icra etmek gerekiyor. Eser satmak niyetindeyseniz galerisiz işiniz çok zor, bu yüzden sanatçının satış yaparak yaşayabilmesi için galeri vazgeçilmez bir aracı platform.

– Bugün galerilerin müzeleşmesi, müzelerin de galerileşmesi gibi bir süreçten bahsedebilir miyiz?

Bu iki kurum birbirinden çok farklı ölçekte ve nitelikte. Her ne kadar son zamanlarda özel olanları dikkat çekici derece arttıysa da, müzeler aslen kamusal olması gereken yapılanmalar. Dolayısı ile galerilerin müzeleşmesi, en azından fizik ve ölçek olarak olası değil. Kavram olarak ise galeri müzeye göre daha ticari bir kurum, bu anlamda da bazı müzelerin galerileşmeye başladığı söylenebilir.

– Özellikle genç sanatçılar, galerilerin hakim olduğu mekanizmaya girememe konusunda çok şikayetçi ve bu konuda sanatın kendisinden farklı unsurların da devreye girdiğini düşünüyorlar (tanıdık, çevre, vs.). Siz ne düşünüyorsunuz?

Buna katılmıyorum. Genç sanatçıların bizim genç olduğumuz dönemlere nazaran çok daha fazla seçeneği var. Sadece genç sanatçılarla çalışan, onları yurtiçi ve dışında başarılı bir şekilde temsil eden, köklü galerilere göre uluslararası platformda daha çabuk ilerleyen yeni nesil galeri ve galeri yöneticileri var. Tanıdık ve çevre şüphesiz zorlayıcı kriterler ama sadece gençler değil orta yaş ve üstü sanatçılar da bu zorlamaya maruz kalıyorlar. Gençler reddedilme korkusu taşımadan doğru yeri bulana kadar denemek zorundalar. Beklentileri lüzumundan fazla yüksek ve çok yüksek yerlere çok kısa sürede gelmek isteyebiliyorlar. Bu olmayınca da anında hayal kırıklığı oluyor ve suçu başkalarında aramak tercih ediliyor.

– Türkiye’de galerileşme süreci nasıl gelişti, batıdakinden farkları ne oldu? Çarpık bir gelişme ya da olumlu bir gelişmeden bahsedebilir miyiz Türkiye’deki sanat ve galeri camiası için?

Çarpıklık belki yok ama kültür ve sanat dünyasında dünyada yeteri kadar söz sahibi değilsek bunun nedeni bir çok yaklaşımı, akımı, yöntemi Batı’dan ithal ediyor olmamız. Coğrafyamıza ait olmayan bazı kavram ve yaklaşımlarla sanat üretince bazen sonuçlar sırıtabiliyor ve özgün durmuyorlar. Batı’da fark yaratmak için Batılı gibi olmaya öykünmekten vazgeçmek gerekiyor…

%d bloggers like this: