Skip navigation

“Sessizlik-Fırtına”

Port İzmir 2. Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali

Yrd. Doç. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi

 

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesinin Pazar ekinin “Kültürazzi” bölümünde çarpıcı bir haber, saptama vardı. Sinema salonu bile olmayan şehirlerde gerçekleşen “Film Festivallerinden ve depo işlevi gören arkeoloji müzesi dışında bir müzesi, sergi salonu, galerisi dahi olmayan yerlerde düzenlenen “bienallerden” söz ediyordu yazı. “Atatürk büstünden bienale dikey geçiş” başlıklı yazı alışık olduğumuz, daha doğrusu kanıksadığımız, şehrin önemli bir meyvesini başlığa taşıyan festivallerin yerini yavaş yavaş bu türden etkinliklerin almasına dikkat çekiyordu. Daha düne kadar İstanbul ile sınırlı bienal deneyimimizin, son birkaç yıl içinde Sinop, Mardin, Antakya, Çanakkale gibi kentlere sıçramış olması, neden ve nasıl bir değişimin yaşandığı konusunda düşünmeye değer görünüyor, örneğin, bu “eksen değişikliğini”; merkezin çevreye kaymasına indirgemek yeterli olabilir mi? Bir başka soru işareti de, bu değişimi, şehirlerin daha görünür olmak için dün destek aldıkları popüler kültür öğelerinin bugün, “elit” ve “yüksek kültür”e ait imajının yoğun olarak hissedildiği güncel sanata kayması olarak değerlendirebilir miyiz? Bu bienalize olma durumunu günümüz sanatına yakın durmak ve bir tür modayı takip etmek olarak algılayabilir miyiz, özellikle de kurumların güncel sanata ilgisini gözlemleyip, onların peşinden gitmek gibi… Ya da daha naif bir okumayla, bu etkinliklere şehirlerdeki güncel sanat potansiyelini değerlendirmek olarak bakabilir miyiz? Soruları ve teorileri çoğaltmak mümkün. Daha dün uluslararası sanat ortamının periferisinde şekillenen ve ülkelerin görünürlük kazanmasında büyük pay sahibi olan bu bienallerin bugün çevrenin de çevresine yayılması gerçekten ilgi çekici ve düşünmeye değer.

Bienaller günümüz sanatının en önemli küresel etkinlikleri, buna şüphe yok. Bu geniş kapsamlı, kimi büyük bütçeli sergilerin gerçekleştikleri şehirleri “kalkındırma”, “görünür kılma”, bir süreliğine de olsa “sanat ortamının merkezine yerleştirme” gibi müthiş bir sihirli değneği var… Ancak sorun şu ki, bu uluslararası etkinliklerin sürekliliği/süreksizliği ve yapıldığı kenti salt bir plato, sahne olarak algılama mantığı, düşülen en büyük tuzaklardan biri ve “iyi” bir şeyin en büyük ikilemi. Bienali bir kente iliştirmek belki de en kolay ve zahmetsiz olanı; dolayısıyla İstanbul’da alternatif bir mekan kalmayınca, sergiyi alternatif bir mekan olarak algılanan çevre kentlere götürmek konusunda titiz ve özverili bir çalışma gerçekleştirmek gerekiyor.

Çanakkale, Mardin, Antakya, Sinop gibi günümüz sanatıyla ilişkisi düne kadar sınırlı olan kentleri bir yana bırakıp daha merkeze doğru yöneldiğimizde bile, örneğin İzmir ya da Ankara’da da, günümüz sanatı ile ilişkilerin düşünüleninin aksine sıcak, çok da iç açıcı olmadığı bir gerçek, örneğin İzmir, birkaç galerisi ve atıl Resim Heykel Müzesi’nin dışında çok da “merkezi” bir durumda gözükmüyor. Ancak diğer kentlerden farklı olarak K2 Güncel Sanat Merkezi gibi sanatçı inisiyatifi ile önemli sergiler kotaran, ama en önemlisi buradaki potansiyelin değerlendirilmesini, genç sanatçıları cesaretlendirecek, onlara üretimlerini sunabilecekleri bir mecraları olduğunu hissettirecek önemli bir alana sahip. Bu önemli, çünkü bizzat şehrin aktörleri tarafından inşa edilmiş, güncel sanata odaklanmış bir yapının üzerine kuracağınız her türlü etkinlik daha anlamlı sonuç çıkarma potansiyeli taşıyor.

Örneğin İzmir’de bu yıl ikincisi gerçekleştirilen Port İzmir Uluslararası Çağdaş Sanat Trienali, kenti alternatif bir sergi mekanı olarak düşünmeyen, hem kentteki güncel sanat üretimini değerlendirmeye, hem de eksikliği her geçen gün artan galeri ve müzesizliği gidermeye çalışan önemli bir etkinlik. Salt kentin kültürel ve tarihsel geçmişine yaslanarak bir sergi inşa etmek yerine, kendi çeşitliliğini, dilini ve diyalog anlayışım ortaya koymayı amaçlıyor. Küratörlüğünü Necmi Sönmez’in yaptığı sergide “İzmir’in karakteristiklerini takip eden açık uçlu bir sergi tasarımı” ifadesi kullanılsa da, belki de merkeze daha yakın olması dolayısıyla, şehrin oryantalist reflekslerle değerlendirilmesinin önüne geçiliyor. İlki 2007’de, bu yıl da olduğu gibi İzmir Fransız Kültür Merkezi, K2 Güncel Sanat Merkezi kurumsal çerçevesinde yapılan serginin, güncel sanatla izleyici arasında etkin bir diyalog anlayışı kurması hedeflerinin başında geliyor. Başa dönecek olursak; Port İzmir’i diğer çevre bienallerinden ayıran en önemli fark, sanatın üretilmesi kadar tartışılması ve yaşama sokulması konusundaki bilinçli yaklaşımı. Sadece sergi “asan” değil, asılacak işlerin içeriğine ve üretim sürecine yönelik, onu sarmalayan hemen her şeyi izleyiciye sunması.

“Sessizlik-Fırtına” başlığını taşıyan Trienal, Austro-Türk Tütün Deposu’nda gerçekleştiriliyor ve ulusal, uluslararası 41 sanatçının işlerini içeriyor. Trienalin mekanı, diğer çevre bienallerinde kullanılmasına alışık olduğumuz “tarihi yapılar” şablonundan biraz daha farklı; en azından sergilenen işlerden rol çalmayan, nötr bir kabuk işlevi gören, fabrika-galeri tipolojisine uygun bir işlevsellik taşıyor. Austro-Türk Tütün Deposu, 1950-51 yılları arasında Avusturyalı mimarlar tarafından yapılmış, Türkiye’nin yakın tarihteki kapitalistleşme sürecine gönderme yapan bir niteliğe sahip. Bu yapının da aslında tüm tarihi yapılar gibi yoğun bir belleği var. Ancak, Necmi Sönmez, oldukça geniş bir alanı kapsayan deponun bir bölümünü sergi alanı olarak “güncellemiş” ve Murat Germen, Güneş Terkol, Joseph Beuys’un işleri dışında tüm çalışmalar bu fabrika-galeri mekanında sergileniyor. Tütün Deposu’nun temizlenmeden önceki hali ve tüm yapıyı kapsayan belleği ise K2 Çağdaş Sanat Merkezi’nde fotoğraflar ve yeni okumalar eşliğinde sergileniyor.

Austro-Türk Tütün Deposu şehrin merkezinde yer almasına ve hayli geniş bir alana yayılmasına karşın 1990’ların ortasından itibaren kullanılmaması nedeniyle unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı “çöp” bir bina görünümündeyken trienalle ayrıca bir görünürlük de kazanıyor. İzmirliler yanı başlarında bir dönemin önemli bir simgesi bu yapıyı Trienalle tekrar hatırlıyor aslında. Necmi Sönmez’in “güncelleştirerek” sergi alanı olarak belirlediği alanın dışında kalan yerlerde tütün deposu olduğu dönemi hatırlatan yazılar, tütün çuvalları, çalışanların akciğer filmlerinin yığılı olduğu bölümler, bu terk edildikten sonra el değmemiş yapının bellek birikintileriyle daha da ilginç bir atmosfer oluşturuyor. Depo’nun terk edildikten sonra el değmemiş büyük salonlarından birine yerleşen üç iş özellikle mekanın içine sızarak, mekanla işbirliği yaparak görsel ve zihinsel olarak çarpıcı bir bütünsellik oluşturmuş durumda. Güneş Terkol’un “Arzu Yalayıp Geçti Bandosu” mekanın ve kentin belleğini kendi sanat pratiğiyle birleştirerek gerçekleştirilmiş önemli çalışmalardan biri örneğin. Terkol, 27 adet mermerşahi üzerine diktiği figürlerini deponun pencerelerine yerleştirerek ilginç bir görsellik oluşturuyor ve her biri bir başka hikayeye referans veren figürleriyle hem izliyor, hem de izlettiriyor. Murat Cermen’in “Şark Ekspresi” adlı manipüle edilmiş fotoğrafları ise 14 metrelik dev boyutlarıyla sanal ve gerçeklik üzerine tekrar düşünmemize neden oluyor; ayrıntılarıyla izleyiciyi içine alıyor; bu ikiliğin dehlizlerinde, mekanın da etkisiyle, kaybolmamıza neden oluyor. Özellikle, Joseph Beuys’un kendi sesinden yankılanan 1968 tarihli “Ja Ja Ja Ja Ja Nee, Nee, Nee, Nee, Nee’sinin eşlik ettiği ses yerleştirmesiyle birlikte…

“Sessizlik- Fırtına” türün deposunun geniş bir alanına yayılmış, işlerin birbirine karışmadığı, izleyiciye hareket etme olasılığı veren bir sergi; ayrıca mekan dışı katılımları da içeriyor. Örneğin Ertuğ Balkan’ın tasarladığı gezici “Camera Obscura” bunlardan biri… Karanlık oda olarak Türkçeleştirebileceğimiz, özellikle Rönesans sanatçıları tarafından da çok sık kullanılan, tarihi çok eskilere uzanmasına karşın 1600’lerin başında Kepler tarafından taşınabilir hale getirilen Camera Obscura, karanlık odanın bir yüzeyine açılan delik yardımıyla dışarıdan gelen görüntünün içerideki duvara ters olarak yansımasından ibaret. Bugün kullandığımız fotoğraf makinelerinin de kaynağını oluşturan Camera Obscura’yı Ertuğ Balkan, İzmir’in meydanlarında dolaştırıyor. Sihirli bir kutuyu andıran Camera Obscura’ya girip meydanda dolaşanlar, basit ama etkileyici bu kutu yardımıyla tepetaklak bir İzmir görüntüsü izliyor.

Ana mekanda karşılaştığımız işlerden bazıları özellikle dikkat çekici, bunlardan biri Sabire Susuz’un giysi etiketleriyle oluşturduğu “İshak Paşa Sarayı” adlı çalışması. Susuz, farklı markalardan toplanmış yüzlerce etiketi özel bir teknikle bir araya getirip, dikerek, 100 TL’nin ön yüzündeki Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’nı kutsuyor. önünde durduğunuzda hiçbir imgeye karşılık gelmeyen görüntü, uzaklaştıkça sarayın görüntüsüne dönüşüyor, ilginç bir diğer çalışma ise Necmi Sönmez’in İzmir’in en eski ve köklü fotoğraf stüdyolarından biri olan Hamza Rüstem Fotoğraf Atölyesi Arşivi’ni tarayarak hazırladığı bir seçki, İzmir’in kültürel yapışma, sosyolojik olgulara, dönemlerin modalarına dair kısa ve net veriler sunan bu seçki değişim ve dönüşümün bir stüdyo arşiviyle nasıl da ortaya yayılabildiğinin en önemli kanıtı adeta. Füsun Onur’un trienale özel yaptığı 2010 tarihli “Fısıltı”sı mekanın belleğinde “tabure” notalarla yankılanıyor. Erinç Seymen’in, Simin Keramati’nin çalışmaları da serginin ayrıca dikkat çeken işlerinden. Tütün Deposu’nun belleğini, bizzat oradan çıkan malzemelerle yeniden dönüştüren Burak Bedenlier’i de unutmamak gerek. Burak Bedenlier hem Tütün Deposu’ndan bulduğu objeleri, hem de 2005-2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiği kendi çalışmalarım birleştirerek bir “yaşam alanı” kurguluyor.

 

Resim, heykel, yerleştirme, video, fotoğraf ve ses heykeli tekniklerinde bir çoğu bu sergi için özel üretilmiş çalışmaların yer aldığı, 30 Kasım’a dek sürecek olan trienal, Fabien Verschaere, Mounir Fatmi, Yu Hirai, Maja Bajevic, Jan Albers, Anna Fasshauer, Ulrike Grossarth, Wolfgang Plöger, Gianni Caravaggio, Mirjam Kuitenbrouvver, Beat Streuli, Durmuş Akbulut, Ramazan Bayrakoğlu, Ergin Çavuşoğlu, Süleyman Duman, Mehmet Dere, Ersan Deveci, Sema Kayaönü, Mustafa Kunt ve Özlem Günyol, Deniz Kurtel, :mentalKLINIK (Yasemin Baydar, Birol Demir), Nur Muşkara, Füsun Onur, Sefa Sağlam, Nejat Satı, Duygu Süzen, Nezaket Tekin gibi sanatçıların işlerini kapsıyor.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: