Skip navigation

Baştan başlayalım. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Şehir Planlama lisansının ardından MIT’de mimarlık üzerine yüksek lisans yaptınız. Diplomanızı Amerikan Mimarlar Birliği (AIA) Altın Madalyası ile aldınız. Sizi mimarlıktan fotoğrafçılığa iten güç neydi?

Babam şehir plancısıydı. İçinde yaşadığınız kenti güzel bir hale getirmek, ideal olarak baktığımızda harika bir meslek. Diğer okullarda planlama politikaları üzerine bir eğitim verilirken, İTÜ’de daha çok kentsel tasarım üzerine eğitim aldım. Bir şehri kurtaracak şey; ona tepeden bakıp tepeden düşme tek seferde uygulanacak bir imar planı yapmak değil, yerel müdahalelerde bulunmak bence. Bir kentin kalitesi yavaş yavaş, yılların birikimi ile oluşur; güzel bulduğunuz bir kenti fiziksel olarak taklit edemezsiniz, etmeye çalışırsanız tema parkından öteye geçmez. Ne yazık ki, Türkiye’de durum böyle değil. Tıpkı, Üçüncü Boğaz Köprüsü hikayesinde olduğu gibi çok çabuk kararlar veriliyor ve kentin kendi doğal kimliğinin oluşmasına izin verilmiyor. Kent plancılarının karar mekanizmasında şüphesiz ki rolü olmalı ama bu kararlar, bu işin uzmanı sayılan insanların değil, siyasilerin, rant peşinde olan iş dünyasının elinde. O yüzden ölçeği biraz küçültüp mimarlık okumak üzere Massachusetts Institute of Technology’ye gittim. Dünyanın sayılı okullarından biri, orada müthiş bir eğitim aldım. Okuldan sonra, belli bir süre Amerika’da kalıp küçük bir ofiste çalıştım. Benim için unutulmaz bir tecrübeydi. Öyle bir ofis ortamını Türkiye’de bulabilseydim, mimarlığa devam edebilirdim. Azınlıklara, yerli kabilelerine, ileri yaş grubuna, her türden ihtiyaç sahiplerine butik projeler yaptık, taş gibi artık sadece yüzey giydirmesi olarak kullanılan malzemeleri masif olarak kullanma fırsatı bulduk. Türkiye’de ise payıma düşen iş merkezi, gökdelen, uydu kent, AVM, lüks konut projeleri, otel ya da iç dekorasyon gibi beni hiç ilgilendirmeyen projelerdi. Bunları yapmak istemiyordum, bu yüzden en sevdiğim şey olan fotoğrafı işim haline getirmeye karar verdim. Bir şehir plancı ve mimar olarak fotoğrafı o zamana kadar çok kullanıyordum ama bir süre sonra tamamen fotoğrafa kaydım. Bir gün bir bina kondurmak gerekecekse hayatta (ki şart değil) Ege kıyılarında bir ev / atölye / okul inşa etmeyi düşünüyorum ilerde. Fotoğrafçı olma yönünde verdiğim karardan çok memnunum, fotoğrafçı olarak çok büyük özgürlüğe sahibim; istediğim gibi yaşayıp istediğim kişi olabiliyorum. Kimsenin ağız kokusunu çekmek, kimseye taviz vermek, kimsenin baskısı altında yaşamak, belli bir sosyal sınıfa ait olmak zorunda değilim. Halbuki mimarlık eylemi çok para gerektiren bir meslek, malum inşai masraflardan dolayı. Bu yüzden mimar olarak fazla özgürlüğünüz yok, müşteri ne derse onu kabullenmek zorunda kalıyorsunuz çoğunlukla; belli bir sosyal sınıfa ait olmadan, veya ait olmuş gibi yapmadan da iyi iş almanız pek kolay değil.

Bir taraftan özgürleşmek için fotoğrafçılığı seçerken, diğer taraftan yaptığınız profesyonel işlerin de büyük kısmı yine gökdelenler ve oteller…

Ben genelde kent içerikli şeyler çekiyorum. Yaptığım işe salt “profesyonel” boyutta bakmıyorum ve sipariş fotoğrafta bile sanat eseri yaratmaya çalışıyorum. Çektiğim bir gökdelen olabilir ama ben belki öyle bir şekilde çekiyorumdur ki, başka bir şeye dönüşüyordur. Kanyon’la ilgili böyle bir sergiye davet edilmiştim örneğin. Oradaki mimariden yeni mimariler oluşturmaya, fotoğraf üzerinden yeni bir mimari tasarım yapmaya çalışıyordum.

Peki, nasıl oluyor bu?

Sabancı Üniversitesi’nde tam zamanlı öğretim üyesi olduğum için sıklıkla konferans, seminer, sempozyum katılımlarım oluyor. Yukarıda sözü geçen konuda konferanslarda sunumlar yaptım. Yurtdışında kağıt mimarisi diye bir kavram var. Zaha Hadid, uzun süre kağıt mimarlığı yaptı. Yaptığı tasarımlar inşa edilmedi son zamanlara değin. Tasarımları yalnızca kağıt üzerinde şık duran sanat eserleri gibiydi ama sonunda işler inşa edilmeye başlandı, Zaha Hadid Pritzker ödülü bile aldı. Lebbeus Woods ise, bu işin en bilinen bir diğer ismi. Ortada tek bir binası bile olmamasına rağmen, ünlü mimarlarla aynı kitaplarda yer alır hep. Dolayısıyla mimari hakkında kafanızda bir vizyon, fikir veya proje varsa, onu ille de inşa etmeden özgün bir şekilde ifade edince de bir şekilde ciddiye alınabiliyor. Ben de çektiğim kent fotoğraflarını normalde olmadıkları şekilde bir araya getirerek yeni bir mimarlık oluşturmaya yönelik işler yaptım. İlginçtir, bu konuda sunum yaptığım tüm konferanslarda ilgi gördü bu “fotograf mimarlığı” eylemi.

Mimarlık fotoğrafçılığının mimariye nasıl bir katkısı var?

Katkısı şu: Birçok kişi mimarlık eserlerini kendi gözüyle göremiyor. Fotoğrafçı, burada devreye giriyor. Burada iki tür mimarlık fotografı tavrı var: Bazıları teknik açıdan kurallara uygun ve düz, belgesel bir aktarım amaçlarken; diğerleri, ki bende bu tavır var, çok gözle görülmeyen, kıyıda köşede saklanmış bir detayı, uzamı, hacimi de çekiyor ve mimar onu gördüğünde “hiç böyle algılamamıştım” desin istiyor. İkincisi profesyonel olarak çok doğru bir tavır değil ama ben zaten profesyonel mimarlık fotoğrafçısı olarak değil, sanatçı olarak varolmayı arzu ediyorum.

İnsan-mekan ilişkisi hem bir mimar hem de bir sanatçı olarak en çok üzerine düştüğünüz tema. Ama işlerinizde insan daha geri planda. Bu tavrınızın yeni projelerle değiştiğini söylemek mümkün mü?

İnsan çekmek çok zor bir iş; tecrübe gerektiren, aceleye getirilmemesi gereken… Biz uzunca bir süre belgesel fotoğraf adı altında insanların kişilik haklarını göz ardı ederek peynir-ekmek yer gibi insan fotoğrafı çekmişiz. Fotoğraf gezileri vardır, köye gidip 25 “fotoğrafçı” nur yüzlü bir teyzenin üzerine çullanıp fotoğraflarını çeker. Herkesin aklına gelmez, “acaba teyze fotoğrafının çekilmesini istiyor mu, rahatsız oluyor mu?” diye. Teyze iyi niyetinden “çek bakalım yavrum” dese de, zaten herkes çullandığından teyzenin ifade doğallığının kalması mümkün değil. Artık İngilizcesi ile “model release” denen bir şey var neyse ki. Modelinizden izin almanız gerekiyor. Aksi takdirde modelin dava açma hakkı var. Böyle olunca, insanı konu edinmek daha güçleşti. Şahsen, insan fotoğrafında bir geçiş döneminde sayılabilirim; yavaş yavaş hayalet görüntüler olarak insanları dahil etmeye başladım. Kasım ayında C.A.M. Galeri, Nişantaşı adresinde açılacak solo sergimde “Aura” adlı bir serimi paylaşacağım. Bu seri, hareket eden insanların zaman içindeki suretlerinin üst üste getirildiği, çıplak gözle göremeyeceğimiz bir yapı üzerine kurulu. Sanatıma çok daha fazla vakit ayırabileceğim ilerki tarihlerde, senaryosu özenle düşünülmüş, insanın sahnedeki varlığının çeşitli öyküsel anlamlara ulaşabileceği fotoğraflar üretmeyi düşünüyorum.

Bulunduğu mekan, insanı nasıl tanımlar?

Sabancı Üniversitesi’ndeki fotoğraf derslerimde öğrencilere verdiğim bir ödev var. En rahat veya rahatsız hissettikleri yerlerde, mekanla ilişki kurarak özportrelerini çekmelerini istiyorum. Kendileri ve yaşadıkları mekan ile ilişki kurmalarını sağlamak amacım. Yaşamımız boyunca her daim bir mekan içindeyiz; yeme, uyuma, çalışma gibi gündelik eylemlerin hepsi açık ya da kapalı bir mekan içinde gerçekleşiyor. Bizde, “insansız fotoğraf olmaz,” diye çok yanlış bir kanı var. İnsansız fotoğraf tabii ki olur; ustalıkla çekildiğinde ise içinde ezbere bir şekilde insan barındıran fotoğrafdan daha fazla insan hakkında bilgi verebilir icabında. Şu an güncel ve genel geçer fotoğraf eğilimlerine baktığımızda, üretilen fotoğrafların en az yarısının insansız olduğunu görüyoruz. İstanbul’da yakınlarda sergi açan ve dünyanın şu ana kadarki en pahalı fotoğrafını üreten Andreas Gursky, insansız fotoğrafın en önemli isimlerinden biri örneğin. İçinde insan olmasa da, çektiğiniz fotoğraf bir veya birkaç insandan, toplumdan izler taşıyacaktır.

Mimari dokuyla insanları bütünleştirebildiğiniz, bu açıdan baktığınızda sizin için favori bir kent var mı?

Benim için su şart. Nehir, deniz ya da okyanus olmalı. İnsan ölçeğinde her an her şeyi kullanabileceğiniz, insancıl ölçeği ve dokusu olan kent yapılanmaları seviyorum. Floransa’ya, Venedik’e gittiğinizde kentin eredeyse her santimetrekaresinin kullanılmış olduğunu görürsünüz. Umberto Eco’nun ortaçağı tasvir ettiği romanlarındaki tasvirlere benzeyen bir yerde olduğumu hissetmek bana çok heyecan verici geliyor. Yakın zamanda Lizbon ve Porto’ya gittim, ikisine de bayıldım. Küçük sokaklar, nereden ne çıkacağı hiç belli değil, sürprizlerle dolu.

Aynı zamanda eğitimci olmak sanatınızı nasıl besliyor?

Benim belli bir stilim var ama öğrencilere başlarda kendi çalışmalarımı göstermemeye çalışıyorum. Belki hiç çekmeyeceğim ya da tasvip etmediğim tarzda işler de dahil olmak üzere olası her türlü yelpazede iş göstermek benim görevim. Öğrenciler onlarca, yüzlerce seçenek arasından istedikleri yolu seçtikten sonra, o yolda olabildiğince pürüzsüz, sağlam yürümelerini sağlamaya çalışmak beni tatmin ediyor. Benim eğitim anlayışım bu. Bu sayede, dersten çıkan öğrenci işlerinin hiçbiri birbirine benzemiyor. Asli amacım özgür düşünceyi, çok sesliliği, birey toplumunu çağrıştıran bir ekol oluşturabilmek. Bizim okulda fotoğraf dersi almış birinin bilgisi ve yaklaşımıyla karşı tarafta güven uyandırmasını istiyorum. Onun için de çok uğraşıyorum.  Yurtdışında farklı ekoller var; örneğin Almanya ve Finlandiya çok gelişmiş bu konuda. Düsseldorf ve Helsinki ekolleri var ve Düsseldorf ekolünün üçüncü nesil öğrencisi yetişti bile. Türkiye’de neden böyle bir şey olmasın?

Sıradanlık, olağanlık ilgi alanınıza giriyor. Neden?

Her şey o derece olağanüstüleştirildi ki, artık kabak tadı vermeye başladı. “Rating” ve gelir endişeleri yüzünden bir çok şey olduğunun çok ötesinde bir nitelikle sunuluyor. Farklılık, ayrıcalık yaratalım diye pazarlanan şeylerin arasındaki gerçek farkları indirgediler; herkes birinci, herkes en büyük, herkes ayrıcalıklı… Amerikan tüketim toplumunun ithal ettiğimiz hastalıklı boyutları bunlar… Ürettiğim sergi projelerinden bazıları bu yüzden olağan konulara odaklanıyor, sözü geçen olağanüstüleştirilmeye bir tepki olarak. Merdiven, endüstri, inşa gibi serilerimde genelde gözümüzden kaçan ya da insanların burun kıvırdığı şeylere ilgi çekmeye çalışıyorum.

Bu tavır, Aura serisindeki işlerinize resim tadı da vermiş…

Kullandığım sayısal HDR tekniğinden ötürü diğer projelerimden farklı olarak insan odaklı bir proje Aura. Ortaya çıkan bol dokulu estetikten dolayı eserlerde resim tadı var, fırçayla boyanmış gibi görünen fotoğraflar bunlar.

Geçtiğimiz yıl, Electa Yayınevi tarafından G.D. adlı bir markanın 85. yıldönümü için yayımlanan “Technology & Art” adlı bir kitapta“Homo Vs. Machina” adlı bir işiniz yayımlandı. Bu kitabın sizin için bir hikayesi var mı, insan/makine ilişkisi daha önce de kafa yorduğunuz bir ilişki miydi?

Bu projeyi yaptıran G.D., sanayisi gelişmiş ülkelere bile paketleme makineleri satan bir İtalyan endüstri firması. Öyle bir vizyonları var ki, 85. yıllarını “Biz ne kadar harikayız, bu kadar senedir şunu yaptık bunu sattık” ifadesiyle şekilllenen bildik tarzda bir kitap yaparak değil, bir sanat kitabıyla kutlamaya karar veriyorlar. İhracat yaptıkları 18 ülkeden birer fotoğrafçıyla bağlantıya geçip onlara yalnızca çekim yapacakları yeri gösterdiler ve kendi çizgilerinde bütünüyle özgür bir üretim sürecine girmelerini sağladılar. Onlardan böyle bir davet alınca gerçekten çok mutlu oldum; hem projenin sözü geçen vizyoner yapısından, hem de dünyaca ünlü fotoğrafçılarla aynı projede olmaktan dolayı. Benim o projeyle ispatlamaya çalıştığım şuydu: Makineler gerçekten birer tasarım harikası, ama başında insan durmadan makinelerin hiçbir kifayeti yok. En otomatik makine bile başında insan durmadıkça çuvallıyor. Bu durum beni rahatlattı, teknoloji seven ve izleyen bir insanım ama fazla makineleşme beni endişelendiriyor. İnsani boyutun kaybolmaması gerekiyor. Batı uygarlığı para ve verim üzerine kurulu bir sistem. Makineleri icat ederken, insanlardan kurtulmayı da amaçlamışlar bir yandan. Milyonlarca insanın işten çıkarıldığında verecekleri tepkiyi düşünün. Zaten mevcut kriz dolayısı ile işten çıkarılmanın ne boyuta gelebileceğini ve bunun toplumda ne gibi infiallere yol açabileceğini görmekteyiz; bu hali bir kaç katıyla çarpınca durumun vehametini anlamak olası. Üzerlerine atom bombası atmadıkça, infial içindeki insanların vereceği kitlesel tepkiyi kontrol edemezsiniz. Makineleri ve teknolojiyi seviyorum ama aslolan doğadır. İnsan kendini ön plana koymadan, doğaya saygısını korumalı.

İşlerinizde genel olarak siyasi bir duruş yok…

Büyük dayım Nazım Hikmet sadece şiir yazdığı için 17 sene hapis yatmış bir birey, hem ailem hem de şahsi eğilimlerim itibariyle hayli siyasi bir insanım. Dünyada olan biteni çok yakından izlerim, olaylar arasında ilişkiler kurmayı severim ve bunun için her gün makale indiriyorum bilgisayarıma RSS feed’lerden. Amacım ilerde politik içerikli kurgusal ve/veya belgesel kitaplar yazmak. Fakat, siyasi düşünceleri sanat içerikli işlerime yansıtmayı doğru bulmuyorum. Sanat aslen hayli kişisel, egoist ve insiyaki bir eylemdir ve siz politika yapsanız da yapmasanız da eserlerin sonunda varacağı yerler müzeler, galeriler, müzayedeler veya koleksiyonerlerin rezidanslarıdır. Sistemi eleştirip daha sonra sistemin merkezine yerleşmek, sistemin aklayıcısı, meşrulaştırıcısı haline gelmek bana tutarsız geliyor. Baştan samimi olarak “kardeşim ben bu işi içimden geldiği için yaptım, sevdiğim için paylaşıyorum ve beğenilirse satılsın da isterim” demek bana daha sahici geliyor; kendinden menkul bir meşruiyet bekliyorum sanatsal işlerde, bir maske değil. Ama nedense bunu açıklıkla ifade eden insan sayısı çok az. Sanatın izleyicisi bazı sanatçıların konu edindiği politik boyutlara maruz kalan insanlar değildir her zaman; bu yüzden mağdur edebiyatı yapıp asıl mağdur olan muhataba erişememek bana anlamsız geliyor. “Körler sağırlar birbirini ağırlar” formatında herkes birbirine ne kadar duyarlı olduğunu gösteriyor sergilerde, bienallerde ama konunun muhatapları hala aynı sorunlarla boğuşmaya devam ediyorlar. Alacağı ekmeğin sayısının hesabını yapan insanın sergiye ayıracak zamanı yoktur çünkü… Sanat tüketicisi, Türkiye’de çok elit bir kesim. O yüzden politik içerikli bir şeyler yapmak istiyorsanız, mağdur durumda olan birilerine yardımcı olmak istiyorsanız bunun mecrası sanat değil bence…

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: