Skip navigation

Category Archives: kent

** Sizi kent fotoğraflarınızla tanıyoruz. Şimdi HES alanlarının fotoğrafını çekiyorsunuz. Yolculuk nasıl başladı?

Suya karşı bir yakınlığım var eskiden beri. Su içmeyi, yüzmeyi, suyu seyretmeyi, suyu dinlemeyi çok severim. Geçen aylar boyunca çok ciddi bir su sıkıntısı yaşadık ve hala yaşamaktayız malum. Bu yüzden, zaten senelerdir yapmayı arzuladığım ama bir türlü bir vesile yaratamadığım, su üzerine bir projeye başlama kararı aldım. HES’leri konu edinmemin nedeni ise, aynı, yakından izlediğim kentsel dönüşüm denen rant sürecinde olduğu gibi, projelerin yangından mal kaçırırcasına ardı ardına eşzamanlı başlatılmasıyla kafalarda oluşan soru işaretleri. Enerji gereksinimi bahane edilerek başlatılan bu projelerin arka planındaki olası çıkış noktalarına bakıldığında, aslında su haklarının özelleştirilmesi niyetinin olduğu görmek için komplo teorilerine meraklı veya dahi olmak gerekmiyor. Türkiye’de mevcut ve yapılmakta olan projeler de dahil olmak üzere tüm HES’lerin üretebileceği toplam enerjinin, iyi niyetle, ülkenin toplam enerji ihtiyacının %5’ini ancak karşılayacağı aktivistler tarafından defaten dile getirilen bir olgu. Kendi coğrafyalarında HES projelerine karşı çıkmak için uğraşan elleri öpülesi cesur insanlar, sermayenin himayecisi devletin iddia ettiği gibi enerjiye veya sermayeye düşman olduklarından değil, yıllardır kullandıkları sularının devlet tarafından bir ticari meta haline getirilip özel sermayeye peşkeş çekilmesine razı olmadıkları için kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

** Türkiye’deki HES alanlarını geziyorsunuz. Bugüne kadar nereleri çektiniz, rotada nereler var? Şimdiye dek nelere şahit oldunuz?

Bugüne kadar Diyarbakır ve çevresi, neredeyse tüm Karadeniz, Antalya ve İstanbul yakınlarına gittim. HES deyince ilk akla gelen doğal olarak Karadeniz Bölgesi; benim amacım ise, bu saldırının sadece Karadeniz’de değil tüm ülke sathında ilerlediğini ispat etmek. Bu yüzden Ege Bölgesi, Orta Anadolu, Batı Karadeniz – İstanbul hattı gibi daha çekim yapamadığım yerlere gidip çekimleri bitireceğim. Aslında, tahmin edebileceğinizden çok daha fazla HES projesi var ama bu proje için mali destek almadığım ve her hâlükârda hepsine gidecek zamanım olmadığı için tüm projeleri sergide kapsayamayacağım.

Eşim Sema Uygur Germen ile beraber yaptığımız çekimler sırasında tanışmaktan heyecan duyduğumuz ve ileride dost kalmayı arzu ettiğimiz aktivistler tanıdık. Doğdukları, yaşadıkları doğayı hiç teslim etmeye niyetleri olmadıklarını gördük, bu bize cesaret verdi. Son zamanlarda kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar baskı altında hissediyorum, bazen yurtdışına göçmeyi düşünecek kadar. Mücadele veren ve başarı kazanan iyi kalpli insanları gördükçe vazgeçiyorum…

** Bu projeyi önümüzdeki yıl sergileyeceksiniz. Sergiden, kapsamından söz eder misiniz? Çoklu bir etkinlikten söz etmiştiniz…

Sergi Milli Reasürans Galerisi’nde olacak. Büyük olmayan ebatlarda çok sayıda fotoğrafı, vadi vadi dikey olarak derlenmiş bir şekilde duvarlara astıktan sonra, fotoğrafların yanına kalın uçlu kalemlerle çekim sırasında yaşadığım tecrübeleri, edindiğim bilgileri el yazısı ile yazmayı düşünüyorum. Tüm sergileme yerleştirmesi bittikten ve sergi açıldıktan sonra ise, bu kalemleri duvara yakın bir şekilde konumlandırıp ziyaretçilerin de görüş bırakmasını, katkıda, katılımda bulunmasını; yorum, öneri, eleştiri yapmasını sağlamak istiyorum. Bu şekilde izleyicinin konuyu sahipleneceğini umuyorum. Su konusu çok önemli, biliyorsunuz son zamanlarda ilerdeki savaşların petrol üzerine değil de su üzerine olacağı sıklıkla zikredilmeye başlandı.

Ayrıca, olası bir sanatçı konuşması yerine, su hakları için uğraş veren aktivistleri çağırarak mücadeleleri hakkında konuşmalarını sağlamayı amaçlıyorum. Dolayısı ile bu sergi, kolektif boyutta baktığımızda önümüzdeki yıllardaki jeo-politik strateji, konum ve siyasetimizi, daha da önemlisi kişisel boyutta sağlığımızı, hayatımızı, cebimizi ilgilendiren çok önemli bir konuda farkındalık yaratmak için düşünüldü.

** “Facsimile” fotoğraf serisinde de kentler üzerinden insan-doğa arasındaki gerilimi işlemiştiniz. HES alanlarında, yani doğada, insan-doğa arasında nasıl bir gerilim, ilişki var? Bu ilişki kentlerden nasıl farklılıklar gösteriyor?

Evet, bunu gündeme getirdiğinize sevindim; bu yüzden Facsimile’den tümüyle doğaya geçişimin de belli bir dizisel anlamı var. İnsan devamlı doğaya müdahale ediyor, doğayı bu kadar hırpalayan başka bir canlı türü sanırım yok. Doğanın içindeki döngünün dışında kalan, kendiliğinden huzurla akan işleyişe çomak sokmadan duramayan bir tek insan var, bu yüzden insanı hiç bir zaman “eşref-i mahlûkat” olarak göremedim. Geçenlerde “tanrı cc” adlı Twitter kullanıcısının bir tweet’ine denk geldim: “Şüphesiz ki insan iyi bir fikir değildi, ben de kabul ediyorum” diyordu; hoşuma gitti 🙂

Buradan HES’lere geçiş yaparsak; HES’ler binalar gibi değiller, çok daha büyük boyuttalar, dolayısı ile müdahalenin boyutu çok daha büyük. Barajlar, suyun kendi içindeki olağan akış sistemini değiştiriyorlar, bu yüzden de doğada suyun yarattığı mikro-klima değişiyor. Su yok olunca ya da yatağı değişince çiçekler yok oluyor veya türleri değişiyor, bunu takiben arılar bal üretememeye ve dolayısı ile o doğayı terk etmeye başlıyorlar. Arılar yaşam döngüsünün çok önemli bileşenleri, bir yerde arıların varlıkları ile ilgili bir sorunun yaşanması burada doğanın tahribata uğradığının göstergelerinden birisi olarak görülüyor. Onun dışında, nem ve sıcaklık artışları da cabası.

Kentlerde olan bitenle fark şu: Özellikle bizdeki şehirler herhangi bir doğallık taşımayan, tümüyle insan yapısı, aralarda kalan yeşillerin bile imara açıldığı, kazanç uğruna geleneklerin, kültürel mirasın, onurun yok edildiği; kısacası zaten insanın tecavüzüne uğradığı yerler. Bu yüzden kent ortamında “kentsel dönüşüm” adı altında kakalanan yeni rant betonlaşmaları durumu çok daha vahim hale getirmiyor, çünkü kentlerde durum zaten vahim. HES’ler ise çok daha fazla zarara yol açıyorlar, imara açılmaktan kurtulup geriye kalan doğa parçalarını bitiriyorlar çünkü…

** “Facsimile”, “Muta-morfoz”, “İnşa” gibi fotoğraf serilerinizde hep kente odaklandınız. Kentlerin dönüşümüne… Kentler, yaşayan varlıklar. Doğuyor, büyüyorlar; peki ölürler mi? Bunu özellikle İstanbul’u düşünerek soruyorum…

Kent diye sunulan yerler kültür üretemedikçe, hatta kültür üreten kurumlar büyük bir hızla engellenip, kapatılıp yerlerini AVM’ler ve yüksek katlı sosyal konutların “rezidans” diye yutturulduğu devasa gayrı insani yapılara bıraktıklarında, kent olmaktan çıkıyorlar ve mega-köylere dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar. Salt barınma ve tüketme üzerinden yapılan inşai tatbikat, kente bir yarar getirmekten çok zarara yol açıyor. Bu tür temel kırsal ihtiyaçlara cevap vermek ve seçmen potansiyeli yaratmak için durmaksızın ortaya atılan, bazıları da “çılgın” olan projeler kentin çok ihtiyacı olan yeşil alanları ve su havzalarını tehdit ediyor. Rant, güç ve para hırsı ile gözü hiç bir şey görmez hale gelen ve diktatörleşen siyaset-din-para ittifakları, muhafazakâr olduklarını öne sürmelerine karşın; kente, kültüre ve özellikle de doğaya dair neredeyse hiç bir şeyi muhafaza etmemekteler. Sorunuza dönersek; evet, kentler ölebilirler bence. Şu an İstanbul’un can çekiştiğini gözlemleyebiliyorsak, İstanbul’un ölebileceğini olasılığını da değerlendirmemiz gerekiyor.

** Can Yücel’in bir şiiri var: “Hani nerde o İstanbul? / Nassı koymuşlar ki ona / İstanbul’u kodunsa bul!” Örneğin siz 3. köprü alanının da fotoğraflarını çektiniz. Hem bir sanatçı hem de mimar olarak İstanbul’un son on yıldaki değişimi üzerine neler söylersiniz?

Kasım 2010’da, FotoAtlas İstanbul sayısı için “Şeytan tüyü: İstanbul” başlıklı bir yazı yazmıştım (https://muratgermen.wordpress.com/2011/03/06/seytan-tuyu-istanbul/). Bu yazıdan bazı alıntılar yapmak isterim:

İstanbul tuhaf yer. Öldürür de, yaşatır da, üzer de, sevindirir de… Kantarı, topuzu, ayarı yok gibidir İstanbul’un. Saniyeler içinde müthiş bir sevinç duygusu üzüntü veya öfkeye, ışıl ışıl bir hava ıslak ve sevimsiz bir atmosfere, hali vakti yerinde gibi görünen bir yer anında fukara mahallesine dönüşebilir. İstanbul belki de samimidir, saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır. Yoksa acaba bu haller İstanbul telaşlı, özensiz, vakitsiz, bilinçsiz, sahipsiz olduğu için midir?

Gayrimenkul spekülatörleri, arazi rantçıları her ne kadar İstanbul’u yüksek binalara boğmaya çalışsa da bu kent aslen yatay gelişmiş ve gelişen bir canlı organizmadır. İstanbul’un güzelliği yataylığındadır, dikeyliğinde değil, İstanbul Manhattan olmaya asla öykünmemelidir…

İstanbul 7 tepe ya, belki bu yüzden İstanbul’u herkes tepe tepe kullanır, çünkü İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. İstanbul’a bir çok kişi para kazanmaya gelir, “memleket” İstanbul değildir bir çok kişi için. İstanbul’u kağıt mendil misali kullanıp atan pek çok misafir “memleket”e bunu reva görmez; memleket hep daha kutsaldır, bu yüzden de misafirliklerini bir türlü atamazlar üzerlerinden…

Özellikle son paragraf sorduğunuz soruya kısmen cevap veriyor sanırım: İstanbul; İstanbul’u “taşı toprağı altın” kafasıyla bir rant alanı olarak görerek bu kıymetli şehri taşa toprağa boğan, kent ile kentli değerlerden pek hazzetmeyen, kenti bir mega-köye dönüştürmeye çalışan, kasaba kurnazı ve kıt kafalı bir anlayışın işgali altında…

** Shakespeare de “Kent dediğin insanlardan başka nedir ki?” diyor. Sizin fotoğraflarınızda da insan başat bir rolde… Oysa artık kentler içinde yaşayanların ihtiyaçlarına, özlemlerine göre şekillenmiyor. Kenti savunmak yine onlara düşüyorsa da…

Aslında fotoğraflarımda insan bildik anlamıyla başrolde değil, örneğin portre fotoğrafı çok nadir çekerim. Ama gene de, ürettiğim fotoğrafların tümü insan üzerine; insanı yaptıkları, inşa ettikleri, tükettikleri üzerinden resmetmeye çalışıyorum. İnsanı, arkasında bıraktıkları ile çok daha detaylı bir şekilde tasvir edebiliyorsunuz; çünkü, çok daha uzun bir zaman dilimini gündeme getirebiliyorsunuz, halbuki bir portre fotoğrafı sadece çekildiği ana ilişkin ipuçları verebilir…

** Fotoğrafın ifade aracı olduğu kadar, araştırma aracı olduğunu söylüyorsunuz. Sizin fotoğrafla ilişkinizden de söz edelim istiyorum. Tüm çalışmalarınızın belirgin bir meselesi var. Belgesel nitelikli fotoğraflar çekiyorsunuz. Oradan bakarsak, fotoğraf nasıl bir araştırma aracı?

Fotoğraf aslen bir temsil aracı, temsil ise çok önemli bir araştırma alanı. Çizim, pentür, karikatür, minyatür, üçboyutlu bilgisayar grafikleri ve benzeri görselleme teknikleri de diğer bazı temsil araçları. Bir yeri, hâli, ânı, duyguyu, düşünceyi, algıyı temsil eden imgeyi oluştururken bu imgenin gelecekteki olası algılarından sorumluyuz. “Ben bulunduğum yerdeki durumu aktaran bir fotoğraf çektim, sonrası beni ilgilendirmez!” anlayışı kabul edilebilir bir yaklaşım değil. İşin içine çeşitli etik, kültürel, toplumsal, bilişsel, idraksal, algısal boyutlar giriyor ve bunları hesaba katmak durumundayız. Teorik araştırmalar, okumalar yapmadıkça da bu boyutlar konusunda tutum ve strateji geliştiremeyiz, çektiğimiz fotoğrafın arkasında duramayız. Gelişmiş toplumlara bakıldığında bu araştırmaların sıklıkla yapıldığını, teori ve pratiğin el ele sağlıklı bir şekilde ilerlediğini görüyoruz.

** “Aura” serisinin diğerlerinden ayrılan bir yanı var. Sanatı ve sanatçının durduğu yeri sorguluyorsunuz. Piyasa ekonomisi ve sanatçı ilişkisi… Siz elbette profesyonel fotoğraflar da çekiyorsunuz. Kendinizi bu ilişki içinde nerede konumluyorsunuz?

Eleştirdiğim sistemin bir parçasıyım, bunu samimi bir şekilde belirtmem gerekir. Ama bu durum sistemin tutarsızlıkları hakkında endişe ve şikayet edemeyeceğim anlamına gelmiyor. Aura serisinde daha çok üzerinde durduğum ve eleştirdiğim; “başarılı” olabilmek adına, üretilen eserlerin kendinden menkul sanatsal ve toplumsal değerlerinden çok, sansasyondan ve dedikodudan beslenenlerin usulleri idi. Medyatik olma aracılığı ile daha çok dikkat toplamak, çalışmak yerine gündemde daha çok ismini tutmak için açılış ve kokteyllerde vakit geçirmek ve insanların arkalarından konuşarak çelme takmaya çalışmak gibi varlık sürdürme yöntemlerinden hiç hazzetmiyorum. Bu tavırlar bana aynen, pazaryerlerinde daha çok mal satmak için sesini diğerlerine göre daha fazla yükselten çığırtkanları hatırlatıyor. Bırakın ürettiğiniz eser; su gibi kendi yolunu, çatlağını, konumunu bulsun…

cumhuriyet

Advertisements

Bu yazı, Muta-morfoz serisinin üzerine özellikle kaleme alınmış bir metin olarak görülmemeli. Serinin konsept metnini, sergi 17 Aralık 2011 tarihinde açıldıktan sonra gelen 5-6 adet röportaj talebi sonrası ortaya çıkan farklı metinlerden oluşan bir kolaj onu izliyor.

 

Dikkate değer geçmişleri olan kentlerde farklı halk ve zaman dilimleri tarafından bırakılan izler farklı katmanlarda bir arada var oluyorlar. Küresel eğilim ve ekonomik şartlar çok katmanlı bu geleneksel kent yapısını zorluyorlar. Dilini artık yerel sayamayacağımız evrensel bir mimarlık, kentsel büyüme ile birlikte eski dokuya taarruz ediyor. Bu müdahale genellikle büyük kapital destekli mutenalaştırma üzerinden ilerliyor ve kentsel doku ile bileşenlerini mutasyona, hatta onun da ötesinde metamorfoza uğratıyor. Bu etkileşimi ve ardından gelen doğal ayıklanmayı takiben; bazı yapıtaşları yok oluyor, diğerleri ise ancak dönüşerek ayakta kalabiliyor.

 

Mutasyon ve metamorfoz mefhumlarından türeyen “muta-morfoz” kavramı ve ona bağlı olarak üretilen işler panoramik kent tasvirlerinin yatay düzlemde sıkıştırılması ile elde edildi. Bu sıkıştırma eylemi, kentlerin tarihi yapı stoku; konut ve iş merkezlerini barındıran bölgelerinde, kentsel gelişmeye karşı durabilen ve duramayan bileşenlerin arasındaki dinamiğe dikkat çekiyor. Bu daralma sonunda elde edilen görsel kent tefsiri, daha güçlü olanın yaşamaya devam ettiği ve hayatın akışını değiştirdiği bir süreç olan evrim kavramına gönderme yapıyor.

 

Muta-morfoz serisi gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. Bu fotoğraflar belgesel nitelikte, çekim sonrası bilinçli bir ekleme veya çıkarma söz konusu değil; sadece görüntünün ufki düzlemde konsantre edilmesi sürecinde yok olan bazı kent bileşenleri var. Bu fotoğraflar üretildikleri yerde var olanı daha yoğunlaştırılmış olarak gösteriyorlar, bu görsel tasvirlerde kentleri daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade söz konusu. Hatta o derece hızlı bir anlatım var ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

 

Serideki fotoğraf tabanlı anlatım, kentleri gezdiğimde aklımda kalan bölük pörçük sözcükleri içeren bir sinopsis aslında. Diğer bir deyişle, içinden kareler düşürülmüş ve pürüzsüz bir devamlılığı olmayan, stop-motion tekniğindeki gibi kırık hareketler içeren bir video metrajı gibi. Panoramik görselleştirmenin getirdiği çok perspektifli çatkı ve egemen tek perspektifin olmaması hali ise, Osmanlı minyatürlerindeki görsel yapıyı hatırlatıyor olması dolayısı ile zamanımız küresel görsel temsilini yerel muadiline bağlıyor.

 

Minyatür, batılı perspektif kurallarını kullanmaz. Batı tarzı iki ya da üç kaçış noktalı perspektifte teknik tabiri ile oklüzyon vardır; yani, önde olan arkadakini kapatır, arkadakinin görsel tanımı dahil edilmez. Minyatür çizimlerinde oklüzyon yoktur, öndeki alttadır, arkadaki ise üsttedir. Nesneler birbirlerini örtmez, nesne tanımları olabildiğince bütünseldir, kısmi tanım yok gibidir. Bu yüzden, minyatür gözümüzün gördüğü şekilde aktarım yapmaz; yani gözü değil gönlü tasvir eder, aynı çocuk resimlerinde olduğu gibi. Sergide gördüğünüz işler de aynı böyle; gözün gördüğünü birebir aktarmıyor, aktarıcısının yorumunu katıyor, algısında önem verdiği noktaları vurguluyor. Diğer bir deyişle, nesnel / bilimsel / olgusal bir metin sunmuyor, roman gibi okunmayı bekliyor.

 

Bu fotoğraflarla, ne eski kuşağın yaptığı gibi İstanbul’u veya başka bir kenti olduğundan “güzel” göstermeyi amaçlıyorum, ne de bazı yeni kuşak eğilimlerdeki gibi lüzumundan fazla “çirkin” göstermeye çalışıyorum. Güzelliği ve çirkinliği aynı anda barındırmak; hem beni “trendy” sanat akımlarından uzak tutuyor, hem de çok sevdiğim bir kavram olan denge kavramını hatırla(t)mama zemin sağlıyor. Diğer yandan, İstanbul’un ne kadar hızlı devindiğine ve her şehrin kaldıramayacağı bu devinimi İstanbul’un nasıl soğurabildiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu tür özellikleri sayesinde bu kentin bir şeytan tüyü olduğuna inanıyorum; kendisi çökmedikçe, siz çözemedikçe daha da içine girmek isteyebiliyorsunuz. Artık tüm yerkürede yaşam çok hızlı akıyor. Ancak bu hıza adapte olabilen bireyler, oluşumlar ve kentler bu devinime dayanabiliyorlar. İstanbul zaten on yıllardır plansızlık, deprem korkusu, gecekondulaşma, betonlaşma, kirlenme gibi çeşitli sorunlarla boğuşmuş ve bu yüzden de büyük sorunlara bir çeşit bağışıklığı olan bir organizma. Bu yüzden de aksaklıklara direnci olan bir kent olarak nitelendirmek olası İstanbul’u: Metamorfoza, mutasyona gelir bir şehir burası…

 

İşler bazılarına sürrealist gibi görünebiliyorlar, ama direkt olarak realizmden beslenen bir gerçeküstücülük bu. Duyduğunuz bir hikayeyi başka kelime ve cümlelerle anlatıyor bu işler, bu yüzden sürrealist gibi görünüyorlar belki de…

Mimari eğitimini yıllar önce bir kenara bırakan ve görsel iletişim, fotoğraf sanatı üzerine yoğunlaşan Murat Germen, bir yandan da Sabancı Üniversitesi’nde akademisyen olarak genç neslin yetişmesine katkıda bulunuyor. “Muta-morfoz” adını verdiği serisinde, caz müziğine benzettiği İstanbul’u farklı bir gözle inceliyor ve sunuyor. İniş çıkışı, karmaşası, düzensizliği bol, şeytan tüyü eksik olmayan İstanbul fotoğraflarını, Murat Germen’in sanatını ve Türkiye’nin yakın tarihini konuştuk.

Artam Global Art olarak, Türk ve dünya çağdaş sanatını yakından takip etmeye çalışıyoruz ve Türkiye’deki sanatseverlere çağdaş sanatı tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlıyoruz. Sizin gibi deneyimli ve akademik çalışmalarına devam eden sanatçılar ile gerçekleştirdiğimiz röportajların bizi takip eden genç sanatçı ve sanatçı adayları için çok değerli bir bilgi aktarımı sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden şöyle başlamak istiyoruz: 1980’ler Türkiye’de sosyal, ekonomik ve kültürel değişimin çok önemli kırılmaların başlamasına neden oldu. 1990’lar literatürde kayıp gençliğin (X generation) 10 yılı ilan edildi. Siz 2000’leri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanat nasıl bir noktaya ulaştı ya da ulaşıyor?

 

1980’ler askeri darbenin neden olduğu, ağır şoku atlatmaya çalışmakla geçti. Feodal bir toplumun böyle bir darbe silsilesinden geçmesine çok da şaşırmamak lazım. Bizim toplumumuzda mevcut her katmanda bunun izlerini görmek olası. En aydın, liberal, özgürlükçü geçinen insanlarda bile bir yüceleştirme, şeyhleştirme hali var. Birisi ikonik bir şahsiyeti ulu bir konuma taşırken, diğeri sırf ona karşı çıkayım diye bu topluma ait olmayan, küresel gibi duran ama aslında dünyaya egemen olanların dikte ettiği yüzeysel bazı yaklaşımları kutsallaştırıyor, başka bir kesim de bildik muhafazakar hayatına daha zenginleşmiş olarak devam ediyor. Bu farklı kesimlerdekilerin büyükçe bir çoğunluğu, düşüncelerine öyle bir fanatizmle bağlı ki, diğerleri ile iletişim kurmakta çok zorlanıyorlar; yobaz diye suçladıkları kesimler kadar yobazlaşıyorlar. Taassup ve beraberinde gelen önyargı her yerde ve bu yaklaşım, bir toplum için en zararlı durum belki de, çünkü ciddi bir parçalanma yaşanıyor.

 

1990’lar bu halden, bilinçli ya da bilinçsiz, ekonomik düzeyde kurtulunmaya çalışıldığı bir dönem olarak görülebilir. Daha yüksek GSMH, parçalanmış toplumu bir araya yapıştıran etkenlerden birisi; sağ eğilimli sivil hükümetin yeni ekonomi politikalarını benimseyen insanlar, para kazanma telaşıyla bu bağnazlıklarını unutur gibi oldular, çoğunluk aynı amacın peşinden koşmaya başladı. 2000’lere ise daha önce iktidar olmasına izin verilmeyen kesimin iktidarı damga vurdu ve onlara oy vermeyenlerin zihinlerinde doğan paranoyak tepkilerden dolayı tekrar parçalanma moduna geçildi. Bu dönemde daha önceleri tabu haline getirilmiş, lüzumundan fazla kutsallaştırılmış bazı kavramların sorgulanması yeni bir ivme getirir gibi oldu; halkın daha çok söz sahibi olması ihtimali heyecan yarattı. Fakat ne yazık ki, daha önceleri azınlık konumunda olan birçok insan grubu gibi bu grup da gücün, paranın, çoğunluk olmanın tılsımına kapıldı ve ivme durgunluğa dönüştü.

 

2000’leri, ekonominin 1990’larda olduğundan daha da iyiye gittiği; paranın, sahiplenildiği öne sürülen bazı ilkeleri neredeyse imha ettiği, kültür ve sanatın Türkiye’nin son zamanlarda güttüğü jeopolitik stratejinin araçlarından birisi olarak kullanıldığı zamanlar olarak değerlendirmek çok yanlış olmaz sanırım. Sermayenin de yakın ilgi, yardım ve sahiplenmesiyle dünya arenasına Türkiye sanatı diye bir kavram lanse edildi. Türkiye’de sanatın daha öncekinden çok daha farklı veya kaliteli bir konuma geldiğini düşünmüyorum, bu sadece finansal nedenlerden dolayı böyle gösterilmek isteniyor bence. Daha önceleri Batı sanatı taklit ve takip ediliyordu, şimdi de aynı olguyu gözlemlemek olası; yani, bu anlamda değişen pek bir şey yok. İşin ironik yanı, izi sürülen Batı sanatı ise, şu sıralar bir kısır döngü, tekrar içinde ve kabak tadı vermeye başladı. Türkiye’de değişen önemli bir konu ise şu: Daha fazla galeri, müze, sanatçı ve dolayısıyla dinamizm var. Nüfusumuz çok genç ve bu sayede ne mutlu ki çok sayıda genç sanatçımız var. Bakarsınız, dünya sanatında şahsen heyecanla beklediğim yeni bir kırılmanın gerçekleşeceği coğrafyalardan birisi bizimki olur. Marcel Duchamp, Joseph Beuys gibi sanatçıların başını çektiği, zamanında gerçekten devrimsel olan kırılma artık miadını tamamladı gibi görünüyor ve hatta devrim artık statükoya dönüştüğü için tersine çalışıyor. Son zamanlarda kavramsal sanat, izleyicisinden kopmaya başladı ve bu yüzden seçkinci, hatta umursamaz bir tavır içinde. Sergi gezmeden önce saatlerce araştırma yapmak zorunda bırakılıyorsunuz ve sonunda ortaya “bana ne yahu!” diyebileceğiniz gayet şahsi bir hikaye çıkıyor. İzleyicisini adam yerine koyarak, alana daha motive bir şekilde dönmesini sağlayacak, elitist olmayan, şimdikinden daha bağımsız, sığ mırıldanmalar ve sızlanmalardan daha çok insanın aklında şu veya bu şekilde yer edecek yeni bir sanat yaklaşımı lazım sanırım. Ya da belki sanat kendini tümüyle imha etmeli…

Arada kalmış bir genç kuşağın yetişmesinde bir akademisyen olarak da önemli rol alıyorsunuz. Bu arada kalıp sıkışma hali fotoğraf düzenlemelerinizde ve son serginizde ön plana çıkıyor. İstanbul’u sizin gözünüzden bir başka şekilde görüyoruz, peki biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

 

Bu tuhaf ama şeytan tüyü olan şehirde 15 dakika içinde çok farklı gelir seviyesine sahip bir mahalleden diğerine geçiş yapmak olası. İstanbul’da planlama eksikliği yüzünden çok belirgin zonlar yok. Bu olgu bir yandan olumsuz olarak algılanabilecekken, diğer yandan da demokratik olarak tanımlanabilecek ve kendisine hayran bırakan biricik titreşimin oluşmasına yol açan özelliklerden birisi. İstanbul’u caz müziğine benzetiyorum; ritmini ve sekansını öngöremezsiniz, aynı cazdaki gibi sizi sevindiren “inside”ları, şaşırtan “outside”ları vardır. Olumlu, olumsuz ya da hem olumlu hem olumsuz bir etki bırakır sizde, unutamazsınız; “daha önce böyle bir tını duymamıştım” dersiniz…

 

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım üzere İstanbul zaten bir kolaj-şehir. “Muta-morfoz” serisi bunu daha belirgin hale getiriyor. Gözün tek bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırıyor. İşin ilginç tarafı, her ne kadar öyle durmasa da, bu fotoğraflar aslında bütünüyle belgesel nitelikte. Ortaya çıkan işlerde çekim sonrası ekleme veya çıkarma kesinlikle söz konusu değil, sadece sıkıştırma sürecinde yok olan bazı bileşenler var. Muta-morfoz tasvirlerinde İstanbul’u (ve diğer kentleri) daha hızlı bir şekilde anlatan bir ifade var. Hatta o derece hızlı anlatıyor ki bir afallama yaratıyor, bazı kelimeleri duymuyorsunuz belki ama ortaya daha önce duymadığınız bir cümle çıkıyor.

Türkiye’de genelde çok ciddi bir çarpık kentleşme var. 1980’ler ve 1990’lardaki gecekondulaşma süreci yerini kimi şehirlerde apartmankondulara da bırakıyor. Mimar gözüyle bir fotoğrafçı olarak bu süreci belgeleyen bir tarafınız var. Fotoğrafın bir arşiv üretme tarafı çok değerli… Bu değeri sizin eserlerinizde izlemek de bir o kadar buruk… Sizin projelerinizde amaç nedir? Süreç ve projeyi oluşturma süreci nasıl gelişiyor?

 

İstanbul öyle devingen bir kent ki, burada ürettiğiniz her fotoğraf tarihi belgeleyen arşiv malzemesi niteliğine çok kısa bir zaman içerisinde bürünebiliyor. Ama belge fotoğrafçısı veya arşivci olmadığım için asli amacım ve vaadim kentin gidişatının külliyatını üretmek değil. Bu amaç için gereken genişlikte bir yelpazede kayıt tutmuyorum zaten. Benim projelerimde amaç; üzerine çalıştığım kent, konu, kavram, mekan, ortam her ne ise onları becerebildiğim kadarı ile normal algıları dışında farklı bir algı ile sunmak. Önyargılara, yerleşik tanımlara, kestirip atmalara, dogmalara, kibire alerjim var. Fotografik tasvirlerimle bu kes(k)in tavırlara karşı durmaya çalışıyorum. İşlerime dair beni en mutlu eden yorumlar işin güzelliği veya estetiğiyle ilgili olanlar değil, anlatımın ve aktarılanın kendine haslığıyla ilgili olanlar.

Artık herkes fotoğrafçı… Herkesin elinde süper zoom yapan, dijital makineler var. Hatta kimisinde oldukça profesyonel makineler de görmek mümkün. Her yerde fotoğraf atölyeleri var, siz de hatta kimi zaman yurt içinde ve yurt dışındaki bu tarz atölyelerde yer alıyorsunuz. Fotoğrafa olan bu eğilimi (tabii ki ciddi anlamda tüketim toplumunun da yönlendirmesi ile patlama yaşayan) nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu durum, teknolojinin herkesin kullanımına açık olacak kadar ucuzlaması ile ilgili. Dünya tarihinde her aşamada bu gelişmeyi izlemek olası. Belli bir teknoloji, yöntem ilk ortaya çıktığında devlet, kurum, şirket, aristokrasi, yüksek gelir grubu gibi ayrıcalıklı grupların elinden hiyerarşik bir dizilenmeden geçtikten sonra halkın eline geliyor. Halkın eline geldiğinde ise bu teknoloji, yöntem ile üretilen yaratılar son noktayı koyuyor ve sonrasında yeni bir teknolojiye geçiliyor. Türkiye gibi dini nedenlerden dolayı imge üretmekte çok gecikmiş bir coğrafya için, bu patlamayı çok olumlu buluyorum. Bunun diğer bir faydası da şu: Daha önce ışık, kompozisyon, netlik gibi görece daha kolay sayabileceğimiz teknik becerilere dayanarak üretilmiş “ustalık” tanımları artık değişmek durumunda kaldı. Artık ustalığın başka kriterlerle tanımlanması söz konusu.

Farklı üniversitelerde dersler veriyorsunuz, kimi zaman davet üzerine farklı şehirlerde farklı öğrenci profilleri ile karşılaşıyorsunuz. Yeni nesil nasıl?

 

Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra, on yıldır Sabancı Üniversitesi’nde tam zamanlı olarak ders veriyorum. Hayatımda ilk defa bir kurumda bu kadar uzun süre kaldım, buna okulun sağladığı akademi ve araştırma ortamının kalitesi yol açtı. Bunun dışında çok sayıda farklı kurum ve yapılanmadan davet alıp zamanımın elverdiği kadarıyla hiçbirini aksatmadan gidiyorum ve çok farklı profillerle karşılaşıyorum dediğiniz gibi. Genelde devlet üniversiteleri ve İstanbul dışı kurumlardaki ilgiyi, paylaşımı daha sahici, sıcak, verimli ve kayda değer buluyorum. Öğrencilerimi pek çok yurtiçi ve yurtdışı fırsattan haberdar ediyorum, katılmalarını teşvik etmeye çalışıyorum. Aralarında çok ciddiyetli ve bunun değerini bilenler olsa da bazılarının kayıtsızlığı, minnetsizliği beni şaşırtıyor. Tamam, yeni neslin çeşitli donanımlara erişimi daha kolay bizim zamanlara göre; ama bir şeyi kaçırınca da kaçırıyorsun, bunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Bu kadar gençleri konuştuk, onlara tavsiyelerinizi de öğrenebilir miyiz? Genç fotoğrafçılar, tasarımcılar ve mimarlar için önerileriniz nelerdir?

 

Uzun süredir mimarlık yapmadığım için, bir tavsiye vermem yersiz olur. Sadece mimarlığın sermayeye çok bağımlı olduğunu ve bu yüzden de birey olarak bağımsız kalmanın hiç kolay olmadığını hatırlatmak isterim. Tasarım alanında ise, bir ürünün gerekenden daha pahalıya satılmasını sağlayan tasarımlardan daha çok; kanaatkâr yaşam biçimlerini destekleyen, hayatımızı gerçekten kolaylaştıran ve ehven fiyatlı, elitist olmayan tasarımlara gereksinim olduğunu düşünüyorum. Genç sanatçıları ise şu konuda uyarmak isterim: Piyasa, sanatı yatırım aracı olarak kullanıyor, bu yüzden sanatçının “kullanım süresi”nin olabildiğince uzun olmasını tercih ediyor. Son zamanlardaki genç sanatçı pompalaması ve pohpohlanması biraz da bu yüzden yapılıyor. Piyasanın gazına gelip “neydim ne oldum” hallerine girmemeyi tavsiye ederim. Bu piyasa sizi nasıl yükseltirse aynı rahatlıkta alaşağı da edebilir, çok az sayıda kişi sizin eserinizin sanatsal kalitesi ile ilgileniyor. Burada önemli olan piyasada beraber çalıştığınız bireylere vefa göstermeniz, karşılayamayacağınız ve fazlaca idealize edilmiş vaatlerde bulunmamanız (ki ilerde tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalmayın), yaşı ne olursa olsun diğer sanatçılara saygı göstermeniz ve en önemlisi, her daim çalışkan olmanız…

Destruction 2011 is a completely independent exhibition fused by the discussions in SET on such issues as the ecological destruction, coming of the fifth sun in the Mayan calender, the future of global capitalist hegemonia, the Third World War and prophecies of Babylon. Destruction 2011 sets off with a call for the event arised from this process of discussion by the Turkey’s first collective avant-gard…e initiative, S.E.T. The exhibition consists of works by 60 artists from abroad and Turkey. In accordance with the concept of the exhibition, most of these works are produced for the event or are to be exhibited for the first time. Destruction 2011 is a campaign organized horizontally through nightly performances, discussions on the concept of exhibitions, blogs, forums and film screening.

Contributors:

Ali Mete Sancaktaroğlu, Alt Komşu, Athens Sürrealist Group, Basako, Bora Şimşek, Bounty Kill Art Group, Burçak Konukman, Bülent Demirağ, Can Tan, Carlos Martins, Carmen Sober, Ceren Fındık, Eric Bragg, Erman Akçay, Fulya Çetin, Gaye Su Akyol, Grupo Surrealista del rio de la Plata, Hakan Gürsoytrak, Hakan Orman, Horasan, Hüseyin Uğur, İrfan Önürmen, Marina Grzinic& Aina Smid, Martin Sastre, Mert Ülkümen, Merve Morkoç, Murat Germen, Rad, Oy Dağlar, Özgür Çimen, Şakir Özüdoğru, Sarah Maple, Sedat Türkantoz, Serra Behar, SLAG, Stockholm Sürrealist Group, Sürrealist Eylem Türkiye (OnstOn, cins, Alper T.İnce, Rafet Arslan, Yaprak Gözeker, zozan gemilerördü, Fantom), Tayfun Serttaş, Tolga Tüzün, Volkan Kaplan& A.Erdem Şentürk, Wide, Yeşim Şahin.

untitled, istanbul, 2011, originally uploaded by muratgermen.

Şeytan tüyü

İstanbul tuhaf yer. Öldürür de, yaşatır da, üzer de, sevindirir de… Kantarı, topuzu, ayarı yok gibidir İstanbul’un. Saniyeler içinde müthiş bir sevinç duygusu üzüntü veya öfkeye, ışıl ışıl bir hava ıslak ve sevimsiz bir atmosfere, hali vakti yerinde gibi görünen bir yer anında fukara mahallesine dönüşebilir.

İstanbul 7 tepe ya, belki bu yüzden İstanbul’u herkes tepe tepe kullanır, çünkü İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. Dünya başkenti sayılan diğer metropollerin çoğu, sakinlerini İstanbul kadar serbest bırakmaz. Peki iyi bir şey midir bu? Kentin karmaşık, yer yer kirli, çirkin fiziki yapısı “hayır, hiç de iyi bir şey değil bu!” dedirtiyor…

İstanbul belki de samimidir, saklamaz pisliğini pirüpak yüzeylerin arkasına, bütün bağırsaklar ortadadır. Yoksa acaba bu haller İstanbul telaşlı, özensiz, vakitsiz, bilinçsiz, sahipsiz olduğu için midir?

İstanbul’a bir çok kişi para kazanmaya gelir, “memleket” İstanbul değildir bir çok kişi için. İstanbul’u kağıt mendil misali kullanıp atan pek çok misafir “memleket”e bunu reva görmez; memleket hep daha kutsaldır, bu yüzden de misafirliklerini bir türlü atamazlar üzerlerinden…

“Istanbul was Contantinople” der bir şarkı. Artık Bizans İmparatoru Konstantin’in olmayan bu şehre şu veya bu şekilde sahip ya da sakin olmuş insanlar ve milletler paylaşamazlar onu başkaları ile. Boğaz’dan kuzey ya da güney denizlerine giden gemiler öykünerek bakar belki bu tuhaf şehre…

İstanbul deyince “istiap haddi” kavramı gelir akla; kapasitesini çoktan doldurmuş, eskiden “taşı toprağı altın” olan bu yer taşı toprağı inşaat molozuna, yağmur ve sel sonrası gelen çamura dönüşmüş olmasına karşın, hala bardağı taşıracak damlayı içine alacak kadar da esnektir.

Gayrimenkul spekülatörleri, arazi rantçıları her ne kadar İstanbul’u yüksek binalara boğmaya çalışsa da bu kent aslen yatay gelişmiş ve gelişen bir canlı organizmadır. İstanbul’un güzelliği yataylığındadır, dikeyliğinde değil, İstanbul Manhattan olmaya asla öykünmemelidir…

Her yerde alışveriş merkezi görüyoruz artık; dışarıda, açık havada, sokakta yaşama kültürü ve geleneği olan bir halkı devasa binaların içlerine tıktılar, ölümüne alışveriş yapsınlar diye. İnsanlar kendilerine sunulan yüzeysel şaşaaya kandılar ve doldurdular bu tüketim fabrikalarını. Ama İstanbul’u İstanbul yapan sayısız şeyden biri de alışveriş merkezleri değil, açık hava pazarları ve özellikle gündüzleri boş bulamadığınız sokaklarıdır.

İstanbul sanatı da, kültürü de, gastronomiyi de, mimarlığı da, yaşamı da kendine göre tüketir. Dünyanın önemli gelişmiş ve organize metropollerinde sırf bu yüzden İstanbul’daki titreşimi bulamaz gelen ziyaretçiler. Taklit malı boldur İstanbul’un, ama onların üretim ve tüketim biçimleri özgündür en azından…

İstanbul’da azınlık çalışır, çoğunluk tüketir. Çoğunluğun çalıştığı Batı metropollerinin sokaklarında İstanbul’daki gibi bir “insan seli”ne rastlayamazsınız. İstanbul’da Cumartesi’ye denk gelen bir yaz gecesi saat 2-3 gibi köprüde yoğun trafik olur; bu canlılığa “kontra” veya “sür rölans” çekebilecek bir dünya kenti ya yoktur, ya da nadirdir…

Murat Germen, Kasım 2010, FotoAtlas İstanbul sayısı için makale

%d bloggers like this: