Skip navigation

TOL Kim için, kime, ne için fotoğraf?

MG Kullandığım diğer fotoğrafik ifade biçimlerine ek olarak, fotoğraf üzerinden mimarlığı yeniden kurgulamak gibi bir güncel pratiğim var benim. Fotoğrafın nesnel bir gerçeği değil fotoğrafçının öznel gerçeğini yansıttığına inandığımdan, orada olan dünyayı belgelemek yerine kendi algıma yaklaşan bir dünyayı hiç yoktan kurgulamayı tercih ediyorum.

Fotoğrafa geçmemin nedenlerinden biri kendimi bu alanda çok özgür hissetmem. Kendine has bir bakış açısı tutturduğunuz zaman insanlar onu talep ediyorlar sizden, kendi istedikleri veya istediklerini varsaydıkları malzemeyi diretmiyorlar. Halbuki mimarlığın kendisi söz konusu olunca herkesin bir fikri oluyor, bazen kimse mimarı ciddiye almıyor. Bir doktora gittiğimizde kendisine nasıl ameliyat yapması gerektiğini anlatmıyoruz değil mi? Kendimizi doktorun ellerine bırakıp iyi şeyler olacağını umuyoruz. Ama kimse mimara bu derece eksiksiz bir salahiyet vermek istemiyor.

Gerçek dünyada fotoğraf üzerinden mimarlık kurgulamak bana heyecan verdiği için bunu sanal dünyaya da taşımak ihtiyacı hissettim. Second Life adlı üçboyutlu sanal ortamda üçboyutlu modellemeler yaptım ve bu modellerin yüzeylerine kendi fotoğraflarımı doku olarak sararak yeni mimariler ürettim. Bu çalışmalarla yurtdışındaki çeşitli konferanslara başvurdum ve en son ISEA 2009 (International Symposium for Electronic Arts – http://www.isea2009.org) adlı elektronik sanat dünyasının en önemli 3 etkinliğinden birisi olan bir sempozyum da dahil olmak üzere, toplam 4 adet konferansa kabul aldım. Lebbeus Woods sadece kağıt üzerinde var olan bir mimarlık pratiği yürütebiliyorsa, sadece fotoğraflar üzerinden üretilen bir mimarlık da mümkün olabilmeli ve uluslararası ortamlarda bu fikre bayağı ilgi gösteriyor insanlar.

Second Life’ı amaç olarak değil de bir araç olarak, deney ortamı olarak görüyorum. Olumlu yönünü şöyle tanımlamaya çalışayım; yaratıcılık konusunda uç noktada bazı deneyler yapan insanların söylediğine göre, ileri yaşlarda bile çocuk gibi oyun oynayabilmek yaratıcılığa çok büyük katkı sağlıyor. Second Life ortamında yapacağınız çalışmaları, sizi temsil eden ve “avatar” olarak adlandırılan bir karakter olarak yürüttüğünüz için gerçek hayata göre daha cesaretli davranma şansı doğuyor. Bu sayede gerçek hayatta yapmaya çekindiğiniz bazı “delilikleri” burada yapmaya yeltenebildiğinizden, yaratıcılığınızın yularlarını serbest bırakıp hiç ummadığınız sonuçlara erişme şansı bulabiliyorsunuz.

Fotoğraf ve / veya Second Life üzerinden mimarlık üretmek gerçek hayatta mimarlık yapan, binalar inşa eden insanların şüpheyle bakacağı bir şey olabilir tabi. Çünkü mimarlık salt tasarımdan ibaret bir şey değil. Doğru malzemeler seçildi mi, bina ayakta duruyor mu, yağmur yağdığında su akıyor mu, içine girince bina bana ne gibi bir his veriyor gibi sorulara cevap vermek gerekiyor. Sanal ortamda keşfedemeyeceğimiz dünyevi şeyler bunlar. Sözü geçen tasarım ve sorgulama çalışmaları, gerçek dünyaya tercüme edilme veya aktarılma kaydıyla önem taşıyor tabi.

TOL Bu çalışmaya, süreç ağırlıklı bir deneyim diyebilir miyiz?

MG Tabi kesinlikle. Tasarımda veya herhangi bir yaratı alanında süreç benim için çok önemli, son üründen bazen süreçten hoşlandığım kadar hoşlanmayabiliyorum. Kişisel sergilerimde insanların eserlerle ilgili güzel şeyler söylemesinden elbette hoşlanıyorum ama o fotoğrafı çekerken ki duyduğum his bambaşka bir şey, karşılaştırılabilir gibi değil. Ben fotoğraf çekerken bütünüyle başka bir boyuta geçiyorum, o an odaklandığım eylem dışında hiçbir şey düşünmüyorum, tamamen soyutluyorum kendimi.

TOL Özgeçmişinize baktığımızda, kent planlama eğitimi aldığınızı görüyoruz. Fotoğraflarınızda kentte, yapıya, o yapının kent içindeki konumuna, detaylarına vurgu yapıyorsunuz Kent planlama eğitimi alan biri olduğunuzu dikkate aldığımızda, tasarım eğitiminizin fotoğrafa bakış açınızı etkilediğinizi söyleyebilir miyiz?

MG Kesin etkisi olmuştur. Severek devam ettiğim bir bölümün, İstanbul Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün ilk mezunlarındanım. Biraz deneme tahtası olarak kullanıldık bu yüzden ama gene de şikayetçi değilim. ODTÜ, planlama politikaları falan gibi benim hazzetmediğim konular üzerine yoğunlaşırken, İTÜ’de eğitimi daha kentsel tasarım ve yerel müdahaleler ölçeğine çekmeye çalışan bir hoca grubu vardı. Hiç unutmuyorum, bitirme jürisinde biraz cesaretli davranmaya çalışıp imar planına farklı bir bakış getirmeye çalışmıştım. Herkes bir hafta çalışıp projeyi bitirdi, ben tam üç hafta çalışmıştım. İşi uzatan, kasap mantığıyla yapılan imar planlaması pratiğine daha insancıl bir boyut getirmekti. Genelde yapı adası ölçeğinde kararlar verilir imar planlarında, ben ise yapı adasını, üzerindeki yapı stoku ve topografik özelliklerine göre çeşitli parçalara ayırmış ve yapılanma kararlarını ona göre vermiştim. Şehir dediğiniz şey tek seferde tepeden düşme gelmiyor. Sevdiğimiz Anadolu köyleri, İtalyan kasaba veya şehirlerindeki müthiş kentsel yapılanma, vb. bunların hepsi zamanla birikim sonucu oluşmuşlardır. Mimar veya kent plancısı buralarda başarılı bulduğu şeyi şeklen taklit etmeye kalkıştığı zaman aynı şey olmuyor tabi. Çünkü zamanla ihtiyaca göre gelişmenin getirdiği doğallığı yakalayamıyorsunuz. İnsanların şahsen yaşadıklarıyla, gerektiği zaman yapılan bireysel katkılarla kendi kendine şekilleniyor kent, tepeden dikte edilen bir şekilde tek seferde değil.

Bitirme ödevimde, arazideki tüm yapı adalarını dolaşarak korunması gereken binaları kırmızı renk ile belirttikten sonra, yapı adasını bazen üçe, bazen ikiye, bazen de dörde böldüm; hiçbir zaman üstüne tek tip yapılanma olacak şekilde kendi haline bırakmadım. “Burasını iklimsel nedenlerden dolayı daha alçak tutalım ve ayrık nizam olsun, arka tarafa doğru daha yüksek ve bitişik nizam yapılar olsun” gibi lokal kararlar verdim ve hepsinin bir mantığı vardı. Sırf bunun için projeyi tamamlamak üç hafta sürdü, herkesin harcadığının üç katı zaman harcadım ama çok tatmin oldum yaptığımdan. Ondan sonra çıktım jüriye, acayip hazırlanmışım, her türlü soruya cevabım var… Ama hocalar dediler ki, “Murat böyle şey olmaz, sen imar planı mantığını değiştirmişsin, aslında sana düşük not vermemiz lazım ama çok çalışmışın, bunu görüyoruz, 85 verelim de sen bu sevdadan vazgeç” dediler. Verdikleri not yüksekçe olmasına karşın çok ciddi hayal kırıklığına uğramıştım, mantığı falan değiştirdiğim hiç yoktu, sadece devasa müdahale ölçeğini daha insancıl alt parçalara bölmüş, insanlara daha yaşanır yerler sunmaya niyetlenmiştim. Hocalarım ise bildiklerinin ötesine geçmek istememişlerdi, sorgulama yapacak enerji ya da cesaretleri yoktu, “uğraştırma bizi, eski köye yeni adet mi getireceksin şimdi!” demediler belki ama demeye getirdiler.

20 küsur yıl sonra Taşkışla’daki binamıza başka bir amaçla uğradığımda, o sıra daha genç nesil hocalarımızdan olan Cengiz Giritlioğlu’na rastladım. “Gel sana yeni yaptıklarımızı göstereyim” dedi. Planladıkları bir yerleşimi gridlere bölmüşler, hepsini ayrı öğrenciye vermişler, yerel ölçekte ve insani boyutlarda çözümler getirmişler. “Ya hocam, siz bana yıllarca önce jüri grubu olarak ne demiştiniz hatırlıyor musunuz, benzer bir öneri getirdim diye beni yanlış iş yapmakla suçlamıştınız…” diye serzenişte bulundum tüm samimiyetimle. “Ben tamamıyla senin gibi düşünüyordum ama tartışma açamadım, seni savunamadım çünkü iş çok uzayacak ve anlamsız yerlere doğru gidecekti” dedi. Bu tepeden düşme dikte edilen dogmatik yaklaşımlar yüzünden şehirciliği hayal kırıklığı ile bıraktım. Zaten kim karar veriyor planlama kararlarına: Para babaları, otomobil fabrikası sahipleri, spekülasyon yapan büyük arsa sahipleri… Sizin şehirci olsanız da olmasanız da uzman olarak üstünüze düşen fazla bir görev olmuyor. Bu nedenle ölçeği küçültüp mimarlığa geçtim, ama gördüm ki orada da durum çok farklı değil. Dedim ben en iyisi fotoğrafa vereyim kendimi.

TOL İster istemez bu deneyimlerin fotoğraftaki bakış açınıza büyük katkısı olmuştur.

MG Şehircilik platformundayken büyük ölçekte bakmayı öğrendim. Mimarlıkla biraz daha detaya indim. Fotoğrafımda uç noktaları aynı düzlemde aktarmaya çalıştığım örneklerde tabii ki farklı ölçekte çalışmayı öğreten bu mesleklerin büyük etkisi var. Kentten kopamamamın, şu veya bu şekilde kentin fotoğrafıma girmesinin nedeni de bu.

TOL Mimarlık ve kent planlama eğitimlerinden beslenen bir kişi olarak, sizce fotoğraf bu mesleklerin eğitiminde nasıl dahil edilmeli?

MG Temel tasarım tüm mimari eğitiminde nasıl önemli bir yer kapsıyorsa, fotoğrafın da her türlü tasarım eğitiminde benzer bir önem taşıması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü fotoğraf bir gözlem işi. Fotoğraf makinesiyle dışarıda dolaştığınız zaman gözünüz bir başka bakıyor. Bu belgesel anlamda bir kayıt yaptığınız zaman da böyle, sanat iddiası olan çalışmalarda da böyle. İki türlü fotoğrafçılık var. Biri oltayla balık tutma kabilinden ilerliyor; yola çıkarken hiçbir planınız yok, “ne bulursam o, rastgele” diyorsunuz. Bir de konsept, tema, kurgu üzerine temellenen kavramsal fotoğrafçılık var. Bir konu belirleyip algınızı ona göre yönlendiriyorsunuz. Bunda da yine gözlem var ama daha seçici bir algı söz konusu. İlkinde daha tesadüfi bir tavır varken, sonuncusunda daha bilinçli bir tavır var. Ama her ikisinde de gözler sonuna kadar açık bir şeyler arıyor ve bu bir ekstra bilinç hali yaratıyor. Le Corbusier’nin sık ve uzunca seyahat yaptığını, hatta bir ara Türkiye’ye geldiğini, İstanbul’daki bazı detaylardan ne kadar etkilendiğini, dünyanın başka ülkelerine de gittiğini, bunları eskiz defterlerine detaylı olarak çizdiğini biliyoruz. Seyahat, farklı sanat dallarıyla ilgilenmek, fotoğrafla ilgilenmek, bunlar mimarlığa çok büyük katkı sağlayan şeyler. Burada sanıyorum, disiplinlerarası, platformlararası kavramları devreye giriyor ve özellikle bizimki gibi meslekler arası bilgi akışı çok yoğun olmayan ülkelerde bu kavramlar çok önemli yer tutuyor.

Ayrıca fotoğrafta temsil boyutu da söz konusu olduğu için, mimarlığın vazgeçilemez bir parçası oluyor haliyle. Fotoğraf olmazsa mimarlık kimseyle paylaşılamaz. Mimarlığı şahsen ve fiziki olarak görme şansı olmayan insanlar ancak fotoğraflarıyla algılamak durumundalar. Fotoğraflar olmasaydı mimarlık eğitiminin hali nice olurdu bir düşünün.

TOL Bu bakışla, sizce fotoğraf mekanı yeniden üretmenin bir aracı mıdır?

MG İstenirse o şekilde de kullanılabilir. Fotoğraf sadece bir tanıklık aracı değildir, fotoğrafla sadece belgelemezsiniz. Belgelemenin ötesine geçip orada olmayan yeni dünyalar kurgulayabilir, insanların orada olan içeriğe farklı bir şekilde bakmalarını sağlayabilirsiniz. Nasıl tasarım süreci sırasında belli form arayışlarının sonucu olarak ortaya eskizler çıkarıyor isek, fotoğrafla da mimarlıkta kullanılacak formlar üretilebileceğine inanıyorum ben.

Buna 8 adet davetli fotoğrafçının katıldığı “Under Construction” adlı Kanyon Alışveriş Merkezi’ni konu edinen bir sergiden örnek vereyim. Sergiye Bennu Gerede, Koray Erkaya, Lal Dedeoğlu, Merih Akoğul, Oliviero Olivieri, Sıtkı Kösemen, Tamer Yılmaz ve bendeniz çağrıldı. Fotoğrafları çekip sergiye hazır getirdikten sonra şöyle bir metin yazma ihtiyacı duydum: “Gittim, gördüm, durdum, baktım, anlamayı ve içine girmeyi denedim, inşa eylemine ve icra edenlere saygı ile baktım, içselleştirmeye çalıştım, belli bir süreliğine sahiplenebilmek istedim, o an içinde bulunduğum dünyadan yeni bir alt-dünya yaratmayı hayal ettim, fotoğraf çektim, çektim, çektim ve seçtim: Ortaya çıkan dünya herkes için amaçlanan, ama aslında hayli kişisel nitelikte bir sanrı belki de…”

TOL Fotoğrafa deneyimsel bir nitelik yüklüyorsunuz. Fotoğrafı sadece bir belgeleme aracı olarak görmeyip, bir deneyim olarak kavranması gerektiğini mi söylüyorsunuz?

MG Geçenlerde Fotoritim adlı online fotoğraf dergisinin şahsımla yaptığı bir söyleşi sırasında söyle bir soru geldi: “Çalışmanızı belgesel fotoğraf olarak tanımlar mısınız? Fotoğraflarınızın içinde insan olup olmaması konusunda bir yaklaşım tercihiniz var mı?” Cevabım şöyle oldu: “Yaptığım işin herhangi bir kategoriye sokulmasından pek hoşlanmıyorum aslında. İzleyici belgesel fotoğrafın tanımını nasıl yapıyorsa ona göre benim işime dair algısı da şekillenecektir, işin ne olduğu kadar farklı kişiler tarafından nasıl algılandığı da önemli burada. Bu yüzden yaptığım çalışmalarda farklı boyutlar olmasına çalışıyorum, tek bir çalışmada bunu yakalayamıyorsam da bir sonraki sergide kullandığım dile ufak da olsa bir farklılık getirmeye çalışıyorum. Köprü6 katılımım normal fotoğraf pratiğimin hafif dışında sayılabilecek bir iş olarak ortaya çıktı. Daha çok mimari içerikli işlerle tanınıyor olsam da (‘İkon Olarak Endüstri: Endüstriyel Estetik’ ve ‘İnşa’ sergileri), salt bu tip işler yapmıyorum ve nitekim Köprü6 sergisindeki işler de mimari içerikli değillerdi. İçinde insan barındıran işlerim de var (‘Çocuk’, ‘Tren’, ‘Cepten Paranoya’, ‘Gerçekliğin Simgesi: Yemen’ gibi seriler örneğin) ve ‘fotoğrafın içinde insan muhakkak olmalı’ veya ‘kesinlikle olmamalı’ gibi bükülmez kurallarım yok. İnsanı fotoğrafın içine sadece gerektiği zaman koymayı seviyorum; insan o derece kendini merkeze koyan, koydurtan bir varlık ki fotoğraftaki başrolü çalıyor çoğu zaman ve sizin anlatmak istediğiniz konuya odaklanamıyor izleyici. Bu yüzden aktarmak istediğim konuyu insan olmadan ifade edebiliyorsam tercih ediyorum, ya da insanı başrolü çalamayacak derecede küçük, ikincil veya önemsiz bir plana itiyorum. Yeni fotoğrafçılıkta buna benzer bazı tavırlar görmek hiç zor değil, insan eskisi kadar fotoğrafın vazgeçilmez ‘kadrolu’ bir ögesi olmak zorunda değil artık. Ayrıca, sadece doğa fotoğrafı çekmiyorsanız ve işlerinizde kent, mimarlık, nesneler, yazılar, işaretler, sokaklar, meydanlar özne teşkil ediyorsa bunların hepsi zaten insanlar tarafından inşa ediliyorlar ve dolayısı ile insanlardan izler barındırıyorlar. İnsanın ‘şahsen’ olmadığı fotoğraflardan da çeşitli öyküler okunabilir, buna bu şekilde bakarsanız gözünüz ezbere bir şekilde insan aramaz.”

Sergileme amaçlı yaptığım sanat çalışmalarında ise galerinin önemli bir noktasına muhakkak dahil ettiğim konsept metni benim için fotoğraflar kadar, hatta belki daha fazla önemli. Çünkü bu metin benim deneyimlediğim halin izleyici tarafından doğru şekilde kavranmasında çok faydalı oluyor genellikle. Yazdığım metinlere “laf olsun torba dolsun” diye düşünür ismi ve karmaşık felsefi kavramlar dahil etmem, rahatlıkla anlaşılsın isterim ki fotoğraflarımın aktardığı deneyimin algılanması da o derece zengin olsun. Fotoğraf sadece tanıklıktan ibaret değil, fotoğrafı çekenin öznel tavrı ne kadar net olursa o derece samimiyet yüklü olabiliyor işler.

Neden endüstri yapıları üzerine bir belgeleme çalışması yaptığımı ise şöyle açıklayayım: Endüstriyel estetiğin kendini beğendirme, satma gibi bir endişesi yok; bu estetiği örnekleyen yapıların kendilerini var edebilmek için milyonlarca adet satılması gerekmiyor. Bu yüzden endüstri yapısı ne kadar gerekiyorsa “o kadar tasarlanıyor” ve ortaya, çok yalın, içten, yarışmayan ve en önemlisi kolay anlaşılır, dışlayıcı olmayan bir tasarım dili çıkıyor. Sanayi yapılarındaki bu arka planda kalma olgusu kimliklerinde bir anonimleşmeye yol açıyor, ki anonim olan tarih boyunca hep danışılan, hatta kopya edilen olmuştur. Zamanımızdaki acımasız tasarım yarışında fikir haklarının ne derece ciddi yaptırımlarla korunmaya çalışıldığı ortada. Dolayısıyla, anonim nitelikte olan her zaman revaçta oldu / olacak, çünkü anonimi tekrar yorumlayacak tasarımcı telif hakkı ödemek zorunda kalmadı / kalmayacak, tasarımının “taklit” diye adlandırılması olasılığı çok zayıf. Aynı anonimlik, endüstri estetiğinin hiçbir “izm”le veya akımla direkt olarak bağdaştırılmamasına da yol açmıştır. Tersine bazı izm’ler endüstri estetiği üzerine temellendirilmiş veya ona referans vermişlerdir.

Endüstri yapısının kendisini istem dışı “dayatan” bir güzelliği vardır, amacı kendisini size beğendirmek olmasa da. Bir köşede kendi başına oturmuş, sakin, kendinden emin görünen ve sade kişiliğinin altında derin ve karizmatik bir şahsiyet taşıyan bir birey gibidir (Walter Gropius bu olguyu “endüstri yapılarının amaçlanmamış güzelliği” olarak adlandırır). Endüstri estetiğinin karizmatik minimalizmi, yapmacık tavırlı değil, katışıksız ve nesneldir, parlak bitmiş yüzeyler oluşturma amacıyla ortaya çıkmamıştır. Bunun farkında olan Fransız mimar Dominique Perrault, kendisine 1980’lerin ortalarında ün kazandıran Hôtel Industriel Jean-Baptiste Berlier için “[Endüstriyel varoşların] artık “lanetli yerler” olduğunu düşünmüyoruz, aksine bu yerlerden enerji alıyoruz” açıklamasını yapıyor. Bu ifade, Perrault’nun Paris’in, otoyollar, demiryolu hatları, beton silolar, duman bacaları ve kullanılmayan fabrikalar içeren banliyöleriyle kurmayı amaçladığı ilişkiyi açıkça gösteriyor. “Aslında günümüzün ‘sevimli’ bir şehir manzarasıydı onlar” diyor Dominique Perrault, bu endüstriyel varoşlar için. Endüstri yapı ve alanlarının hacim ve mimari açıdan potansiyel taşıdığının diğer bir göstergesi de son zamanlarda bolca rastlanan dönüşüm projeleridir. Hem dünyada hem ülkemizde sanayi yapılarının okul, müze, ofis gibi yeni işlevlerle yeniden kullanıma sokulduğu projeler artmaya başlamış, ve hatta daha da ileri gidersek, mimarların heyecanla beklediği projeler haline gelmiştir.

Bu sergi fikri ve onun kavram yazısı bir “form işlevi izler” manifestosu olarak düşünülmedi. İşlevin ön planda olduğu bir süreç içinde elde edilen tasarım, gene de, “albeni” veya “cezbe” barındırabilir ve “kuru, mekanik” olarak nitelendirilmeden var olabilir diye düşünüyorum. Örneğin, Art Nouveau, her ne kadar stilistik bezemenin görece yoğun olduğu bir tasarım akımı gibi görünse de; kullanılan malzemeler, onların bir araya getiriliş biçimleri ve konstrüktif detaylar göz önünde tutulduğunda endüstriyel estetiğin en “edalı” örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Diğer yandan, sadece endüstri yapılarında rastladığımız alışılagelmedik formların dantelimsi bir bünye oluşturarak bir araya gelmelerini bir çeşit bezeme olarak algılamak olasıdır. Bu yüzden endüstri estetiğinin ille de sanayi devrimi / makine çağı ile bağdaştırılan “pürizm” veya “mükemmel form” ile birebir ilişkisi olduğunu düşünmüyorum. Endüstri yapılarının kaydetmeye çalıştığım doğalarında pürizmin ötesinde, derin ve hatta içselleştirebileceğiniz bir “enformellik” ve “uyarlanabilirlik, esneklik” olduğu görüşündeyim. Bu esneklik endüstri yapıları dışındaki diğer mimari yapıların pratiğinde devreye giren simgeselliği de daha başka bir boyuta taşımaktadır. Örneğin, birbirlerinden durmaksızın daha uzun inşa edilmeye çalışılan gökdelenlerde veya insan boyutunun çok üzerinde bir ölçekte, hakim düzeni birebir yansıtan katı simetrik kompozisyon kullanılarak üretilen faşist mimaride, belirgin bir şekilde “güç” simgelenmektedir. Ancak endüstri yapısında bu anlamda bir simgesellik yoktur, sanayi yapısı bireysel değil kolektif niteliği ön plana çıkarır ve bu yüzden de anonimliğin bir ikonu olarak nitelendirilebilir.

Endüstri serisi gibi mesaj vermeye çalıştığım işlerim var evet ama hiçbir zaman dünyayı kurtarmak iddiam yok; sanat temel olarak egoist bir şeydir bunu unutmamak lazım, sanatla dünya kurtarılmaz. Belki belli bir konuya dikkat çekebilirsin ama sonuçta sanatçı sergi açılışında oradakilerle kadeh tokuşturuyor, “nasıl olmuş fotoğraflar beğendin mi?” sorusuna olumlu bir cevap almak beklentisi ile. Sergiye gelen izleyici ise aslen duyarlılık değil sanat görmeye geliyor. Sanat üzerinden duyarlılık iddialarını ben samimi bulmuyorum.  Sanatçının üzerine çalıştığı konudan muzdarip kişilerin hayatları iyileşiyor mu, hayır; o zaman niye “dünyayı kurtarıyorum” iddiasından ille de vazgeçmiyor sanatçı anlamıyorum…

TOL Endüstri yapılarından oluşan fotoğraflarınız için nasıl bir süreç izlediniz. Bu yapıları nasıl belirlediniz.

MG Kendim belirledim. Binaların hiçbirinin mimarlarını bilmiyordum, kimse bilmiyordu. O yüzden endüstri yapıları tasarlayan ve danışabileceğim bir mimarla iletişime geçme şansım olmadı. Kurguyu beni ve izleyiciyi etkileyeceğini varsaydığım daha büyük ölçekli yapılar üzerine temellendirdim.  Örneğin demir-çelik fabrikaları müthiş etkileyici oluyorlar. Diğer yapıları ise internetten bulabildiğim hava fotoğraflarına bakarak seçtim, az sayıda yapının ise nasıl olacakları konusunda hiç fikrim yoktu, “umarım buraya gitmeme değer” hissiyatı ile gittim…

TOL Peki, mimarlar ya da yapı sahipleri/kullanıcıları sizden yapılarını fotoğraflamanızı istediklerinde, nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

MG Fotoğrafı kullanacak tasarımcı veya yapıyı tasarlayan mimar çekimde bizzat bulunmak isterse hiç rahatsız olmam (bazı fotoğrafçılar hiç sevmez bu durumu ve karşıya da açıkça belli ederler) İlginçtir, zorlanacağım, baskı göreceğim çekim ya bana gelmiyor, ya ben peşinden koşmuyorum ya da her ikisi birden. Biraz özgürlüğüne düşkün bir adam olduğum için bir şekilde öyle tanınıyorsunuz herhalde, ve sizi istediği gibi kullanmaya ve kendi isteklerini kayıtsız şartsız dayatmaya niyetli insanlar sizi aramaz hale geliyorlar. Beni arayanlar genelde benim bakış açımı, sanatımı, çalışma sürecimi özellikle tercih edenlerdir. Piyasada, reklam dünyasında pek iş yapmam çünkü hem bu dünyanın kuralları beni çok ilgilendirmiyor, hem de acı çekeceğim bir iş yapacağıma ertesi sergime çalışmayı tercih ederim. Dolayısı ile bir profesyonel olarak değil de bir sanatçı olarak var olmayı ve profesyonel anlamda iş yaptıran birisinin bile işlerimi salt belge olarak değil de aynı zamanda sanat eseri olarak algılamasını tercih ederim.

TOL Çalışma öncesi yapıların mimari projelerini inceler misiniz? Yapıları fotoğraflarken tasarımın ana fikrinden mi yola çıkıyorsunuz yoksa kişisel bir deneyiminizi  mi yansıtıyorsunuz?

MG Proje bana mimar tarafından yollanırsa incelerim, ama özellikle görmeyi talep etmiyorum çok gerekmedikçe. Özel açı talepleri olursa muhakkak onları yerine getiririm, ama kişisel algımın sonuçları olan ve özellikle istenmemiş açıları içeren fotoğrafları da teslim ederim bir önerme olarak. Kendimden bir şeyler katmayı seviyorum…

Mimarilerde şahsen önem verdiğim şeyler; üç boyuttaki zenginlik, farklı mekânlar arasındaki akışkanlık, nitelik olarak farklı yüzeylerin ustalıkla yan yana getirilmesi, ışık ve gölgenin ardışık kullanımındaki mükemmeliyet, iç-dış mekânlar arası yakın / esnek / saydam ilişkiler, sadelikle elde edilen görkem, detaylarla bütün arasındaki ilişki, eski-yeni arasındaki bağ(sızlık), yapının kent ve / veya çevresi ile olan uyumu… Bunlar arasındaki kendine has, biricik ilişkileri yakalamaya çalışıyorum genellikle. Benden özellikle istenmedikçe tam karşıdan cephe çekmeyi pek tercih etmiyorum örneğin. Evet, bu şekilde çok “güzel” bir grafik elde etmek olası, fakat salt yüzeysel grafik zenginlik beni etkilemiyor mimaride. Benim için iyi mimari ne ise fotoğraflarımda onu ortaya koymaya çalışıyorum. Tabii ki müşterinin özel isteklerini hiç bir zaman kırmam ve benden istenen fotoları da çekerim; ama her zaman, benden özellikle istenmemiş olsa bile kendi açımdan daha doğru bulduğum fotoğrafları dâhil ederim alternatif önermeler olarak. En güzel durum müşterinin beni serbest bırakıp “istediğini yap” demesi ki, genelde böyle oluyor neyse ki:)

TOL Kişisel bakışınız, fotoğrafını çektiğiniz yapının algılanmasına farklı bir deneyim, kazandırıyor diyebilir miyiz?

MG Evet tabi ki. Bir mekanın, binanın ruhu, tek bir anla, tek bir fotoğrafla yansıtılamaz. Çünkü bu mekan yazın başkadır, kışın başkadır, gece başkadır, sabah başkadır, ben mutluyken başkadır, keyfim yokken başkadır. O yüzden benim için gösterilmesi gereken tek bir gerçek yok. Mimarlık fotoğrafını, mimarlık eserlerini başka hiçbir yöntemin beceremeyeceği düzeyde bir şahitlikle temsil eden; bu eserleri, şahsen göremeyen insanlara ve tarihin derinliklerine taşıyan bir araç olarak görmek olası en basitinden. Mimari fotoğraf çekerken kullanılan perspektif düzeltme lensleri, düşey çizgileri fotoğrafın dikey kenarlarına paralel yapmak uğruna çıplak gözle göremeyeceğimiz görsel temsiller yaratırlar. Dolayısı ile aslında, mimarlık fotoğrafının, aynı zamanda mevcut mimariyi yeniden inşa etmek eylemi olarak da algılanabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden de, mimarlık fotoğrafının neyi amaçladığının, fotoğrafı çeken kişiye göre değişebileceğini varsayıyorum. Bazı fotoğrafçı orada var olanı (daha doğrusu orada algıladığını) “aynen” aktarmayı seçebilir, bir diğeri ise yorum katmak ister. Ben galiba “bir diğeri” kategorisindeyim. Genelde amaçladığım; belki yapının mimarının bile üzerine düşünmediği, fark etmediği bir detayı, mekân ilişkisini, grafiği, hacmi ortaya çıkarmak. Bunu becerebildiğim zamanlar, yani müşterinin ve / veya mimarın bana “yahu nerden çıkardın şimdi bunu, hiç böyle bakmamıştım” demesi beni çok mutlu eder…

TOL Bu deneyimsel yaklaşımınızda deformasyon nerde duruyor? Bir şeyi yansıtırken aslının aynısını hep sorguluyoruz ama onu deforme etmek, imaja dönüştürürken deforme etmek, bilgiyi değiştirmekten bahsediyoruz.

MG Her fotoğraf şu veya bu şekilde bir deformasyona uğramıştır. Sadece dereceleri vardır deformasyonun. Bu biraz da benim tarihe, büyük G ile yazılan Gerçeğe, kurumsal dogmalara karşı olan inançsızlığımın ardından ortaya çıkan bir görüş biçimi aslında. Tarihi, aynı fotoğrafta olduğu gibi, sorgulamadan inanabileceğimiz nesnel ve gerçek bir dayanak noktası olarak görmüşüz hep. Halbuki tarih dediğimiz, her zaman güçlü olanın yazdığı ve öznel olmaktan öteye geçemeyen bir romancılık eylemi aslında; aynı “belgesel” diye tabir edilen fotoğrafın nesnel gerçeği değil de fotoğrafçının öznel algısını yansıttığı gibi. Dolayısı ile deformasyon zaten kaçınılmazdır. Fotoğrafın deforme edilmemiş bir gerçeği yansıttığına anlaşılabilir bir saflıkla inanıyoruz. Sanki hiç bireysel bakış açısı olamazmış, bir yerlerde hiç kimseye fark ettirmeden kendi başına fotoğraf çeken görünmez ve “objektif” bir objektif-makine seti varmış, tüm görüntüleri o üretiyormuş gibi. Lafı şöyle bitireyim: “Gerçek hiç bir şeydir, algı her şey…”

TOL Bildiğimiz, aşina olduğumuz nesneler ve durumlar üzerinden, dikkatimizden kaçan bir şeye vurgu yapıyorsunuz. Keşfinizi, tüm yalınlığıyla fotoğraf karesine aktarıyorsunuz? Fotoğrafı bir keşif aracı olarak kullandığınızı söyleyebilir miyiz?

MG Gayet güzel özetlediniz. Keşfetmek için fotoğraf çekip, keşfettiğimi paylaşmak için de sergiliyorum.

TOL Hayatın tam ortasından, sürekliliği içinden bir anı yakaladığınız fotoğraflar da var.

MG Evet ama onları sergilemekten daha çok dergilerde yazdığım yazılara eşlik etmeleri için kullanıyorum. Bence gezi fotoğrafları sergilenmek için kullanılmamalı, sergilenecekse de sanat iddiasında olmamalılar.

TOL Bir röportajınızda, olağan durumları olağandışı fotoğrafladığınızdan bahsetmişsiniz…

MG Şu an birçok şey o kadar olağandışılaştırıldı ki, olağana karşı ilgimizi kaybettik. Halbuki olağan şeyler de güzeldir, onlarsız hayat geçmez. Sitemin girişinde yer alan bir metni alıntılayayım: “Fotoğrafı, insanların görmediği veya bilinçli olarak umursamadığı olağan şeyleri gündeme getirme ve bu konulardaki önyargılarını değiştirebilme fırsatı olarak değerlendirmeye çalışıyorum. Olağanüstü şeylere karşı merakım yok; çoğunluğun ünlülere, sansasyonel olana, şöhrete karşı olan yoğun ilgisi yüzünden bu tarz şeyler zaten birçok kişi tarafından takdir ve kayıt edilmekte. Olağanüstü yerlerde olağan fotoğraflar çekmek kolaydır, olağan yerlerde olağandışı fotoğraflar üretebilmeyi daha değerli buluyorum, bunun için çaba sarf ediyorum. Olağanın içindeki güzelliği aradığım söylenebilir. İçimi olabildiğince yansıtabilmek için ise ‘gündemi yakalamaya çalışma, yapabildiğine odaklan’ düsturunu izliyorum.”

TOL Olağandışılığı doğal olarak mı yakalamak istiyorsunuz, yoksa bilgisayarda ya da makinede kullandığınız efektlerle mi?

MG Her ikisi de olabiliyor ama büyük çoğunlukla doğal olarak yakalamaya çalışıyorum. Belli bir yere bu nedenle gidiyor, belli bir konuyu bu nedenle çekiyorum. Bilgisayar tekniklerini sadece orada yakaladığım etkiyi artırabilmek için kullanıyorum. Örneğin endüstri serisinde renk doygunluk oranı yüksektir. O seride endüstriye bir güzelleme yapmakta olduğum için, sanayi mekanlarında görmeye alışık olmadığımız doygun renkleri ortaya çıkarıp insanların beğenmesini sağlamaktı amaç.

TOL Fotoğraflarınızı, kişisel bakış açınızı, deneyimizi yansıtan bir araç olarak nitelersek, izleyicinizin başka bir deneyim çıkarmasını bekliyor musunuz?

MG Benim düşündüğümün, amaçladığımın ötesinde alternatif başka dünyalar da açabiliyorsa işler ne mutlu bana. Bu genelde birçoğumuzu mutlu eden, peşinden koştuğu bir şeydir zaten. Farklı yapıda, düşüncede insanlara farklı şeyler düşündürtebiliyorsam bu heyecan verici bir şey. Bazen yanlış da anlaşılıyor olabilirim ama herkese arzu edilen ideal şekilde hitap edilemeyeceğini düşünüyorum. Burada önemli olan, sizin anlatmak istediğinizi düşünsün ya da düşünmesin, izleyicinin eser karşısında belli bir zaman geçirip, kendini özdeşleştirebileceği noktalar bulabilmesi, gerektiğinde içeriği sorgulayabilmesi, ona vaktini verecek kadar değer vermesi…

TOL Son olarak sizce fotoğraf merak mı gidermeli, merak mı uyandırmalı?

MG Her ikisi de olmalı. Fotoğrafçı kendi merakını giderdikten sonra izleyicide bir merak uyandırabilmeli.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: